DEMOKRATLIK BU MU?
ALİ BULUNMAZ
AKP, iktidara geldiği 2002’den beri, yandaşlarıyla birlikte belli başlı algılamaları topluma belletmeye çalışıyor:
- “Yargı, AKP’nin önündeki engeldir; kapatma davası, iktidara yönelik bir ‘yargı darbesi’dir”
- “Aydınlanma değerlerini ve laikliği koşulsuz savunanlar ‘elit’, ‘gerici’, ‘darbeci’ ve ‘aklı geçmişe takılı olanlar’dır”
- “Türkiye, ‘demokratik laik’ bir ‘ılımlı İslam’ ülkesidir”
- “AKP’ye biat etmeyenler bertaraf olacaktır”
- “Demokrasi laiklikten daha önemlidir”
***
“Demokrasinin laiklikten daha önemli olduğu” görüşünü paylaşan AKP’ci “liberal aydınlar”, Tayyip Erdoğan’ın işçi ve emekçilere “ayaklar” demesine içerledi…
AKP’ci “liberal aydınlara” göre bu söz, demokrasinin ruhuna aykırı…
AKP’ci “liberal aydınlar”, kendilerini işçi ve emekçinin yanında konumlandırdığını belirtiyor. Hatta bunlardan bazıları, kendisine “sosyalist” demekten de geri durmuyor, “haktan”, “emekten” ve “adaletten” yana tumturaklı laflar patlatıyor…
Ama tuttukları köşelerin asıl sahibi olan tarikatçı-cemaatçi patronları ve iktidar sevicisi medya tekelleşmesini eleştirebiliyorlar mı?
***
İşçi ve emekçilerin, 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda toplanmak isteyişi karşısında bazı AKP’ci “liberal aydınlar” ilginç bir manevra alanı da kotardı. Ne dediler?
- “Taksim Meydanı’nda ısrar eden sendika temsilcileri, işçi ve emekçileri sömürüyor…”
“Demokrasi” ve “adaletten” yana olan o AKP’ci “liberal aydınlar” şu soruların yanıtlarını vermeli:
Sosyal “Güvenlik” Yasası’yla işçi ve emekçinin geleceğini çalan kim?
Kendilerinin de alkış tuttuğu, IMF ve Dünya Bankası güdümündeki ekonomi politikalarıyla gelir adaletsizliği yaratan; zengini daha zengin yoksulu daha yoksul kılan kim?
Yandaş medya yaratmak amacıyla, kamu bankalarından milyarlarca liralık kredi koparırken, işçi ve emekçiye aynı koşullarla kredi vermeyen kim?
İşçi ve emekçinin maaşlarına, aldığı talimatlardan hareketle göz diken kim?
İktidar yandaşı sendikaların üyesi olmayanları, önce buralarda yer almaya zorlayan; eğer orada değilse işinden, emeğinin karşılığından eden veya o işçi ve emekçinin üzerinde yoğun baskı kuran kim?
Sendikalara, işçi ve emekçilere korku salan; onları güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmeye çabalayan kim?
***
Her yerde “demokrasiden” dem vuran AKP’ci “liberal aydınlar”, “sendikalar işçi ve emekçileri sömürüyor” derken, kurulan yeni düzende asıl sömürgenlerin kim olduğunun yanıtını açık yüreklilikle verebiliyor mu?
Yaratılan yeni düzende “demokrasi” ne kadar işliyor?
AKP’ci “liberal aydınlar”, “ayaklar” sözünü eleştiriyor. Bir bakıma tatlı su muhalefeti yapıyor.
Peki, yeni düzen daha keskin bir sömürü üretmiyor mu? Buna arka çıkmak demokratlık mı?
Demokratlık bu mu oluyor?...
30 Nisan 2008 Çarşamba
28 Nisan 2008 Pazartesi
KADIN “İKİNCİ CİNS” Mİ?
ALİ BULUNMAZ
Barış için gelinliğiyle yollara düşen Pippa Bacca’nın Türkiye durağında tecavüze uğrayıp öldürülüşü, hastalıklı ruhların kadına nasıl baktığının göstergesi değil mi?
Bununla beraber, Türkiye’de aynı gerçekle yüzleşen onlarca Pippa Bacca yok mu? Onların sesini duyabiliyor muyuz?
***
Kadına bakış sorunu, Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında geliyor. Hemen her an bu sorunla yüzleşiyoruz…
Örneğin televizyonlarda, “kadınların evde mutlu olacağını; ev işleriyle uğraşmanın onu huzurlu kılacağı” iletisini gönderen reklamlar sergileniyor…
İspanya’da savunma, eğitim, eşitlik, kalkınma ve bilim bakanlıkları gibi görevlere getirilen kadınlar bulunurken Türkiye’de, iktidarın kadın milletvekilleri, türbanın “özgürlük” olduğunu meclis kürsüsünden hararetle savunabiliyor…
Sıkmabaş defilesinde mankenler, defileyi düzenleyen ve üç eşinin bulunuşuyla övünen kişinin gösterisine alet olabiliyor…
***
Siyasal İslam’ın; din ve inanç sömürüsünün simgesi, kadını erkeğin arkasında konumlandıran bir gösterge olan türban, özgürlüğü temsil edebilir mi?
Kadını yurttaş, özne ve birey değil; nesne ve ikinci sınıf vatandaş haline getiren türban, Simone de Beauvoir’ın deyişiyle onu “ikinci cins”e dönüştürmüyor mu?
Başlarında türbanla, “özgürlük” temalı defilelerde boy gösteren modeller bunu bilmiyor mu?
***
“Türban özgürlüktür” ifadesi, kadının kadına erkekçe bakışının yansıması değil midir aynı zamanda?
Bugün AKP iktidarının yerleştirmeye çalıştığı kadın modeli nedir peki?
- Evinin hanımı…
- Üç çocuk doğurması beklenen ve bedeni ile kimliği sömürülen bir cinsel nesne…
- Çalışma hayatından yavaş yavaş el çektirilen, “ikinci cins” ve ikinci sınıf “yurttaş…”
Bu bir “özgürlük” mü?
***
Türkiye’nin gündeminde “sivil” Anayasa hazırlığı var. Bir anlamda sivil darbe anayasası…
Burada kadına bakış nasıl dersiniz?
