AKP’NİN “DEMOKRASİ” SINIRI…
ALİ BULUNMAZ
AKP zihniyeti demokrasiyi özümsedi mi?
Bu sorunun yanıtı kocaman bir “hayır”dır. Demokrasiyi özümsemek demek hak ve özgürlükleri içselleştirmek demektir.
Aynı zamanda ifade özgürlüğünü ve eleştiriyi de benimsemek demektir demokrasi.
Bu anlamda, AKP ve AKP zihniyetinin sahte demokratlığı her bulduğu kırıktan yüzeye çıkıyor. En son örnek, Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler.
***
Yazar Latife Tekin, Karabük’te düzenlenen 3. Sanayi, Kültür ve Sanat Festivali’ndeki konuşması sırasında AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in saldırısına uğruyor.
Peki, ne demiş Latife Tekin?
AKP’nin enerji politikalarını eleştirmiş, nükleer santrale karşı olduğunu dile getirmiş ve nihayet AKP’nin uyguladığı enerji politikaları için “aşağılık” nitelemesini kullanmış.
Bunun üzerine, Belediye Başkanı Hüseyin Erer de çileden çıkmış. Kürsüye gelip, Latife Tekin’e oradan inmesini emretmiş! Çünkü Tekin “politika ile ilgili konuşamazmış, bunun yeri ve zamanı değilmiş.” Üstüne üstlük Karabük Belediyesi’nin “ödediği ücretle orada bulunuyormuş.”
Belediye Başkanı Erer’in yaptıkları bununla da sınırlı değil. Tekin’in konuşmasını sürdürmesi üzerine mikrofonu kapattıran Erer, “haydi şimdi konuş” demiş.
***
Tüm bunlar bize neyi gösteriyor?
AKP zihniyeti bırakın eleştiriyi, kendileri için ters kabul ettikleri en ufak bir ifade ya da söze bile, saygı sınırlarını yerle bir eden üslupla yanıt veriyor.
Latife Tekin’in başına gelen de bu…
Ama burada merak uyandıran bir başka konu var: Acaba, “ifade özgürlüğü” ve “eleştiri” deyince, yürekleri titreten ve mangalda kül bırakmayan; beri yandan AKP’nin “demokrasi” ve “özgürlük” abidesi olduğunu savunanlar, Latife Tekin’in yaşadıkları karşısında nasıl bir tepki gösterecek?
Daha doğrusu gösterecek mi?
***
Bu saldırı, hem AKP zihniyetini açığa vurması hem de AKP’ci “aydın” ve “yazarların”, olayı görüp görmeyeceklerini yansıtması bakımından ayrıca bir öneme sahip.
Latife Tekin’in Karabük’te yönelttiği eleştiriler ve sonrasında AKP’li Belediye Başkanı’nın tavrı AKP zihniyetinin “özgürlük” ve “demokrasi” anlayışı ile sınırını ortaya saçıyor…
30 Haziran 2008 Pazartesi
27 Haziran 2008 Cuma
GÜNEBAKANLAR…
ALİ BULUNMAZ
Kendimize soralım: Nelere alıştırıldık, alıştırılıyoruz? Hangi renkler etrafımızı kuşatıyor? Sorguluyor muyuz? Yüzümüzü ışığa vurmak için ne yapıyoruz? Gülten Akın’ın bir şiiri vardı, "Körleşme", anımsıyor muyuz:
“Körleşme’ diyor telefondaki ses / bakmadan yürüyüp gidiyoruz / ırmak yanımızdan akıyor / dağıttığımız, boşa gittiğini sandığımız sözcükleri bir bir derleyerek / bir gün yeni bir yatak açmak için kendine umutlanıyoruz (…) ırmak yanımızdan akıyor yatağını zorlayarak / yıkarak bazan / bakmadan geçip gittiğimiz o sislerin içindeki: ah / geri dönüşlerle yürüyor kimimiz / düşleri azaldıkça anıları artıyor / onlar bizim delilerimiz mi / kilitleyip unutuyoruz…”
Toplum olarak bir körleşme içinde miyiz? Görmemek, duymamak hatta konuşmamak “en iyisi” gibi geliyor. Zaten böyle öğütlenmiyor mu?
“Konuşmayın; konuşmazsanız biz de dinlemeyiz” denmiyor mu? Suskunluk, bezginlik ve kabulleniş. Sessizliğin sesi: Onu dinlemeye gerek yok.
Konuşanlar, baskı kurup yıldırıya yönelenler “bizi dinleyin yeter” diyor; “yalnız biz konuşalım, ‘çatlak sesleri’ de başka türlü dinleyelim” buyuruyor…
Körleşiyor muyuz? Lal olup, kuytulara mı çekiliyoruz? Çatıları namazgâh seçenlere bakıp, herhangi bir şey geçiriyor muyuz aklımızdan? Ya 1923 Aydınlanmasını “travma” olarak niteleyenlere ne demeli? Bu niteleme bile bir travmanın göstergesi değil mi?
