18 Haziran 2008 Çarşamba

AKP’NİN TÜRKİYE DÜŞÜ…
ALİ BULUNMAZ

Tayyip Erdoğan’ın geçenlerde yaptığı açıklama ilgi çekiciydi. Ne demişti:

- Ben yaptım oldu’ anlayışını demokratik rejimler kaldırmaz. Hükümetler yaptığında da kaldırmaz, yargı yaptığında da. Bu anlayış demokratik hukuk devletinin kimyasını bozar.”

Türkiye’de hukuk devletinin kimyasını bozan yargı mı, yoksa AKP mi?

Anayasa Mahkemesi, elindeki yetkiyi kim adına kullanıyor?

Millet…

***

AKP durmaksızın demokrasiye atıf yapıyor. İyi de, demokraside asıl olan ne?

Eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve laiklik. Bunlar birbirinden ayrılmaz parçalar. Herhangi birini aşağı çekince veya etkisizleştirince demokrasi yıkılır.

AKP’nin laiklikle, hukukla, eşitlik ve özgürlüklerle ilgili çok belirgin sorunları var.

Buradan bakıldığında “ben yaptım oldu” anlayışı tam da AKP’yi anlatıyor. Erdoğan, grup toplantısında yaptığı konuşmada bunun “hükümet tarafından da yargı tarafından da yapılması durumunda, demokratik hukuk devletinin kimyasını bozulacağını” söyledi.

Dengeli bir yaklaşım sergiliyormuş gözükse de, hedef Anayasa Mahkemesi.

***

Erdoğan’ın ve AKP’nin hukuka saygı “mantığı” şöyle işliyor: “Yargı, benim fikrime ve zikrime ‘uygun’ karar aldığı sürece saygı duyulacak bir demokrasi kurumudur.”

AKP yargıyı, yandaş demokrasisinin bir ayağı haline getirmeye çabalıyor. Sivil ve “yeni” Anayasa’nın temelinde bu yatıyor.

AKP’nin “demokrasi” kavrayışı, kuvvetler ayrılığına değil, kuvvetler bütünlüğüne dayanıyor.

AKP’nin istediği tümcü bir yönetim modeli:

- Yasama, yargı, yürütme elde…

- Medya cepte…

- Toplumsal ve siyasal muhalefet yerlerde…

- Sivil toplum yanda yörede…

- Toplum, iktidara boyun eğmekte…

AKP’nin Türkiye düşünü bunlar süslüyor…

16 Haziran 2008 Pazartesi

BAĞIMSIZLIK…
ALİ BULUNMAZ

Televizyon ekranlarındaki türbanlı kız öğrencinin şu sözleri bir gerçeği açığa çıkardı:

- “Ben Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum (…) Şimdi burada İngilizler olsaydı daha özgür olurdum…”

Artık fotoğraf daha belirgin görünüyor.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı “ülkemde Müslüman çoğunluğun inançlarla ilgili sorunları var” diyebiliyor, bir anlamda “dert yanıyor” ve kendi ülkesini şikayet ediyorsa, sıkmabaşlı öğrencilerden bu sözleri duymak şaşırtıcı gelmemeli!

İktidar, bağımsızlığı tam bağımlılık şalıyla örtmeyi görev edinmişse, “İngilizler olsaydı daha özgür olurdum” sözü de kimseyi tedirgin etmemeli!

Zihinlere işlenen bu yanılgı, gerçeğin altüst oluşunu da simgeliyor aynı zamanda. Yanılgı, insanları öyle yerlere götürüyor ki, bir noktadan sonra yalan ve dolanla buluşuluyor.

İşte bu yüzden, İsmet İnönü “millet düşmanı” ilan edilebiliyor; bununla da kalınmıyor, M. Kemal ile birlikte açtıkları Meclis’te, bugün kendisine yakıştırılan sıfatı onaylayanlar bile çıkıyor.

Mantık, mantıksızlıkla sarıp sarmalanıyor.

İngilizleri “özgürleştirici” gören sıkmabaşlı genç kıza sormalı: Özgürlüğün “teminatı” gördüğü İngilizler, acaba Ortadoğu’da, Afganistan’da ve Irak’ta bugüne dek kimi özgürleştirmiş?