Kadın, söz konusu taslakta yaşlı, özürlü ve muhtaçlar gibi koruma altına alınması gereken kesim biçiminde karşımıza çıkıyor…
Anadolu aydınlanmasının merkezinde yer alan kadın, bunu kabullenebilecek mi?
“Ayrımcılık olur diye” kadın çalışan teşvikinin kaldırılışına ne demeli?
Kadın, cumhuriyetin yurttaşı ve bir birey mi, yoksa ümmetteki nesne ve “ikinci cins” mi olacak?...
Burada temel bir yol ayrımındayız…
ALİ BULUNMAZ
Barış için gelinliğiyle yollara düşen Pippa Bacca’nın Türkiye durağında tecavüze uğrayıp öldürülüşü, hastalıklı ruhların kadına nasıl baktığının göstergesi değil mi?
Bununla beraber, Türkiye’de aynı gerçekle yüzleşen onlarca Pippa Bacca yok mu? Onların sesini duyabiliyor muyuz?
***
Kadına bakış sorunu, Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında geliyor. Hemen her an bu sorunla yüzleşiyoruz…
Örneğin televizyonlarda, “kadınların evde mutlu olacağını; ev işleriyle uğraşmanın onu huzurlu kılacağı” iletisini gönderen reklamlar sergileniyor…
İspanya’da savunma, eğitim, eşitlik, kalkınma ve bilim bakanlıkları gibi görevlere getirilen kadınlar bulunurken Türkiye’de, iktidarın kadın milletvekilleri, türbanın “özgürlük” olduğunu meclis kürsüsünden hararetle savunabiliyor…
Sıkmabaş defilesinde mankenler, defileyi düzenleyen ve üç eşinin bulunuşuyla övünen kişinin gösterisine alet olabiliyor…
***
Siyasal İslam’ın; din ve inanç sömürüsünün simgesi, kadını erkeğin arkasında konumlandıran bir gösterge olan türban, özgürlüğü temsil edebilir mi?
Kadını yurttaş, özne ve birey değil; nesne ve ikinci sınıf vatandaş haline getiren türban, Simone de Beauvoir’ın deyişiyle onu “ikinci cins”e dönüştürmüyor mu?
Başlarında türbanla, “özgürlük” temalı defilelerde boy gösteren modeller bunu bilmiyor mu?
***
“Türban özgürlüktür” ifadesi, kadının kadına erkekçe bakışının yansıması değil midir aynı zamanda?
Bugün AKP iktidarının yerleştirmeye çalıştığı kadın modeli nedir peki?
- Evinin hanımı…
- Üç çocuk doğurması beklenen ve bedeni ile kimliği sömürülen bir cinsel nesne…
- Çalışma hayatından yavaş yavaş el çektirilen, “ikinci cins” ve ikinci sınıf “yurttaş…”
Bu bir “özgürlük” mü?
***
Türkiye’nin gündeminde “sivil” Anayasa hazırlığı var. Bir anlamda sivil darbe anayasası…
Burada kadına bakış nasıl dersiniz?
Kadın, söz konusu taslakta yaşlı, özürlü ve muhtaçlar gibi koruma altına alınması gereken kesim biçiminde karşımıza çıkıyor…
Anadolu aydınlanmasının merkezinde yer alan kadın, bunu kabullenebilecek mi?
“Ayrımcılık olur diye” kadın çalışan teşvikinin kaldırılışına ne demeli?
Kadın, cumhuriyetin yurttaşı ve bir birey mi, yoksa ümmetteki nesne ve “ikinci cins” mi olacak?...
Burada temel bir yol ayrımındayız…
25 Nisan 2008 Cuma
AYAK OYUNLARI…
ALİ BULUNMAZ
Sendikaların 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda kutlama yapma ısrarına karşı Tayyip Erdoğan’ın “veciz” sözleri hatırlanmaya değer…
“Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar…Her ilde valilikler toplantı ve gösterilerin yapılacağı meydan ve caddeleri belirler…Sendikalar, alınan kararları dinlemezse hoş olmaz…”
Burada ne var?
Örtük tehdit…
Taksim ısrarı sürerse, 2007’de ne olduysa aynen yaşanacağına dair ima…
Açıklamadaki ayak (ayaktakımı), işçi ve emekçilerden başkası değil. Erdoğan’ın açıklamasındaki “Taksim inadı sürerse hoş olmaz, hoş olmayan zemin istemiyoruz” sözü ne anlama geliyor?
***
AKP iktidarı, halktan ve emekten yana mı; yoksa baskı, zorlama ve takıyye taraftarı mı? Erdoğan’ın yaptığı açıklama, bu sorunun yanıtını veriyor.
AKP’nin kurucu ve yönetici çekirdeğinin zihinsel arkaplanı belli: “Biat etmeyen onlardandır.”
Burada kesif bir biz-onlar ayrımı söz konusu…
“Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” yaklaşımı da, AKP’lilerin dilinden düşürmediği “millet egemenliği” ifadesiyle çelişiyor…
Takıyye meydana çıkıyor…
***
AKP, emek ve emekçiye nasıl bakıyor?
Bunu anlamak için emekçinin, emeğinin karşılığını alıp almadığına bakılabilir…
Ülkedeki gelir dağılımına göz atılabilir…
Emekçinin yaşam koşullarının ne düzeyde olduğu anlaşılmaya çalışılabilir…
Bugün Türkiye’de, emeğin adı da karşılığı da yok. Sendikal örgütlenmeler, 12 Eylül’den beri sistematik olarak çökertiliyor. AKP iktidarı ise bu sürecin tepe noktası.
AKP, sendikal örgütlenme yerine tarikat-cemaat bağlantısını teşvik ediyor; yarattığı baskı, yıldırma ve korku düzenine “istikrar”, “demokrasi” ve “özgürlük” diyor…
***
Sorular çoğalıyor…
AKP işçi ve emekçiden, dolayısıyla halktan mı yoksa IMF, Dünya Bankası ve kara spekülatörlerden mi yana?
AKP’nin kadroları, demokrasi ve eşitliği özümsemiş kişilerden mi oluşuyor?