“Mahalle” adı altında, tarikat ve cemaatleri kucaklayanları, “onlar aslında şunu söylemek istedi” diyen kadrolu düzeltici ve “zihin açıcıları” seçebiliyor muyuz?
Politikayı, yaşamı, insan ilişkilerini ve dünyaya bakışımızı “özgürlük” adı altında dinciliğe yedirmeye uğraşanlar bir ırmak gibi akıyor yanımızdan. Farkında mıyız?
Turuncu ve turkuaz renklere alışmak istemeyen, örtünün altında gizleneni açık edenleri, alaycı bir gülüşle “meczup” kılanlara da mı bir sözümüz yok? Yargının aldığı kararları “kendi çıkarlarını zedeler” bulduğu için aşağılayan ve neredeyse tanımayanları geçiştirenlere ne demeli?
Susmak, ortak olmak ve uslu çocuğu oynamak demek bir anlamda. Konuşmak ise umut. Karanlığın boğuculuğunu silkeleyen bir edim. Korkuya ve korkutmayı yöntem olarak seçenlere karşı bir duruş. Aydınlığın sesi ve rengi… Yaratılmaya çalışılan “biat et, rahat et” ezberini bozan bir eylem aynı zamanda.
“Ilımlı İslamcılığı”, “demokrasi” makyajıyla allayıp pullayan yobaz egemenliğinin işgüzarlığını ortaya saçan; “bizden-onlardan” gibi ayrımların oyununu suya düşüren bir yeti öte yandan. Aydınlığa giden yol…
Aydınlık kimilerinin gözünü kamaştırıp, rahatsızlık yaratabiliyor doğal olarak. Zihninde karanlığı büyütüp, hayata simsiyah bir perde çekmeye çabalayanlar için aydınlık, katlanılması zor bir şey.
Karanlığı yırtıp atmanın yolu, yüzü aydınlığa dönmek. Günebakanlar gibi.
Körleşmeyi önleyecek yegâne çare de bu…
ALİ BULUNMAZ
Kendimize soralım: Nelere alıştırıldık, alıştırılıyoruz? Hangi renkler etrafımızı kuşatıyor? Sorguluyor muyuz? Yüzümüzü ışığa vurmak için ne yapıyoruz? Gülten Akın’ın bir şiiri vardı, "Körleşme", anımsıyor muyuz:
“Körleşme’ diyor telefondaki ses / bakmadan yürüyüp gidiyoruz / ırmak yanımızdan akıyor / dağıttığımız, boşa gittiğini sandığımız sözcükleri bir bir derleyerek / bir gün yeni bir yatak açmak için kendine umutlanıyoruz (…) ırmak yanımızdan akıyor yatağını zorlayarak / yıkarak bazan / bakmadan geçip gittiğimiz o sislerin içindeki: ah / geri dönüşlerle yürüyor kimimiz / düşleri azaldıkça anıları artıyor / onlar bizim delilerimiz mi / kilitleyip unutuyoruz…”
Toplum olarak bir körleşme içinde miyiz? Görmemek, duymamak hatta konuşmamak “en iyisi” gibi geliyor. Zaten böyle öğütlenmiyor mu?
“Konuşmayın; konuşmazsanız biz de dinlemeyiz” denmiyor mu? Suskunluk, bezginlik ve kabulleniş. Sessizliğin sesi: Onu dinlemeye gerek yok.
Konuşanlar, baskı kurup yıldırıya yönelenler “bizi dinleyin yeter” diyor; “yalnız biz konuşalım, ‘çatlak sesleri’ de başka türlü dinleyelim” buyuruyor…
Körleşiyor muyuz? Lal olup, kuytulara mı çekiliyoruz? Çatıları namazgâh seçenlere bakıp, herhangi bir şey geçiriyor muyuz aklımızdan? Ya 1923 Aydınlanmasını “travma” olarak niteleyenlere ne demeli? Bu niteleme bile bir travmanın göstergesi değil mi?
“Mahalle” adı altında, tarikat ve cemaatleri kucaklayanları, “onlar aslında şunu söylemek istedi” diyen kadrolu düzeltici ve “zihin açıcıları” seçebiliyor muyuz?
Politikayı, yaşamı, insan ilişkilerini ve dünyaya bakışımızı “özgürlük” adı altında dinciliğe yedirmeye uğraşanlar bir ırmak gibi akıyor yanımızdan. Farkında mıyız?
Turuncu ve turkuaz renklere alışmak istemeyen, örtünün altında gizleneni açık edenleri, alaycı bir gülüşle “meczup” kılanlara da mı bir sözümüz yok? Yargının aldığı kararları “kendi çıkarlarını zedeler” bulduğu için aşağılayan ve neredeyse tanımayanları geçiştirenlere ne demeli?