İsmet İnönü’yü “millet düşmanı” ilan eden ve bunu onaylayanlara da soralım:

M. Kemal, İsmet İnönü ve arkadaşları, bu coğrafyada başka kimsede bulunmayan hakları ve onuru, bu halka verdiği için mi “millet düşmanı”dır gözünüzde?

***

Bu sözleri sarf eden ve onun peşinden gidenler, bağımsızlığın ne anlama geldiğini biliyor mu acaba? Bir milleti özgürleştirmenin, onu bağımsızlıkla tanıştırmanın önemini kavrayabiliyorlar mı?

Bağımsızlığın değerinin ve onurunun farkındalar mı?

Bağımlılık, bağımsızlıktan daha mı değerli bu kişiler için? Öyle olmalı ki, ne yaptıklarının ya da yapmaya çalıştıklarının ayırdında değiller.

Dümeni kırdıkları yönün sonunda neyle karşılaşacaklarını da bilmiyorlar.

Oysa örnekler yanı başımızda: Irak, Afganistan, Pakistan, İran…

Ama onlar, kağıt üstünde “bağımsız” ve “özgür” değil mi?

13 Haziran 2008 Cuma

KALEMİN RENGİ…
ALİ BULUNMAZ

Kalem renksiz ve tarafsız olabilir mi?

“Tarafsız olmalıdır kalem” deniyor. Doğru. Çünkü kalemi elinde tutanın başlıca görevi, olup biteni tüm çıplaklığıyla sunmaktır.

Ama bu, gerçeğin ve doğrunun tarafında olmaktır aynı zamanda. Bir başka deyişle sanal gerçekliğin, suni gündemin ve zihin bulandıran yapıbozumculuğun fedailiğine soyunmamaktır.

Doğru ve gerçek olanın yanında durmak; görmek ve gördüğünü aktarmak kalem erbabının hem görevi hem de sorumluluğudur.

***

Kalem kışkırtıcı olmalıdır. Fakat bu kışkırtma, düşünmeye zorlama anlamındadır. Eleştirmeyi, sorgulama ve sonuçlar çıkartmayı tetikleyen bir kışkırtma.

Dolayısıyla kalemin görevi, zihinleri karıştırmaktan öte aydınlatmaktır. Bunun için kalemin kendisi de aydın ve aydınlanmış olmalıdır. Bilgi ve bilgiden doğan fikre sahip olmalıdır.

Bilgi, onu aktarmayı, paylaşmayı ve ilgili yerlere iletilmeyi bekler. Kamuoyu da, bu bilgiyi edinme hakkına sahiptir.

Kalem, bilgi ve fikrini aktarma görev ve sorumluluğunu kötüye kullanırsa, kamuoyunu yanıltma yoluna sapar ki bu, kalemin hem kendisine saygısını hem de onurunu zedeler.

Doğru ve gerçekten yana oluşunu sonlandırır.

Bu sürükleniş, kalemi renkten renge giren bir bukalemuna dönüştürür.

***

Kalem ne renksiz ne de tarafsız olmalıdır. Rengini belli etmelidir, gerçeğin ve doğrunun tarafında yer almalıdır.

Bukalemunluğun, düzeysizliğin ve yüzeyselliğin girdabına kapılmamalıdır.

Onur, kalemin vazgeçilmezi olmak zorundadır. Yalınlığı elden bırakmadan, yavanlığa kaçmamalı ve derinliğini bırakmamalıdır.

Kalemi kalem kılan; kalem için olması gerekenler bunlardır…

11 Haziran 2008 Çarşamba

“SAVAŞ İLANI…”
ALİ BULUNMAZ

Anayasa Mahkemesi, üniversitede türban serbestisi getiren Anayasa değişikliğini iptal etti. AKP ve AKP medyasında yorumların da sınırı ve ölçüsü kalmadı:

- “Bu bir savaş ilanıdır, sözleşme son bulmuştur”

- “Yargı, Meclise, dolayısıyla ‘millet iradesine’ müdahale etmiştir”

- “Yüksek yargının da yargılanacağı bir sistem oluşturulmalıdır”

- “Yargı, yetkisini aştı”

- “Bu karar, meclis iradesine tecavüzdür…”

***

AKP’nin ve AKP’ci medyanın iki önemli isteği var: Birincisi yargının, hükümetin “işine gelen kararlar” alması. İkincisi ise yüksek yargının, siyasete “köstek” olmaması. Yukarıdaki yorumlardan çıkan sonuç bu…

Demokraside yargının işlevsizleştirilmesi ve saygınlığının ayaklar altına alınması olası mıdır? Yargısız “demokrasi”, gerçek bir demokrasi midir?