Kandırma, yıldırı ve takıyyenin zirvesinde bir iktidarla karşı karşıya Türkiye. Bunları aynı zamanda yandaş kazanmak adına yöntem olarak kullanan bir iktidarla…
Toplumsal muhalefeti, hak arayışını ve eşitlik ile gelir dağılımında adalet isteyen örgütlenme ve aydınları, olabildiğince susturmaktan yana tavır alan bir iktidarla…
Emek, özgürlük, demokrasi ve eşitliğin kuşa çevrildiği bir dönemdeyiz. AKP bunun bayraktarı ve toplumsal dönüşüm projesini günden güne hızlandırıyor. “Ayaktakımı” dediği ve geleceğini IMF, Dünya Bankası ile çokuluslu şirketlerin hesap ve soygunlarına terk ettiği işçi ve emekçilere de gözdağı veriyor…
İktidarın ayak oyunları devam ediyor…
ALİ BULUNMAZ
Sendikaların 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda kutlama yapma ısrarına karşı Tayyip Erdoğan’ın “veciz” sözleri hatırlanmaya değer…
“Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar…Her ilde valilikler toplantı ve gösterilerin yapılacağı meydan ve caddeleri belirler…Sendikalar, alınan kararları dinlemezse hoş olmaz…”
Burada ne var?
Örtük tehdit…
Taksim ısrarı sürerse, 2007’de ne olduysa aynen yaşanacağına dair ima…
Açıklamadaki ayak (ayaktakımı), işçi ve emekçilerden başkası değil. Erdoğan’ın açıklamasındaki “Taksim inadı sürerse hoş olmaz, hoş olmayan zemin istemiyoruz” sözü ne anlama geliyor?
***
AKP iktidarı, halktan ve emekten yana mı; yoksa baskı, zorlama ve takıyye taraftarı mı? Erdoğan’ın yaptığı açıklama, bu sorunun yanıtını veriyor.
AKP’nin kurucu ve yönetici çekirdeğinin zihinsel arkaplanı belli: “Biat etmeyen onlardandır.”
Burada kesif bir biz-onlar ayrımı söz konusu…
“Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” yaklaşımı da, AKP’lilerin dilinden düşürmediği “millet egemenliği” ifadesiyle çelişiyor…
Takıyye meydana çıkıyor…
***
AKP, emek ve emekçiye nasıl bakıyor?
Bunu anlamak için emekçinin, emeğinin karşılığını alıp almadığına bakılabilir…
Ülkedeki gelir dağılımına göz atılabilir…
Emekçinin yaşam koşullarının ne düzeyde olduğu anlaşılmaya çalışılabilir…
Bugün Türkiye’de, emeğin adı da karşılığı da yok. Sendikal örgütlenmeler, 12 Eylül’den beri sistematik olarak çökertiliyor. AKP iktidarı ise bu sürecin tepe noktası.
AKP, sendikal örgütlenme yerine tarikat-cemaat bağlantısını teşvik ediyor; yarattığı baskı, yıldırma ve korku düzenine “istikrar”, “demokrasi” ve “özgürlük” diyor…
***
Sorular çoğalıyor…
AKP işçi ve emekçiden, dolayısıyla halktan mı yoksa IMF, Dünya Bankası ve kara spekülatörlerden mi yana?
AKP’nin kadroları, demokrasi ve eşitliği özümsemiş kişilerden mi oluşuyor?
Kandırma, yıldırı ve takıyyenin zirvesinde bir iktidarla karşı karşıya Türkiye. Bunları aynı zamanda yandaş kazanmak adına yöntem olarak kullanan bir iktidarla…
Toplumsal muhalefeti, hak arayışını ve eşitlik ile gelir dağılımında adalet isteyen örgütlenme ve aydınları, olabildiğince susturmaktan yana tavır alan bir iktidarla…
Emek, özgürlük, demokrasi ve eşitliğin kuşa çevrildiği bir dönemdeyiz. AKP bunun bayraktarı ve toplumsal dönüşüm projesini günden güne hızlandırıyor. “Ayaktakımı” dediği ve geleceğini IMF, Dünya Bankası ile çokuluslu şirketlerin hesap ve soygunlarına terk ettiği işçi ve emekçilere de gözdağı veriyor…
İktidarın ayak oyunları devam ediyor…
23 Nisan 2008 Çarşamba
“ORTAK AKIL” VE “UZLAŞMA” LAKIRDILARI…
ALİ BULUNMAZ
Bugün 23 Nisan…
23 Nisan 1920’de TBMM açılmıştı. Yani ulusal egemenliğin simgesi olan meclis…
Bunun anlamını kavrayabiliyor muyuz? Bugün ulusal egemenliğimiz ne durumda? Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir ortak akıl ve uzlaşma ile kurulmuştu. Bugün durum nedir?
Hemen her yerde “ortak akıl” ve “uzlaşma” söylemleri yankılanıyor. Kim kiminle hangi “ortak akılda” buluşacak? Kim kiminle hangi konuda “uzlaşacak”?
Bu bir yanılsama mı, aklı başında bir istem mi? Yoksa asıl hedef ve sorumluların göz ardı edilmesini sağlayacak; duyguları cezbeden bir oyun mu?
***
Ortaklık, birlik ve bütünlük aydınlanmanın; aydınlanma düşüncesinin boy verdiği dönemlerden günümüze ulaşan öğeler. 20. yüzyılla birlikte faydacı Anglo-Sakson düşünce siyaset ile sosyal yaşama hızla nüfuz ederken, kimi zaman aydınlanma değerlerine saldıran kimi zaman da bu değerleri kendine göre dönüştürüp kullanan “postmodernite” ile beraber tüm ortaklıkları, evrensellik ve onun ortaya koyduklarını söküp atmaya yöneldi.
20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren serpilen “küreselleşme” söylemi, “postmodernlikle” birleşince ortaklıklar yerine farklılıklar; evrensellik yerine evrensel gibi sunulan ve aslında, belirli yerelliklerin dünyaya dayatıldığı bir “sistem” doğdu.
Burada yerel-küresel-evrensel gerilimi baş gösterdi. Yerellikler parlatıldı, bunlar üzerinden ayrışma ve çatışmalar filizlendi.