Susmak, ortak olmak ve uslu çocuğu oynamak demek bir anlamda. Konuşmak ise umut. Karanlığın boğuculuğunu silkeleyen bir edim. Korkuya ve korkutmayı yöntem olarak seçenlere karşı bir duruş. Aydınlığın sesi ve rengi… Yaratılmaya çalışılan “biat et, rahat et” ezberini bozan bir eylem aynı zamanda.
“Ilımlı İslamcılığı”, “demokrasi” makyajıyla allayıp pullayan yobaz egemenliğinin işgüzarlığını ortaya saçan; “bizden-onlardan” gibi ayrımların oyununu suya düşüren bir yeti öte yandan. Aydınlığa giden yol…
Aydınlık kimilerinin gözünü kamaştırıp, rahatsızlık yaratabiliyor doğal olarak. Zihninde karanlığı büyütüp, hayata simsiyah bir perde çekmeye çabalayanlar için aydınlık, katlanılması zor bir şey.
Karanlığı yırtıp atmanın yolu, yüzü aydınlığa dönmek. Günebakanlar gibi.
Körleşmeyi önleyecek yegâne çare de bu…
25 Haziran 2008 Çarşamba
İKTİDAR… (*)
ALİ BULUNMAZ
Bir iktidar düşünün…Meslek odası seçimlerinden Futbol Federasyonu seçimlerine, sivil toplum örgütlerinin iç yapısından yaşamın her alanına kadar tek söz sahibinin kendisi olması gerektiğine dikkat çeken. Yardımlar, atamalar, ihale ve teşvikleri tarikat-cemaat üyeliği “ölçütüne” göre düzenleyen. Yarattığı güç fetişizmiyle, işgüzarları etrafında pervane kılan.
Bir iktidar düşünün… “Ben” derken, gerçek “biz”i unutan; “biz”den yalnızca boyun eğenleri, tarikat-cemaat kardeşliğini ve yandaş demokrasisinin yılmaz savunuculuğunu anlayan. Yerelde ve genelde “ben”, “benden”, “bizden olan” ayırımcılığı ve dayatmasını palazlandıran.
Toplumu dönüştürürken, dinciliği “dindarlık” ve “özgürlükle”, sivil darbeyi “demokratlıkla” eşleştiren. “İkna edemiyorsan kafa karıştır” anlayışını yol seçen bir iktidar karşımızdaki. Doğruyu söyleyene, onuncu köyü bile dar eden.
Bir iktidar düşünün… “Anayasamızda laikliğin ne olduğu yazmıyor ama biz laikliğe aykırılık nedeniyle yargılanıyoruz” diyen. Anayasa Mahkemesi kararlarının Meclis tarafından “askıya alınmasına” yönelik “bireysel fikir” ve önerilerle zihninin gerisindeki hukuk tanımaz “demokrasi” kabulünü açığa vuran. Verdiği savunmayla “laikliğin yaşam biçimi olmadığına dair” görüşünü benimsetmeye çabalayan.
Bir iktidar düşünün… “Uzlaşmayı”, “herkesin kendisiyle aynı çizgiye gelmesi” şeklinde yorumlayan. “Özgürlüğü” ise, ortaya attığı tasarılar ve sunduğu “çözüm” önerilerinin, sorunsuz ve sorumsuzca; engelle karşılaşmaksızın hayata geçirilmesi adına, her şeyin sınırsızca ve ölçüsüzce yapılabilmesi olarak algılayan. “Demokrasi”den, tek sesin egemenliği ve tek adam yönetimi sonucunu çıkaran…
Aslında her şey ortada: Tüneli geçene kadar, trene “demokrasi” diyen ve denmesini isteyen bir iktidarla yüz yüzeyiz. Sonrası malum…
Bir iktidar düşünelim hep birlikte; bugünü ve yarını da. Ve ardından bir kez daha düşünelim…
(*) Cumhuriyet, 22.06.2008
ALİ BULUNMAZ
Bir iktidar düşünün…Meslek odası seçimlerinden Futbol Federasyonu seçimlerine, sivil toplum örgütlerinin iç yapısından yaşamın her alanına kadar tek söz sahibinin kendisi olması gerektiğine dikkat çeken. Yardımlar, atamalar, ihale ve teşvikleri tarikat-cemaat üyeliği “ölçütüne” göre düzenleyen. Yarattığı güç fetişizmiyle, işgüzarları etrafında pervane kılan.
Bir iktidar düşünün… “Ben” derken, gerçek “biz”i unutan; “biz”den yalnızca boyun eğenleri, tarikat-cemaat kardeşliğini ve yandaş demokrasisinin yılmaz savunuculuğunu anlayan. Yerelde ve genelde “ben”, “benden”, “bizden olan” ayırımcılığı ve dayatmasını palazlandıran.