Bunun yanında, Anayasa Mahkemesi kararını “savaş ilanı” saymak, demokrasiye saygının bir göstergesi midir?

***

Demokrasi bir sakız ; istenildiği zaman ağza alınıp çiğnenen, istendiğinde tükürülen bir sistem değil.

Demokrasi haklar, özgürlükler ve eşitlikler sistemi. Hukuk ve yasalara dayanan yargı da, demokrasinin en önemli güvencelerinin başında.

Bugün AKP iktidarı ve AKP’ci medya yargıya saygı duyuyor mu?

***

İşin bir başka tuhaf yanı daha var. Anayasa Mahkemesi, kararını açıklayınca anlı şanlı “tarafsız” haber kanalları hemen borsa sihirbazlarına ve döviz uzmanlarına çanak sorular yöneltti. Onlar da, kendilerinden istenen yanıtları bir solukta verdi:

- “Dolar yükselecek…”

- “Borsada çarpıcı oynamalar olabilir…”

Yeme de yanında yat!

Denmek isteniyor ki, “Anayasa Mahkemesi verdiği bu kararla ekonomik istikrarsızlığa kapı aralayabilir…”

Peki, kredi kartı borçları, protestolu senetler, işsizlik, yoksulluk, borçla borç kapatma, kapısına kilit vurulan iş yerleri, kaçak çalışan kişi sayısının artması, yolsuzluk ve iktidar tarafından tırmandırılan siyasi gerilim; bunlar ekonomik istikrarsızlık yaratmıyor mu?

Bunun sorumlusu kim? Yargı mı?

***

AKP’ci “demokratlar”, süslü laflarının altında şunu gizliyor:

- “Yargı bırakmıyor ki AKP çalışsın!”

Anayasa Mahkemesi kararını, amaçlarına ulaşmada engel görmelerinin yanı sıra, bir de bu bakış açısı yüzünden “savaş ilanı” sayıyorlar.

Türban serbestisi düzenlemesini reddeden kararı “savaş ilanı” sayanlar için, savaşın cihat gibi bir anlamı var mı?

Varsa onu da açık açık söylesinler, tüm parçalar yerine otursun….

9 Haziran 2008 Pazartesi

ÇOKLU YALNIZLIK… (*)
ALİ BULUNMAZ

Nuri Bilge Ceylan Cannes’da, en iyi yönetmen ödülünü alırken ne dedi: “Benim yalnız ve güzel ülkeme…” Türkiye, yalnız bir ülke mi?

Bazı “aydınlarımızın” belirlemesine göre Türkiye, bir “sevgi çemberine” alınmış durumda: “Ülkemizin dünyadaki itibarı ve ağırlığı artıyor. AB temsilcileri, ABD ve ‘demokrasi’ ile ‘istikrarın güç kazandığını’ görenler, Türkiye’nin çıkar ve haklarını savunuyor.”

Bu açıklamaya konu olanlar, çıkar ve haklarını savundukları ülkeyi nereye sürüklediğinin bilincinde mi? Türkiye’yi bir “ılımlı İslam” ülkesi haline getirmeye çabalayan ve “cumhuriyeti bir başka şekle dönüştürmeliyiz” diyen kişiler, “sevgi çemberine” alındıklarımızca kollanmıyor mu? Savunup, yerini sağlamlaştırdıkları kişiler de, kazandığı her “zaferin” ya da “mağdur edildiği” her olayın ardından, meşhur “milli irade” şarkısını söylemiyor mu? Nasıl bir çarkı bu: “Ben milli iradeyi temsil ediyorum, ne istersem yaparım…”

Türkiye’yi “sevgi çemberine” alanlar, beraber yürüdükleri yolun yolcusunu “demokrasi” abidesi yapıp kutsadı; onun vazgeçilmez ve zorunlu bir aktör olduğunu ulusun zihnine yerleştirmeye çalıştı. Şimdi kapatma davası, sesi gürleştiriyor: “Sizin yanınızdayız, bildiğiniz yolda yürüyün…”

Yürüyorlar da gerçekten. 16 milyonu “herkes” haline getiriyor, türbanı bayrak gibi sallıyorlar. Yargıya çatıp “size yüzde 40 zam yaptık; adaletten ayrılmayın, günlük siyasi çekişmelerin içinde olmayın” gibi öneriler getiriyorlar. Böylece “milli irade”yi savunuyor ve sevgili dostlarının övgüsüne mazhar oluyorlar.