Aydınlanmanın yeşerttiği ortaklıklar kıyasıya eleştirildi. Yaratılan sorunlar büyüdü; farklılık ve yerellik fetişizmi ile evrensellik gibi sunulan küreselleşme, kendi yarattığı sorunlara çözüm üretme noktasında tıkandı. Şimdi “ortak akıl” ve evrensel ilkeler ağır ağır gündeme getirilmeye başlandı.
***
Modernleşmesine ket vurulmak adına elden gelen arda konmamış Türkiye’ye de, “postmodernite” ve onun üzerine inşa edilen küreselleşme söylemi, pek çok açmaz karşısında adeta bir çözüm gibi sunuldu.
Günümüzde “ortak akıl” yaklaşımının gürbüzleşmesi de bu anlamda boşuna değil. Ama “hangi ‘ortak akıl?” veya “hangi ‘uzlaşma?” diye sormadan edemiyor insan…
Çünkü hemen her fırsatta farklılıktan, ayrışma ve biz-onlar bölünmesinden; bundan doğan gerilimden ve tüm bu yapıdan yararlanma gayretinin bulunduğu bir ortamda, kimin kiminle hangi “ortak akılda” buluşacağı veya “uzlaşacağı” da ayrı bir tartışmayı önümüze koyuyor.
Türkiye’nin ortak değerlerini, “son kullanma tarihi geçmiş”, “durağan”, “gelişime kapalı” ve “faşizan” diye yaftalama kolaycılığına başvuranlar, “ortaklıktan” ya da “uzlaşmadan” nasıl bahsedebiliyor?
“Postmodernizmin” ne pahasına olursa olsun çözüm üretmeyen “eleştiri” düsturundan hareket edenler, siyasette veya sosyal yaşamda tıkanıklık belirince “ortak akıldan” söz açıyor. Bu bir komedi değildir de nedir?
O zaman burada bir aksaklık gün yüzüne çıkıyor: Ya aydınlanma değerleri ve dolayısıyla Türkiye’nin kurucu unsurları sahipleniliyor ya da takıyye yapılıyor.
Aslına bakılırsa ikinci seçenek burada kendini gösteriyor. Çünkü aydınlanma değerlerini şeklen “benimsemek”, onları sloganlaştırıp takıyyenin yoluna döşemek ve hedefe gidilen süreçte araç kılmak son derece sırıtıyor. İnandırıcı olamıyor…
Nihayet, evrensellik yerine yalnız yerellik, ortaklık yerine farklılık ve ayrışma baş tacı edilince, “ortak akıl” ve “uzlaşı” türünden yaklaşımlar da havada kalıyor.
Daha da önemlisi hedef saptırarak, sorunların failini değil; o sorunlardan birebir etkilenenleri sorumlu gösterip, göreve çağırıyor.
***
“Ortak akıl” ve “uzlaşma”, “istikrar”ın ve yandaş demokrasisinin devamını sağlayacak “çözüm” biçiminde dayatılıyor.
Bir zamanların en uçlarda gezinen figürlerinin ve kimi omurgasız kalem erbaplarının, “ortak akıl” ve “uzlaşma” istekleri, tatlı ve gülünç bir lakırdıdan öteye geçemiyor.
Çünkü “ortak akıl” ve “uzlaşma” söylemi, iktidarın yörüngesindeki bir eylem tasarısından başka bir şeye hizmet etmeyecek bir çerçeve sunmakla kalmıyor, aynı zamanda iktidarın hukuk tanımaz edimlerini meşrulaştırma tasarısını da içinde barındırıyor…
***
23 Nisan 1920’den, 23 Nisan 2008’e…
Ulusal egemenlik ve bağımsızlığın simgesi TBMM’deki çoğunlukçu iktidarın meclis dışındaki fahri sözcüleri, 2002’den bu yana Türkiye’de akıl almaz boyuta ulaşan hukuk tanımaz zihniyet ile bundan kendilerine düşen payın devamı için siyasal ve toplumsal muhalefete, iktidara “uzlaşın” ve “ortak akılda buluşun” şeklinde dil döküyor…
Üzerinde “uzlaşılacak” olan ne?
“Ilımlı İslam”ın Türkiye’de egemen olması. Buna yönelik bir yaşam şekli.
Kısacası mevcut iktidarın ve onun ortaklık kurduğu herkesin dayattığı her şey…
Durup bu manzara karşısında berrak bir zihinle düşünmeli…
ALİ BULUNMAZ
Bugün 23 Nisan…
23 Nisan 1920’de TBMM açılmıştı. Yani ulusal egemenliğin simgesi olan meclis…
Bunun anlamını kavrayabiliyor muyuz? Bugün ulusal egemenliğimiz ne durumda? Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir ortak akıl ve uzlaşma ile kurulmuştu. Bugün durum nedir?
Hemen her yerde “ortak akıl” ve “uzlaşma” söylemleri yankılanıyor. Kim kiminle hangi “ortak akılda” buluşacak? Kim kiminle hangi konuda “uzlaşacak”?
Bu bir yanılsama mı, aklı başında bir istem mi? Yoksa asıl hedef ve sorumluların göz ardı edilmesini sağlayacak; duyguları cezbeden bir oyun mu?
***
Ortaklık, birlik ve bütünlük aydınlanmanın; aydınlanma düşüncesinin boy verdiği dönemlerden günümüze ulaşan öğeler. 20. yüzyılla birlikte faydacı Anglo-Sakson düşünce siyaset ile sosyal yaşama hızla nüfuz ederken, kimi zaman aydınlanma değerlerine saldıran kimi zaman da bu değerleri kendine göre dönüştürüp kullanan “postmodernite” ile beraber tüm ortaklıkları, evrensellik ve onun ortaya koyduklarını söküp atmaya yöneldi.
20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren serpilen “küreselleşme” söylemi, “postmodernlikle” birleşince ortaklıklar yerine farklılıklar; evrensellik yerine evrensel gibi sunulan ve aslında, belirli yerelliklerin dünyaya dayatıldığı bir “sistem” doğdu.
Burada yerel-küresel-evrensel gerilimi baş gösterdi. Yerellikler parlatıldı, bunlar üzerinden ayrışma ve çatışmalar filizlendi.