Toplumu dönüştürürken, dinciliği “dindarlık” ve “özgürlükle”, sivil darbeyi “demokratlıkla” eşleştiren. “İkna edemiyorsan kafa karıştır” anlayışını yol seçen bir iktidar karşımızdaki. Doğruyu söyleyene, onuncu köyü bile dar eden.
Bir iktidar düşünün… “Anayasamızda laikliğin ne olduğu yazmıyor ama biz laikliğe aykırılık nedeniyle yargılanıyoruz” diyen. Anayasa Mahkemesi kararlarının Meclis tarafından “askıya alınmasına” yönelik “bireysel fikir” ve önerilerle zihninin gerisindeki hukuk tanımaz “demokrasi” kabulünü açığa vuran. Verdiği savunmayla “laikliğin yaşam biçimi olmadığına dair” görüşünü benimsetmeye çabalayan.
Bir iktidar düşünün… “Uzlaşmayı”, “herkesin kendisiyle aynı çizgiye gelmesi” şeklinde yorumlayan. “Özgürlüğü” ise, ortaya attığı tasarılar ve sunduğu “çözüm” önerilerinin, sorunsuz ve sorumsuzca; engelle karşılaşmaksızın hayata geçirilmesi adına, her şeyin sınırsızca ve ölçüsüzce yapılabilmesi olarak algılayan. “Demokrasi”den, tek sesin egemenliği ve tek adam yönetimi sonucunu çıkaran…
Aslında her şey ortada: Tüneli geçene kadar, trene “demokrasi” diyen ve denmesini isteyen bir iktidarla yüz yüzeyiz. Sonrası malum…
Bir iktidar düşünelim hep birlikte; bugünü ve yarını da. Ve ardından bir kez daha düşünelim…
(*) Cumhuriyet, 22.06.2008
23 Haziran 2008 Pazartesi
FUTBOL VE AKP…
ALİ BULUNMAZ
Hırvatistan maçıyla, Avrupa Şampiyonası’nda yarı finale yükselen ulusal takımın yaşattığı sevinç sonrası, sözü her fırsatta Tayyip Erdoğan’a getirmeyi başaran yayıncı kuruluşun Spor Müdürü Selçuk Manav, maçın ardından Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’la kısa bir söyleşi yaptı.
Hasan Doğan’ın açıklamasında dikkat çeken bir ifade vardı:
- “Futbol bizim açımızdan önemli. Ekonomik, siyasi ve sosyal olarak futbola önem veriyoruz. Futbolu en iyi şekilde kullanmamız lazım. Futbol okullarına ihtiyacımız var…”
Bu, heyecanla; maçın sıcaklığıyla yapılmış bir açıklama mıdır?
Peki, Hasan Doğan kim?
Tayyip Erdoğan’ın en yakın arkadaşlarından biri. Haluk Ulusoy’a karşı, Erdoğan’ın desteğiyle Futbol Federasyonu Başkanlığı’na seçilmiş bir isim.
Bir anlamda, AKP’nin Futbol Federasyonu’ndaki en üst düzey temsilcisi.
***
AKP futbolu da, diğer tüm konular gibi kullanıyor.
Tayyip Erdoğan, Hırvatistan maçı öncesi her fırsatta, futbol ile siyaset arasında bağlantı kurdu.
Federasyon ve futbol kulüpleri üzerinde AKP’nin etkinliği büyük. Hatta bazı bakanlar, kimi futbol kulüplerinin fahri başkanlığına soyundu.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Antalyaspor’un, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da Eskişehirspor’un gölge başkanıydı…
AKP, İzmir’de güç kazanmak için Ankaraspor’u Göztepe’ye katma hazırlığı yapıyor. Böylece İzmir’in Süper Lig’de temsil edilmesinin ve buradan siyasi kazanç sağlamanın peşine düşüyor…
***
Futbolun AKP için ne denli önemli olduğu ortada.
Siyaset ile sporu iç içe geçirmeyi; sporu siyasete yedirmeyi de görev edinmiş durumda AKP.
Buradan bakıldığında sözlerinin arasına “futbol siyaset için önemli” ifadesini sıkıştıran Hasan Doğan’ın belirlemesi hangi şekle bürünüyor?
Bu, bilinçaltının hızla dışa yansıması. AKP zihniyetinin ve kadrolarının, genelde spora ve özelde futbola bakışının göstergesi.
“Bunlardan nasıl faydalanabilirim?” düşüncesinin açığa çıkışı. Hasan Doğan’ın sözleri aslında bunu anlatıyor.
AKP ve AKP’nin atadığı isimler, iktidarın yararına olabileceğine inandıkları her şeyi sonuna kadar kullanmayı istiyor.