Yetmiyor, “herkes milli iradeye ram olmalı”; yani boyun eğmeli, itaat etmeli diyorlar. Türkiyeseverler, “itaate dayanan yönetim şeklinin başka bir ismi vardır, demokraside böyle bir şey yoktur” diyor mu? Elbette hayır…

İşte Türkiye, biraz da bu yüzden yalnız. “Sevgi çemberi” içinde çoklu yalnızlığı yaşıyor. Çoklu yalnızlık, yalnızlıkların en büyüğü. Bugün, girmeye çabaladığımız Birlikten gelip “demokrasiden” bahseden, “hak”, “hukuk” ve “özgürlüklerden” söz açan, “reform” nameleri mırıldananlar, Türkiye’yi yalnızlaştırıyor: Ulusu, günümüzdeki iktidarın yönetim biçimiyle; verdikleri destek sayesinde, kendisine “ram olunmasını” isteyenlerle baş başa bırakıyorlar…

İktidarın kendine seçtiği yolun evveli ve sondaki hedef belli. Nasıl ilerleyeceğini gösteren harita da, 10-15 yıldır elden ele dolaştırıldı. Şimdi o haritadaki çizgiler, girinti ve çıkıntılar bir bir yontuluyor. Destek ve alkış, aydınlığı bir başına bırakıyor.

Nuri Bilge Ceylan Avrupa’nın orta yerinde, Cannes’daki, “yalnız ve güzel ülke” belirlemesinde haklı: Çoklu yalnızlığın, bu yalnızlaştırma hareketinin aktörleri ve ortaklarınca siyasal, sosyal ve ekonomik labaratuvara dönüştürülüp, bir ucubeye sürüklenen güzel ülke…

(*) Cumhuriyet, 06.06.2008

6 Haziran 2008 Cuma

“KONUŞMAYIN…”
ALİ BULUNMAZ

Türkiye’de yasadışı veya keyfi dinleme-izleme var mı?

Herkesin dilinde bu soru. Gündemin baş sıralarında bu yer alıyor.

Yargıçlar, siyasetçiler, iş dünyası, öğrenciler, öğretmenler, muhalifler, sade vatandaş… Hep bu sorunun peşinden gidiyor. Yanıt hatta hesap bekliyor.

İçişleri Bakanı başta olmak üzere hükümet, bağıra çağıra ve “hitabet sanatı” öfkeyle dinleme-izleme iddialarını yalanlasa da; belgeler, açıklama ve kimi kanıtlar başka şeyler söylüyor.

***

Sorular da çatallanıyor:

- Yasadışı dinleme-izlemeyi yapan kim ya da kimler?

- Bu izlemenin, devlet içindeki F tipi örgütlenmeyle ilgisi ne boyutta?

- Kim, ne kadar zaman ve hangi derinlikte yasadışı dinleme-izlemeye alındı?

- Ayyuka çıkan yasadışı dinleme-izlemeler, haberleşme hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesi demek değil mi?

Güvenlik güçleri izleme-dinleme için gerekçeleri sıralıyor:

- Terör, güvenlik, istihbarat….

Bu gerekçeler kolaylıkla keyfi; herhangi bir olaya dayanmayan yasadışı dinleme-izlemeye, yasal gibi görünen bir kılıf olabilir mi?

Bir önemli soru daha: Söz konusu kabarık yasadışı dinleme-izlemenin varlığı, Türkiye’yi bir polis devleti olma yoluna mı sokuyor?

Bu yasadışı dinleme-izlemeler kime hizmet ediyor?

***

Varolan yasadışı dinleme-izleme harekâtı bir korkunun eseri. Korku, korkutma gibi bir yöntemi güncelliyor.

Susan, bildiğini saklayan ve bilgi edinme hakkının ötelendiği bir toplum modeli yapılandırılmaya çalışılıyor.

“Demokrasi”, “özgürlük” ve “insan haklarından” dem vuranlar, “benim dinleyicim iyidir” mantıksızlığıyla mı hareket ediyor?

Biraz öyle gibi. Çünkü “daha önce de başkaları dinlemişti” savunması, işi sulandırmaktan hatta örtbas etmekten farksız…

Bunun, demokrasi ve özgürlükle bağdaşır tarafı var mı?