Aydınlanmanın yeşerttiği ortaklıklar kıyasıya eleştirildi. Yaratılan sorunlar büyüdü; farklılık ve yerellik fetişizmi ile evrensellik gibi sunulan küreselleşme, kendi yarattığı sorunlara çözüm üretme noktasında tıkandı. Şimdi “ortak akıl” ve evrensel ilkeler ağır ağır gündeme getirilmeye başlandı.
***
Modernleşmesine ket vurulmak adına elden gelen arda konmamış Türkiye’ye de, “postmodernite” ve onun üzerine inşa edilen küreselleşme söylemi, pek çok açmaz karşısında adeta bir çözüm gibi sunuldu.
Günümüzde “ortak akıl” yaklaşımının gürbüzleşmesi de bu anlamda boşuna değil. Ama “hangi ‘ortak akıl?” veya “hangi ‘uzlaşma?” diye sormadan edemiyor insan…
Çünkü hemen her fırsatta farklılıktan, ayrışma ve biz-onlar bölünmesinden; bundan doğan gerilimden ve tüm bu yapıdan yararlanma gayretinin bulunduğu bir ortamda, kimin kiminle hangi “ortak akılda” buluşacağı veya “uzlaşacağı” da ayrı bir tartışmayı önümüze koyuyor.
Türkiye’nin ortak değerlerini, “son kullanma tarihi geçmiş”, “durağan”, “gelişime kapalı” ve “faşizan” diye yaftalama kolaycılığına başvuranlar, “ortaklıktan” ya da “uzlaşmadan” nasıl bahsedebiliyor?
“Postmodernizmin” ne pahasına olursa olsun çözüm üretmeyen “eleştiri” düsturundan hareket edenler, siyasette veya sosyal yaşamda tıkanıklık belirince “ortak akıldan” söz açıyor. Bu bir komedi değildir de nedir?
O zaman burada bir aksaklık gün yüzüne çıkıyor: Ya aydınlanma değerleri ve dolayısıyla Türkiye’nin kurucu unsurları sahipleniliyor ya da takıyye yapılıyor.
Aslına bakılırsa ikinci seçenek burada kendini gösteriyor. Çünkü aydınlanma değerlerini şeklen “benimsemek”, onları sloganlaştırıp takıyyenin yoluna döşemek ve hedefe gidilen süreçte araç kılmak son derece sırıtıyor. İnandırıcı olamıyor…
Nihayet, evrensellik yerine yalnız yerellik, ortaklık yerine farklılık ve ayrışma baş tacı edilince, “ortak akıl” ve “uzlaşı” türünden yaklaşımlar da havada kalıyor.
Daha da önemlisi hedef saptırarak, sorunların failini değil; o sorunlardan birebir etkilenenleri sorumlu gösterip, göreve çağırıyor.
***
“Ortak akıl” ve “uzlaşma”, “istikrar”ın ve yandaş demokrasisinin devamını sağlayacak “çözüm” biçiminde dayatılıyor.
Bir zamanların en uçlarda gezinen figürlerinin ve kimi omurgasız kalem erbaplarının, “ortak akıl” ve “uzlaşma” istekleri, tatlı ve gülünç bir lakırdıdan öteye geçemiyor.
Çünkü “ortak akıl” ve “uzlaşma” söylemi, iktidarın yörüngesindeki bir eylem tasarısından başka bir şeye hizmet etmeyecek bir çerçeve sunmakla kalmıyor, aynı zamanda iktidarın hukuk tanımaz edimlerini meşrulaştırma tasarısını da içinde barındırıyor…
***
23 Nisan 1920’den, 23 Nisan 2008’e…
Ulusal egemenlik ve bağımsızlığın simgesi TBMM’deki çoğunlukçu iktidarın meclis dışındaki fahri sözcüleri, 2002’den bu yana Türkiye’de akıl almaz boyuta ulaşan hukuk tanımaz zihniyet ile bundan kendilerine düşen payın devamı için siyasal ve toplumsal muhalefete, iktidara “uzlaşın” ve “ortak akılda buluşun” şeklinde dil döküyor…
Üzerinde “uzlaşılacak” olan ne?
“Ilımlı İslam”ın Türkiye’de egemen olması. Buna yönelik bir yaşam şekli.
Kısacası mevcut iktidarın ve onun ortaklık kurduğu herkesin dayattığı her şey…
Durup bu manzara karşısında berrak bir zihinle düşünmeli…
22 Nisan 2008 Salı
“EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ”: KUTLU OLSUN!...
ALİ BULUNMAZ
Bakanlar Kurulu toplandı.
1 Mayıs tatil olacak mı?
Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamasına onay verilecek mi?
Merak konusuydu, sorular bunlardı.
Sendikalar, emek örgütleri, işçi ve emekçiler, işsizler, öğrenciler ve toplumsal muhalefet bu soruların yanıtlarını bekliyordu…
Kapılar açıldı, kürsüye geçildi…
Bakanlar Kurulu’nun beklenen kararı kamuoyuna duyuruldu:
- “1 Mayıs, ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak kutlanacak”
Akıllara seza!
1 Mayıs, dünyada başka bir amaçla mı kutlanıyor?
Daha?
- “ 1 Mayıs tatil olamaz, çünkü bunun Türkiye’ye maliyeti 2 milyar YTL”
- “ Biz hiçbir zaman hiçbir mitingi Kızılay’da, Taksim'de yapmadık, 1 Mayıs kutlamaları da ilan edilen alanlarda yapılmalı….”
***
Soralım:
- 1 Mayıs kutlamaları için izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda konserler ve yılbaşı kutlamaları düzenlenmedi mi?
- Kızılay’da parti mitingine dönüşen; gündüz vakti havai fişekler patlatılan kutlamaları kim yaptı?
- Çeşitli bayramları, haftanın başına ucuna gün iliştirip 10 günlük tatile dönüştürenler kim? O zaman tatillerin günlük maliyeti hesaplanıyor mu?
***
1 Mayıs kutlamalarına Taksim Meydanı neden yasak?
Çünkü 1 Mayıs 1977’de yaşananların, hafızalardan silinmesi ve o gün olup bitenle hesaplaşılması istenmiyor.