Görünen ve yapılan bu…
ALİ BULUNMAZ
Hırvatistan maçıyla, Avrupa Şampiyonası’nda yarı finale yükselen ulusal takımın yaşattığı sevinç sonrası, sözü her fırsatta Tayyip Erdoğan’a getirmeyi başaran yayıncı kuruluşun Spor Müdürü Selçuk Manav, maçın ardından Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’la kısa bir söyleşi yaptı.
Hasan Doğan’ın açıklamasında dikkat çeken bir ifade vardı:
- “Futbol bizim açımızdan önemli. Ekonomik, siyasi ve sosyal olarak futbola önem veriyoruz. Futbolu en iyi şekilde kullanmamız lazım. Futbol okullarına ihtiyacımız var…”
Bu, heyecanla; maçın sıcaklığıyla yapılmış bir açıklama mıdır?
Peki, Hasan Doğan kim?
Tayyip Erdoğan’ın en yakın arkadaşlarından biri. Haluk Ulusoy’a karşı, Erdoğan’ın desteğiyle Futbol Federasyonu Başkanlığı’na seçilmiş bir isim.
Bir anlamda, AKP’nin Futbol Federasyonu’ndaki en üst düzey temsilcisi.
***
AKP futbolu da, diğer tüm konular gibi kullanıyor.
Tayyip Erdoğan, Hırvatistan maçı öncesi her fırsatta, futbol ile siyaset arasında bağlantı kurdu.
Federasyon ve futbol kulüpleri üzerinde AKP’nin etkinliği büyük. Hatta bazı bakanlar, kimi futbol kulüplerinin fahri başkanlığına soyundu.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Antalyaspor’un, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da Eskişehirspor’un gölge başkanıydı…
AKP, İzmir’de güç kazanmak için Ankaraspor’u Göztepe’ye katma hazırlığı yapıyor. Böylece İzmir’in Süper Lig’de temsil edilmesinin ve buradan siyasi kazanç sağlamanın peşine düşüyor…
***
Futbolun AKP için ne denli önemli olduğu ortada.
Siyaset ile sporu iç içe geçirmeyi; sporu siyasete yedirmeyi de görev edinmiş durumda AKP.
Buradan bakıldığında sözlerinin arasına “futbol siyaset için önemli” ifadesini sıkıştıran Hasan Doğan’ın belirlemesi hangi şekle bürünüyor?
Bu, bilinçaltının hızla dışa yansıması. AKP zihniyetinin ve kadrolarının, genelde spora ve özelde futbola bakışının göstergesi.
“Bunlardan nasıl faydalanabilirim?” düşüncesinin açığa çıkışı. Hasan Doğan’ın sözleri aslında bunu anlatıyor.
AKP ve AKP’nin atadığı isimler, iktidarın yararına olabileceğine inandıkları her şeyi sonuna kadar kullanmayı istiyor.
Görünen ve yapılan bu…
21 Haziran 2008 Cumartesi
DUYGU COŞUMCULUĞU…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’nin Hırvatistan maçı öncesi de, maç anı ve sonrası da tüm kalıpları gerçekten altüst edecek nitelikteydi.
Sistem, oyun kurgusu, taktik; hiçbiri konuşmadı.
Evvelinde, coşku da farklı bir boyuttaydı.
Hırvatistan maçı öncesi, en baba “demokrat” ve “milliyetçilik karşıtı” kalemler, köşelerini saf kan Osmanlıcılığa açtı. Ve dediler ki:
- “Viyana’nın fethine…”
- “Avusturya’da mehter marşı…”
***
Son dakikalarda kazanılan İsviçre maçından bu yana, sarıldığımız bazı tanımlama ve nitelemeler de akıllara zarar.
Gazete manşetlerini, yorumlar ve açıklamaları bunlar süslüyor:
- “Mucize, gizli güçler, dualar…”
Metafiziğe kendimizi bu kadar kaptırınca, akıl da doğal olarak tutuluyor.
Yorumlar ilginç:
- “Maçı, anaların duaları kazandırdı…”
- “Bu bir mucize…”
- “İsviçre maçından bu yana bazı gizli güçler Türkiye’ye yardım ediyor…”
Bu ifadeler, sahada mücadele eden ve son dakika golü yedikten sonra bile oyunu bırakmayan futbolculara haksızlık değil mi?
***
Ama bu gidişin ve söz konusu yorumların yadırganmaması gerek!
Çünkü duygu coşumculuğu, aklı çevreleyince hurafeler, gizil güçler ve mucizeler konuşulur…
Başarıyı küçük görmeye kadar varabilir bu ya da kazanımı başka yerlerde aramaya…
***
Kazanılan bu başarı, “mucize” değildir; isteğin ve mücadelenin ürünüdür.
Dolayısıyla ulusal takım, kendi şansını ve başarısını yine kendisi yaratmıştır.