***

Yasadışı dinleme-izlemeyi önlemek mümkün mü?

Kanunlar uygulanır, sorumlular ortaya çıkarılıp, tüm bunlar kamuoyunun bilgisine sunulursa elbette önlenebilir.

Ancak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bu konuda farklı düşünüyor:

- “Yasadışı dinleme-izlemeyi ne dünyada ne de Türkiye’de önlemek mümkün. Bunu engellemenin tek yolu, konuşmamak…”

Burada, soruna yine AKP’ce bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Demek ki neymiş:

- Yasadışı dinleme-izlemeyi önlemenin yolu konuşmamakmış!

AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplum modeliyle ne kadar da örtüşüyor…

Bu arada böylesine dâhiyane çözüm yolları önerilirken, sorunlar da çözümsüzlükle boğuşup, daha da ağırlaşıyor…

4 Haziran 2008 Çarşamba

NEREDEN NEREYE…
ALİ BULUNMAZ

Dün Avrupa değerlerine demediklerini bırakmayanlar, bugün AKP’nin kapatılma davası karşısında AB’nin takındığı “demokratik” ve “hukuktan yana” tavra “gerçekçilik” diyor.

Bir başka ifadeyle AKP, iktidar sevicileri ve yandaş demokrasisinin neferleri, AB’nin Türk yargısına gözdağı verişine hiç ses çıkarmıyor.

Hem AB hem de ABD’nin Türkiye’ye “demokratik müdahalede” bulunması gerektiğini savunanlar da, Türkiye’nin “kendi başına bırakılmamasını”; bağımsız ve onurlu bir geleceğe sahip olmamasını “realizm” şeklinde niteliyor.

Akıllarda bir soru: Acaba AKP’nin çekirdek kadrosu, gerçek tabanı ve geçmişin radikal dinci, günümüzün “demokrat” ve “ilerici” kalemleri, Avrupa’nın felsefi, kültürel ve siyasal değerlerini içselleştirdi mi?

Yoksa AB savunuculuğu, “demokrasi” ve “özgürlük” adı altında; “demokratik laiklik”, “hoşgörü” ve “fikir özgürlüğü” söylemi arkasında kimi amaç ve hedeflere, çevreden dolanarak ulaşma mı düşleniyor?

“Demokrasi laiklikten önemlidir” ifadesi neyi gizliyor? Bunu sahiplenen dinci ve takiyyeci zihniyet, laiklik olmadan demokrasinin hayat bulamayacağını kasıtlı biçimde atlamıyor mu?

Türkiye’de “demokrasi” ve “özgürlük” kelimelerini dilinden düşürmeyen dinci-cemaatçi güruh, “imtiyazlar kalkacak, elit iktidarı yerine bütünüyle ‘millet iradesi’ hâkim olacak” derken neyi amaçlıyor?

Bugün “AB yolunda ilerlediklerini” söyleyenler, aynaya bakıp şunu düşünmeli: Ben Avrupa’nın yüzyıllar süren demokrasi; kilise egemenliği yerine akıl ve bilimin üstünlüğü savaşımının ve çağdaşlık düşüncesinin neresindeyim? Bu mücadele ve sonrasında elde edilen kazanımların farkında mıyım?

Günümüzde bağımsızlığı, onuru, laikliği, gerçek demokrasiyi ve aydınlanma değerlerini savunanları “gerici”, “statükocu”, “muhafazakâr”, “imtiyaz isteyen elit” gibi sıfatlarla ananlar nereye varmak niyetinde?

Cemaat-tarikat egemenliğine ilişmek, AB’nin isteklerine koşulsuz biçimde evet demek ve demokrasiyi yandaş demokrasisine eşitlemek ilericilik midir? Çağdaşlık mıdır? Bağımsızlığı ve düşünce özgürlüğünü savunmak mıdır?

Kavramlar, izler ve sözler birbirine karıştı. Türkiye, hem içeride hem de dışarıda kendi hedeflerini ne olursa olsun gerçekleştirme amacıyla çıkarlarını korumaya girişenler tarafından kuşatılmış durumda.

“Muhafazakâr demokratlar” ve yandaşları “ilerici”; bağımsızlığı, onuru ve aydınlanmayı özümseyen ve savunanlar ise “gerici.” Neredeeen nereye geldik!...