Onun yerine inceden inceye gerçekleri çarpıtan ve sansürleyen dizilerde, geçmişin önemli olayları toplumun önüne getiriliyor.
***
Bir komedya içinde yaşıyoruz. Bu, hızla bir trajediye dönüşüyor.
Sonra, trajikomik bir şekle bürünüyor…
Neymiş?
- 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü olarak” kutlanacakmış….
- 1 Mayıs, “günlük maliyeti 2 milyar YTL’yi bulduğundan” tatil edilemezmiş…
Güler misiniz, ağlar mısınız?
***
Çalışana, yeni işe girene emeklilik hayal, insanca yaşamak ise uzak bir umut…
Sosyal devlet, sadaka devletine dönüştürülmüş. Gelecek çalınıyor…
Yoksul daha yoksul, işsiz daha işsiz. Emekçi meteliğe kurşun atıyor, “daha çok çalışın” diye azarlanıyor…
Kadınların çalışma koşul ve alanları hızla daraltılıyor. Emeğin karşılığı ve adı yok…
Ama Bakanlar Kurulu, 1 Mayıs’ın adını koydu: “Emek ve Dayanışma Günü.”
Kutlu olsun!...
ALİ BULUNMAZ
Bakanlar Kurulu toplandı.
1 Mayıs tatil olacak mı?
Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamasına onay verilecek mi?
Merak konusuydu, sorular bunlardı.
Sendikalar, emek örgütleri, işçi ve emekçiler, işsizler, öğrenciler ve toplumsal muhalefet bu soruların yanıtlarını bekliyordu…
Kapılar açıldı, kürsüye geçildi…
Bakanlar Kurulu’nun beklenen kararı kamuoyuna duyuruldu:
- “1 Mayıs, ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak kutlanacak”
Akıllara seza!
1 Mayıs, dünyada başka bir amaçla mı kutlanıyor?
Daha?
- “ 1 Mayıs tatil olamaz, çünkü bunun Türkiye’ye maliyeti 2 milyar YTL”
- “ Biz hiçbir zaman hiçbir mitingi Kızılay’da, Taksim'de yapmadık, 1 Mayıs kutlamaları da ilan edilen alanlarda yapılmalı….”
***
Soralım:
- 1 Mayıs kutlamaları için izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda konserler ve yılbaşı kutlamaları düzenlenmedi mi?
- Kızılay’da parti mitingine dönüşen; gündüz vakti havai fişekler patlatılan kutlamaları kim yaptı?
- Çeşitli bayramları, haftanın başına ucuna gün iliştirip 10 günlük tatile dönüştürenler kim? O zaman tatillerin günlük maliyeti hesaplanıyor mu?
***
1 Mayıs kutlamalarına Taksim Meydanı neden yasak?
Çünkü 1 Mayıs 1977’de yaşananların, hafızalardan silinmesi ve o gün olup bitenle hesaplaşılması istenmiyor.
Onun yerine inceden inceye gerçekleri çarpıtan ve sansürleyen dizilerde, geçmişin önemli olayları toplumun önüne getiriliyor.
***
Bir komedya içinde yaşıyoruz. Bu, hızla bir trajediye dönüşüyor.
Sonra, trajikomik bir şekle bürünüyor…
Neymiş?
- 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü olarak” kutlanacakmış….
- 1 Mayıs, “günlük maliyeti 2 milyar YTL’yi bulduğundan” tatil edilemezmiş…
Güler misiniz, ağlar mısınız?
***
Çalışana, yeni işe girene emeklilik hayal, insanca yaşamak ise uzak bir umut…
Sosyal devlet, sadaka devletine dönüştürülmüş. Gelecek çalınıyor…
Yoksul daha yoksul, işsiz daha işsiz. Emekçi meteliğe kurşun atıyor, “daha çok çalışın” diye azarlanıyor…
Kadınların çalışma koşul ve alanları hızla daraltılıyor. Emeğin karşılığı ve adı yok…
Ama Bakanlar Kurulu, 1 Mayıs’ın adını koydu: “Emek ve Dayanışma Günü.”
Kutlu olsun!...
21 Nisan 2008 Pazartesi
REZALETLERDEN REZALET BEĞEN…
ALİ BULUNMAZ
Gaziantep’te bir lisede, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni öğrencilerine, “yoldan çıkmış” ve namaz kılmayan bir gencin başına gelenleri anlatan film izletiyor.
“İbretlik öykü”, öğrencilerin bazılarında davranış bozukluğuna yol açıp, veliler şikâyetçi olunca her şey kamuoyuna yansıyor…
***
Ankara’daki Lokman Hekim Hastanesi’nin acil servisine gelen bir hastaya “alkollü müsün?” sorusu yöneltiliyor.
Soruyu soran nöbetçi doktor.
“Alkollü hastayı muayene etmek prensiplerime aykırı” diyen doktor yüzünden hasta, sevk edildiği bir başka hastanede son anda ölümden dönüyor.
Buradaki nöbetçi “doktor”, Hipokrat yeminini hiçe sayıyor ve ayrımcılık uyguluyor…
***
Mecliste iktidar partisi ve Tayyip Erdoğan’ı eleştiren Tunceli Bağımsız milletvekili Kamer Genç, Erdoğan’ın “asla şiddet uygulamazlar” dediği bazı AKP milletvekillerince linç edilmek isteniyor.
Şiddete başvuran AKP milletvekilleri “bizi eleştirenler, yeri geldiğinde dövülebilir” gibi bir noktadan mı hareket ediyor? Bu linç girişimi, hangi tür yönetimlerin meclislerini anımsatıyor?
***
Yukarıda sıralanan üç olay da, AKP’nin “demokrasi timsali” ilan edildiği Türkiye’de yaşanıyor ve bunlar kamuoyunun haberdar oldukları…
AKP’yi “demokrasinin öncüsü” gösterenlerin başında AB geliyor.
AB, kapatılma davası sonrasında AKP’ye özel ilgi göstermeye başladı. AB’de inceden bir telaş var. AKP kapatılırsa, Türkiye’de “demokrasinin ve ‘reformların’ sekteye uğrayacağını” vurguluyorlar ısrarla…
Özetle AB, “Türkiye’yi düşünüyor”!