İşi mucizeye, keramete ve metafiziğe bağlarsanız, bir şeyler ters gitmeye başlayınca bunlardan medet umma gibi bir tembelliğe kapılırsınız. Bekler durursunuz…
Bazen Godot’yu beklemeye de dönüşebilir bu.
Ta ki kendi gücünüzün farkına varana kadar…
Aklınızın zenginliğini ve yaratıcılığınızı hatırlayana kadar…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’nin Hırvatistan maçı öncesi de, maç anı ve sonrası da tüm kalıpları gerçekten altüst edecek nitelikteydi.
Sistem, oyun kurgusu, taktik; hiçbiri konuşmadı.
Evvelinde, coşku da farklı bir boyuttaydı.
Hırvatistan maçı öncesi, en baba “demokrat” ve “milliyetçilik karşıtı” kalemler, köşelerini saf kan Osmanlıcılığa açtı. Ve dediler ki:
- “Viyana’nın fethine…”
- “Avusturya’da mehter marşı…”
***
Son dakikalarda kazanılan İsviçre maçından bu yana, sarıldığımız bazı tanımlama ve nitelemeler de akıllara zarar.
Gazete manşetlerini, yorumlar ve açıklamaları bunlar süslüyor:
- “Mucize, gizli güçler, dualar…”
Metafiziğe kendimizi bu kadar kaptırınca, akıl da doğal olarak tutuluyor.
Yorumlar ilginç:
- “Maçı, anaların duaları kazandırdı…”
- “Bu bir mucize…”
- “İsviçre maçından bu yana bazı gizli güçler Türkiye’ye yardım ediyor…”
Bu ifadeler, sahada mücadele eden ve son dakika golü yedikten sonra bile oyunu bırakmayan futbolculara haksızlık değil mi?
***
Ama bu gidişin ve söz konusu yorumların yadırganmaması gerek!
Çünkü duygu coşumculuğu, aklı çevreleyince hurafeler, gizil güçler ve mucizeler konuşulur…
Başarıyı küçük görmeye kadar varabilir bu ya da kazanımı başka yerlerde aramaya…
***
Kazanılan bu başarı, “mucize” değildir; isteğin ve mücadelenin ürünüdür.
Dolayısıyla ulusal takım, kendi şansını ve başarısını yine kendisi yaratmıştır.
İşi mucizeye, keramete ve metafiziğe bağlarsanız, bir şeyler ters gitmeye başlayınca bunlardan medet umma gibi bir tembelliğe kapılırsınız. Bekler durursunuz…
Bazen Godot’yu beklemeye de dönüşebilir bu.
Ta ki kendi gücünüzün farkına varana kadar…
Aklınızın zenginliğini ve yaratıcılığınızı hatırlayana kadar…
20 Haziran 2008 Cuma
DİNDAR İLE DİNCİ…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’de siyaset dincilik üzerinden şekilleniyor. Sosyal yaşam da buna uydurulmak isteniyor ve bu gidiş, 2002’den beri böyle devam ediyor.
22 Temmuz seçimlerinden sonra dincilik gemi azıya aldı.
AKP’ye yönelik hazırlanan iddianamenin özünü de dincilik oluşturuyor.
***
Dincilik nedir?
AKP’nin yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları, dinciliğin neliğini ortaya koyuyor.
Dincilik, Tanrı ile insan arasında şekillenmesi gereken inanç dizgesinin aracılara teslim edilmesi öncelikle.
Dinin politikada kullanılması ve inançların sömürülmesi sonra da. Bir yerde, kurgulanan yeni “inançlar” ya da sahteci söylemleri baskıyla harmanlayarak gemiyi, güncel deyişle “treni” yürütmek demek dincilik.
AKP, iktidarının ilk gününden beri dinciliği siyasetinin merkezine oturttu.
***
Türban ve sıkmabaşa “başörtüsü” adını takıp; bu siyasi simgeleri “özgürlüğün” ve “dindarlığın” göstergesi saymak da dinciliğin yapı taşlarından biri.
Dincilik, toplumda gerilim yaratan; ayrımcılıklara kapı aralayan ve “bizden-onlardan” şeklinde bir bölünmeye yeşil ışık yakan ucubeden başka bir şey değil…
İşte AKP, 2002’den beri bunu uyguluyor. Toplumun dincilikle yoğrulmaya çalışılması, şunun gibi belirlemeleri gündeme getirebiliyor:
- “Bugün Müslüman genç erkekler üniversitede okurken, Müslüman genç kızlar ‘inançları gereği başlarını örttüğü için’ üniversiteye giremiyor.”
AKP’nin dinci örgütlenmesi ve zihniyeti, toplumun kimi kesimlerinde bu türden “yargılara” varılmasını da kolaylaştırıyor.
Bunu zihinlere kazıyan ya da kazımaya çalışan kim?