Bu yüzden temsilcilerini Türkiye’ye yollayıp “yargı darbesi”ne karşı, “demokrasi dersleri” verdiriyor…
Bu arada Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)’ndeki AKP’li temsilciler, parlamentoya “bildiri” ısmarlıyor.
Neden?
Yargıya karşı AKP’nin savunulması adına…
“Yargı darbesi”, demokrasiyi altüst etmesin diye!...
***
Bildirinin AKP’li temsilciler tarafından ısmarlandığını kim duyuruyor?
AKPM Başkanı Luis de Puig…
Ve söz konusu ısmarlama bildiri, 21 parlamenterin imzasıyla yayımlanıyor ve AKPM’nin ortak tavrı şeklinde değerlendirilmiyor…
Bildiride neler var?
Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’ye yönelik kapatma davasını kabul etmesinin “tedirginlik verici” olduğu vurgulanıyor…
Çoğulcu demokrasi için, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önemine atıf yapılıyor…
“Parti kapatma zorlaştırılmalı” deniyor…
***
Bildirinin kendisi bir yana, bunun AKP’lilerce ısmarlanmış olması, en yumuşak ifadeyle bir rezalet…
Bir ülkede, iktidar partisinin siyaset ve demokrasiyi nasıl alaşağı ettiğinin göstergesi bu.
Elbette onuru da…
***
Rezaletlerden rezalet beğenme noktasına geldi Türkiye. Çünkü her gün yeni bir tanesiyle yüzleşiyor…
Bakalım daha neler görüp yaşayacağız…
ALİ BULUNMAZ
Gaziantep’te bir lisede, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni öğrencilerine, “yoldan çıkmış” ve namaz kılmayan bir gencin başına gelenleri anlatan film izletiyor.
“İbretlik öykü”, öğrencilerin bazılarında davranış bozukluğuna yol açıp, veliler şikâyetçi olunca her şey kamuoyuna yansıyor…
***
Ankara’daki Lokman Hekim Hastanesi’nin acil servisine gelen bir hastaya “alkollü müsün?” sorusu yöneltiliyor.
Soruyu soran nöbetçi doktor.
“Alkollü hastayı muayene etmek prensiplerime aykırı” diyen doktor yüzünden hasta, sevk edildiği bir başka hastanede son anda ölümden dönüyor.
Buradaki nöbetçi “doktor”, Hipokrat yeminini hiçe sayıyor ve ayrımcılık uyguluyor…
***
Mecliste iktidar partisi ve Tayyip Erdoğan’ı eleştiren Tunceli Bağımsız milletvekili Kamer Genç, Erdoğan’ın “asla şiddet uygulamazlar” dediği bazı AKP milletvekillerince linç edilmek isteniyor.
Şiddete başvuran AKP milletvekilleri “bizi eleştirenler, yeri geldiğinde dövülebilir” gibi bir noktadan mı hareket ediyor? Bu linç girişimi, hangi tür yönetimlerin meclislerini anımsatıyor?
***
Yukarıda sıralanan üç olay da, AKP’nin “demokrasi timsali” ilan edildiği Türkiye’de yaşanıyor ve bunlar kamuoyunun haberdar oldukları…
AKP’yi “demokrasinin öncüsü” gösterenlerin başında AB geliyor.
AB, kapatılma davası sonrasında AKP’ye özel ilgi göstermeye başladı. AB’de inceden bir telaş var. AKP kapatılırsa, Türkiye’de “demokrasinin ve ‘reformların’ sekteye uğrayacağını” vurguluyorlar ısrarla…
Özetle AB, “Türkiye’yi düşünüyor”!
Bu yüzden temsilcilerini Türkiye’ye yollayıp “yargı darbesi”ne karşı, “demokrasi dersleri” verdiriyor…
Bu arada Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)’ndeki AKP’li temsilciler, parlamentoya “bildiri” ısmarlıyor.
Neden?
Yargıya karşı AKP’nin savunulması adına…
“Yargı darbesi”, demokrasiyi altüst etmesin diye!...
***
Bildirinin AKP’li temsilciler tarafından ısmarlandığını kim duyuruyor?
AKPM Başkanı Luis de Puig…
Ve söz konusu ısmarlama bildiri, 21 parlamenterin imzasıyla yayımlanıyor ve AKPM’nin ortak tavrı şeklinde değerlendirilmiyor…
Bildiride neler var?
Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’ye yönelik kapatma davasını kabul etmesinin “tedirginlik verici” olduğu vurgulanıyor…
Çoğulcu demokrasi için, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önemine atıf yapılıyor…
“Parti kapatma zorlaştırılmalı” deniyor…
***
Bildirinin kendisi bir yana, bunun AKP’lilerce ısmarlanmış olması, en yumuşak ifadeyle bir rezalet…
Bir ülkede, iktidar partisinin siyaset ve demokrasiyi nasıl alaşağı ettiğinin göstergesi bu.
Elbette onuru da…
***
Rezaletlerden rezalet beğenme noktasına geldi Türkiye. Çünkü her gün yeni bir tanesiyle yüzleşiyor…
Bakalım daha neler görüp yaşayacağız…
18 Nisan 2008 Cuma
BU BİR TRAMVAY DEĞİLDİR…(*)
ALİ BULUNMAZ
Max Horkheimer’ın şu belirlemesine dikkat etmeli: “Zamanımızın gerçek bireyleri kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil; ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçenlerdir.” Bu sözler, Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı eserinde yer alıyor. Şimdi düşünelim: Bugün kimleri kahramanlaştırıyoruz? “Mağdur” ve “mağrur demokrasi kahramanları” türemedi mi? Akıl tutulmasının neresindeyiz? Sonra Horkheimer’dan alıntılanan cümledeki direnişi merkeze alarak şu soruyu soralım: İlhan Selçuk neden gözaltına alındı?
“Türkiye nereye gidiyor?” günümüzün gözde sorusu. Bugün iktidar, eldeki oy oranına bakarak kendisine karşı gördüğü herkese ve her kuruma karşı tavır alabiliyor; bunu yaparken “demokrasi” ve “demokratlıktan” dem vuruyor. Şafak baskınları karşısında “hukuka saygı” diyenler, AKP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan iddianame için “demokrasi ayıbı”, “yargı sınırını aştı” ve “yargısal darbe” gibi ifadelerle “tepkisini” dile getiriyor. Demokrasinin üç unsuru; yasama, yürütme ve yargı ile kuvvetler ayrılığı ilkesi burada unutulup gidiyor.
Bu nedenle oyun oynanırken kuralları değiştirecek Anayasa değişiklikleri yaparak ve hatta bunu halkoyuna sunarak “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün “gerçeğe dönüştürülebileceği” hesaplanıyor! Dolayısıyla yargılamadan kurtulma tasarısı hayata geçirilmek isteniyor.
İktidarın temel dayanağı, iddianamenin “basında yer alan demeçlerden oluşturulduğu” ve “bunlarla bir partinin kapatılamayacağı; bu yüzden parti kapatmanın zorlaştırılması gerektiği.” Ancak sözler önemli. Çünkü iktidarın önüne koyduğu hedef var. Bu hedefe giden yolda sözcükler dikkate alınmalı. Yeri gelmişken Wittgenstein’ın, Avrupa’nın faşizm ve Nazizmle yüzleştiği yıllarda güncesine düştüğü “sözcükler eylemlerdir” ifadesini hatırlamakta-hatırlatmakta yarar var. İşte iddianamedeki sözler-sözcükler de, düşünmenin düşünceye, oradan da eyleme dönüşmesinde önemli yere sahip.
Tam da bu nedenle demokrasi, AKP eliyle demokrasicilik oyununa, çoğunlukçuluk ve “yalnız sayısal çoğunluğun dediği olur” anlayışına eşitleniyor. Sonuçta Anayasa değişikliklerine gereksinim duyuluyor; “o kadar muktedir olsam partimin kapatılmasını engellerdim” sözü, yapılmaya çabalanan değişikliklerle olanaklı hale getirilmeye çalışılıyor. Sözcükler, doğrudan eyleme dönüşüyor…
Burada örselenen gerçek demokrasi değil mi? Demokrasi sözcüğünü dilinden düşürmeyenler ve onu yalnız seçim sandığıyla bir tutanlara ne demeli?
Başına geçtiğimiz tahtaya kalın harflerle tramvay yazsak, buna “demokrasi” diyeceklerin kimler olduğu belli değil mi? Ya da demokrasi yazdığımızda, kimlerin bunu tramvay diye okuyacağını bilmiyor muyuz? O zaman, tahtadaki demokrasi sözcüğünün altına ne yazılmalı?
Belki şu olabilir: Bu bir tramvay değildir…
(*) Cumhuriyet, 12.04.2008
ALİ BULUNMAZ
Max Horkheimer’ın şu belirlemesine dikkat etmeli: “Zamanımızın gerçek bireyleri kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil; ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçenlerdir.” Bu sözler, Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı eserinde yer alıyor. Şimdi düşünelim: Bugün kimleri kahramanlaştırıyoruz? “Mağdur” ve “mağrur demokrasi kahramanları” türemedi mi? Akıl tutulmasının neresindeyiz? Sonra Horkheimer’dan alıntılanan cümledeki direnişi merkeze alarak şu soruyu soralım: İlhan Selçuk neden gözaltına alındı?
“Türkiye nereye gidiyor?” günümüzün gözde sorusu. Bugün iktidar, eldeki oy oranına bakarak kendisine karşı gördüğü herkese ve her kuruma karşı tavır alabiliyor; bunu yaparken “demokrasi” ve “demokratlıktan” dem vuruyor. Şafak baskınları karşısında “hukuka saygı” diyenler, AKP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan iddianame için “demokrasi ayıbı”, “yargı sınırını aştı” ve “yargısal darbe” gibi ifadelerle “tepkisini” dile getiriyor. Demokrasinin üç unsuru; yasama, yürütme ve yargı ile kuvvetler ayrılığı ilkesi burada unutulup gidiyor.
Bu nedenle oyun oynanırken kuralları değiştirecek Anayasa değişiklikleri yaparak ve hatta bunu halkoyuna sunarak “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün “gerçeğe dönüştürülebileceği” hesaplanıyor! Dolayısıyla yargılamadan kurtulma tasarısı hayata geçirilmek isteniyor.
İktidarın temel dayanağı, iddianamenin “basında yer alan demeçlerden oluşturulduğu” ve “bunlarla bir partinin kapatılamayacağı; bu yüzden parti kapatmanın zorlaştırılması gerektiği.” Ancak sözler önemli. Çünkü iktidarın önüne koyduğu hedef var. Bu hedefe giden yolda sözcükler dikkate alınmalı. Yeri gelmişken Wittgenstein’ın, Avrupa’nın faşizm ve Nazizmle yüzleştiği yıllarda güncesine düştüğü “sözcükler eylemlerdir” ifadesini hatırlamakta-hatırlatmakta yarar var. İşte iddianamedeki sözler-sözcükler de, düşünmenin düşünceye, oradan da eyleme dönüşmesinde önemli yere sahip.
Tam da bu nedenle demokrasi, AKP eliyle demokrasicilik oyununa, çoğunlukçuluk ve “yalnız sayısal çoğunluğun dediği olur” anlayışına eşitleniyor. Sonuçta Anayasa değişikliklerine gereksinim duyuluyor; “o kadar muktedir olsam partimin kapatılmasını engellerdim” sözü, yapılmaya çabalanan değişikliklerle olanaklı hale getirilmeye çalışılıyor. Sözcükler, doğrudan eyleme dönüşüyor…
Burada örselenen gerçek demokrasi değil mi? Demokrasi sözcüğünü dilinden düşürmeyenler ve onu yalnız seçim sandığıyla bir tutanlara ne demeli?
Başına geçtiğimiz tahtaya kalın harflerle tramvay yazsak, buna “demokrasi” diyeceklerin kimler olduğu belli değil mi? Ya da demokrasi yazdığımızda, kimlerin bunu tramvay diye okuyacağını bilmiyor muyuz? O zaman, tahtadaki demokrasi sözcüğünün altına ne yazılmalı?
Belki şu olabilir: Bu bir tramvay değildir…
(*) Cumhuriyet, 12.04.2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)