AKP, onun iktidarında kadroları kuşatan tarikat-cemaat yapılanması ve AKP’ci medya ile “aydınlar.”
Buradan zararlı çıkan kim peki?
Kendi halinde inancının gereğini yerine getiren ve bunun reklamını yapmayan naif dindarlar.
Dincilik ürettiği hurafe, yanlış bilgi ve baskıyla dindarlığı kuşatıyor.
***
AKP dinci bir parti…
AKP’nin palazlandırdığı; dini, siyasi ve ekonomik çıkarları için kullanan kadrolar da dinci.
AKP’nin tarikatçı-cemaatçi ve Arap-Vahabi zihniyeti inançlı, inançsız, çağdaş ve gerçek aydın kesimleri cendereye sokuyor.
Türkiye bugün, kendini dincilikle var eden ve bundan beslenip iktidar olan AKP tarafından büyük bir ayrışmaya sürükleniyor.
***
Örneğin AKP eliyle “laikler-dindarlar” gibi bir ayrım yapılarak, kişiler birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Asıl tehlike de burada.
Çünkü din sömürgenlerinin, yani dincilerin, laikliği yaşam biçimi olarak kabullenememesi ve onun temellerini sarsmaya, laikliği yok etmeye ant içmeleri mevcut tehlikenin en somut göstergesi.
Toplum, dincilikle dindarlık arasındaki farkı görmek zorunda…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’de siyaset dincilik üzerinden şekilleniyor. Sosyal yaşam da buna uydurulmak isteniyor ve bu gidiş, 2002’den beri böyle devam ediyor.
22 Temmuz seçimlerinden sonra dincilik gemi azıya aldı.
AKP’ye yönelik hazırlanan iddianamenin özünü de dincilik oluşturuyor.
***
Dincilik nedir?
AKP’nin yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları, dinciliğin neliğini ortaya koyuyor.
Dincilik, Tanrı ile insan arasında şekillenmesi gereken inanç dizgesinin aracılara teslim edilmesi öncelikle.
Dinin politikada kullanılması ve inançların sömürülmesi sonra da. Bir yerde, kurgulanan yeni “inançlar” ya da sahteci söylemleri baskıyla harmanlayarak gemiyi, güncel deyişle “treni” yürütmek demek dincilik.
AKP, iktidarının ilk gününden beri dinciliği siyasetinin merkezine oturttu.
***
Türban ve sıkmabaşa “başörtüsü” adını takıp; bu siyasi simgeleri “özgürlüğün” ve “dindarlığın” göstergesi saymak da dinciliğin yapı taşlarından biri.
Dincilik, toplumda gerilim yaratan; ayrımcılıklara kapı aralayan ve “bizden-onlardan” şeklinde bir bölünmeye yeşil ışık yakan ucubeden başka bir şey değil…
İşte AKP, 2002’den beri bunu uyguluyor. Toplumun dincilikle yoğrulmaya çalışılması, şunun gibi belirlemeleri gündeme getirebiliyor:
- “Bugün Müslüman genç erkekler üniversitede okurken, Müslüman genç kızlar ‘inançları gereği başlarını örttüğü için’ üniversiteye giremiyor.”
AKP’nin dinci örgütlenmesi ve zihniyeti, toplumun kimi kesimlerinde bu türden “yargılara” varılmasını da kolaylaştırıyor.
Bunu zihinlere kazıyan ya da kazımaya çalışan kim?
AKP, onun iktidarında kadroları kuşatan tarikat-cemaat yapılanması ve AKP’ci medya ile “aydınlar.”
Buradan zararlı çıkan kim peki?
Kendi halinde inancının gereğini yerine getiren ve bunun reklamını yapmayan naif dindarlar.
Dincilik ürettiği hurafe, yanlış bilgi ve baskıyla dindarlığı kuşatıyor.
***
AKP dinci bir parti…
AKP’nin palazlandırdığı; dini, siyasi ve ekonomik çıkarları için kullanan kadrolar da dinci.
AKP’nin tarikatçı-cemaatçi ve Arap-Vahabi zihniyeti inançlı, inançsız, çağdaş ve gerçek aydın kesimleri cendereye sokuyor.
Türkiye bugün, kendini dincilikle var eden ve bundan beslenip iktidar olan AKP tarafından büyük bir ayrışmaya sürükleniyor.
***
Örneğin AKP eliyle “laikler-dindarlar” gibi bir ayrım yapılarak, kişiler birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Asıl tehlike de burada.
Çünkü din sömürgenlerinin, yani dincilerin, laikliği yaşam biçimi olarak kabullenememesi ve onun temellerini sarsmaya, laikliği yok etmeye ant içmeleri mevcut tehlikenin en somut göstergesi.
Toplum, dincilikle dindarlık arasındaki farkı görmek zorunda…
18 Haziran 2008 Çarşamba
AKP’NİN TÜRKİYE DÜŞÜ…
ALİ BULUNMAZ
Tayyip Erdoğan’ın geçenlerde yaptığı açıklama ilgi çekiciydi. Ne demişti:
- “Ben yaptım oldu’ anlayışını demokratik rejimler kaldırmaz. Hükümetler yaptığında da kaldırmaz, yargı yaptığında da. Bu anlayış demokratik hukuk devletinin kimyasını bozar.”
Türkiye’de hukuk devletinin kimyasını bozan yargı mı, yoksa AKP mi?
Anayasa Mahkemesi, elindeki yetkiyi kim adına kullanıyor?
Millet…
***
AKP durmaksızın demokrasiye atıf yapıyor. İyi de, demokraside asıl olan ne?
Eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve laiklik. Bunlar birbirinden ayrılmaz parçalar. Herhangi birini aşağı çekince veya etkisizleştirince demokrasi yıkılır.
AKP’nin laiklikle, hukukla, eşitlik ve özgürlüklerle ilgili çok belirgin sorunları var.
Buradan bakıldığında “ben yaptım oldu” anlayışı tam da AKP’yi anlatıyor. Erdoğan, grup toplantısında yaptığı konuşmada bunun “hükümet tarafından da yargı tarafından da yapılması durumunda, demokratik hukuk devletinin kimyasını bozulacağını” söyledi.
Dengeli bir yaklaşım sergiliyormuş gözükse de, hedef Anayasa Mahkemesi.
***
Erdoğan’ın ve AKP’nin hukuka saygı “mantığı” şöyle işliyor: “Yargı, benim fikrime ve zikrime ‘uygun’ karar aldığı sürece saygı duyulacak bir demokrasi kurumudur.”
AKP yargıyı, yandaş demokrasisinin bir ayağı haline getirmeye çabalıyor. Sivil ve “yeni” Anayasa’nın temelinde bu yatıyor.
AKP’nin “demokrasi” kavrayışı, kuvvetler ayrılığına değil, kuvvetler bütünlüğüne dayanıyor.
AKP’nin istediği tümcü bir yönetim modeli:
- Yasama, yargı, yürütme elde…
- Medya cepte…
- Toplumsal ve siyasal muhalefet yerlerde…
- Sivil toplum yanda yörede…
- Toplum, iktidara boyun eğmekte…
AKP’nin Türkiye düşünü bunlar süslüyor…
ALİ BULUNMAZ
Tayyip Erdoğan’ın geçenlerde yaptığı açıklama ilgi çekiciydi. Ne demişti:
- “Ben yaptım oldu’ anlayışını demokratik rejimler kaldırmaz. Hükümetler yaptığında da kaldırmaz, yargı yaptığında da. Bu anlayış demokratik hukuk devletinin kimyasını bozar.”
Türkiye’de hukuk devletinin kimyasını bozan yargı mı, yoksa AKP mi?
Anayasa Mahkemesi, elindeki yetkiyi kim adına kullanıyor?
Millet…
***
AKP durmaksızın demokrasiye atıf yapıyor. İyi de, demokraside asıl olan ne?
Eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve laiklik. Bunlar birbirinden ayrılmaz parçalar. Herhangi birini aşağı çekince veya etkisizleştirince demokrasi yıkılır.
AKP’nin laiklikle, hukukla, eşitlik ve özgürlüklerle ilgili çok belirgin sorunları var.
Buradan bakıldığında “ben yaptım oldu” anlayışı tam da AKP’yi anlatıyor. Erdoğan, grup toplantısında yaptığı konuşmada bunun “hükümet tarafından da yargı tarafından da yapılması durumunda, demokratik hukuk devletinin kimyasını bozulacağını” söyledi.
Dengeli bir yaklaşım sergiliyormuş gözükse de, hedef Anayasa Mahkemesi.
***
Erdoğan’ın ve AKP’nin hukuka saygı “mantığı” şöyle işliyor: “Yargı, benim fikrime ve zikrime ‘uygun’ karar aldığı sürece saygı duyulacak bir demokrasi kurumudur.”
AKP yargıyı, yandaş demokrasisinin bir ayağı haline getirmeye çabalıyor. Sivil ve “yeni” Anayasa’nın temelinde bu yatıyor.
AKP’nin “demokrasi” kavrayışı, kuvvetler ayrılığına değil, kuvvetler bütünlüğüne dayanıyor.
AKP’nin istediği tümcü bir yönetim modeli:
- Yasama, yargı, yürütme elde…
- Medya cepte…
- Toplumsal ve siyasal muhalefet yerlerde…
- Sivil toplum yanda yörede…
- Toplum, iktidara boyun eğmekte…
AKP’nin Türkiye düşünü bunlar süslüyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)