AKP’NİN GERÇEK GÜNDEMİ VE AYRIŞMA
Ali BULUNMAZ
AKP ve MHP anlaştı, türban ve sıkmabaş üniversiteye giriyor. AKP kurmayları ile MHP’liler, “düzenlemenin üniversiteyle sınırlı kalacağını” ısrarla vurguluyor. Ancak karşı görüşler, ilköğretimden kamuya kadar her alanda türban ve sıkmabaşın önüne geçilemeyeceğini dile getiriyor.
AKP Konya milletvekili Hüsnü Tuna ile Isparta’nın AKP’li belediye başkanı Hasan Balaman, “türban her yerde serbest olmalı” dedi. Partileri ise “usulen”, doğabilecek tepkileri susturmak adına “inceleme” başlattı. Komedinin önde gideni!
AKP, türban ve sıkmabaşı bir bütün halinde serbest bırakmayı düşünüyor. MHP de, buna çanak tutuyor. “İnceleme” başlatılan AKP’liler gerçeği söylüyor. Türban ve sıkmabaş, resmi olmasa da fiilen belediyelerde, okullarda ve diğer kamu kuruluşlarında, hatta TBMM’de bile kullanılıyor.
***
Davos’taki Türk heyetinin eğlencelerle kendini tatmin ettiği süreçte, Türkiye’de türban ve sıkmabaş tartışması yaşandı. AKP ve MHP, “özgürlük” ve “eşitlik” söylemiyle hukukun etrafından dolanarak, Anayasa’da değişiklik yapma çalışmalarını sürdürdü.
AKP döneminde hukukun arkasından dolanma, yani hukuk tanımazlık “kural” haline geldi. Oy kaygısına düşenler de, AKP ile aynı yolun yolcusu oldu.
Şimdi AKP ve MHP’nin, Anayasa’da türban ve sıkmabaş değişikliğine yönelik çalışmaları, resmileşmeyi bekliyor. Bu arada yaşanan tartışmalara Abdullah Gül de katıldı. “Önemli konuları halkın oyuna sunmakta yarar var” diyen Gül, Tayyip Erdoğan’ın “referandum kültürü” ifadesine mi gönderme yaptı acaba?
Ekim 2007’de ne demişti Erdoğan?: “Türkiye bundan böyle referandum kültürüne de alışmalıdır. Bu ülkede öyle konular gündeme gelecektir ki, bu konuları artık sahibine göndereceğiz.”
“Öyle konular” denilen konulardan biri, şimdiki türban ve sıkmabaş düzenlemesi midir? Bunun ötesi var mıdır?
***
Türkiye, sıkmabaş ve türban düzenlemesi ve tartışmasıyla ikiye bölünmeye çalışılıyor. Burada “eşitlik” ve “özgürlük” söz konusu değil. Asıl yapılmaya çabalanan, toplumu laik cumhuriyetten yana olanlar ve olmayanlar biçiminde ayrıştırmaktır.
Gül’ün belirttiği “halka götürme” anlayışı, yarın bir gün bu ve daha ileri bir düzenlemenin oylanmasına vardırılabilir mi Türkiye’de?
AKP, yanına aldığı MHP ile bir yandan türban ve sıkmabaşı dayatmaya çalışıp, bunun adını “normalleşme” koyarken öte yandan parti içinden kimi isimlerin ağzından gerçek gündemini gün ışığına çıkararak tepki ölçüyor.
Ancak tüm bunların ülkeyi nereye sürüklediği, her iki partinin yetkilileri tarafından etraflıca düşünülüyor mu? Burası tartışmalıdır…
30 Ocak 2008 Çarşamba
28 Ocak 2008 Pazartesi
KADIN SORUNU KİMİN SORUNU? (*)
Ali BULUNMAZ
2002’de AKP’nin iktidara gelişinin ardından, bir kadın akademisyenimiz “kimse zorla benim başımı örtemez” demişti. Şimdilerde yaşananlara baktığımızda, bu kısmen doğru. Çünkü öyle bir oyun oynanıyor ve dincilik ile sıkmabaş öyle pazarlanıyor ki, örtünme adeta özendiriliyor, hatta pek çok kapı açıyor. Üstelik türbanda ve haşemada “moda renkler” belirleniyor, kimi dinci kadın yazarlar “giyinmek rahatlık getirir” gibi fetvalar veriyor. Serdar Kızık’ın ifadesiyle “alışma / alıştırılma” dönemindeyiz; bakın yan yana yaşıyorsunuz denilen bir ortamdan, örtünseniz iyi olur ve örtüneceksiniz demeye kadar uzanan sürecin başındayız.
Sıkmabaşın el üstünde tutulması, sözü geçen dinci yazarlara göre, Türkiye’nin “normalleşmesi” demek. Bülent Ortaçgil’in şarkısında yaptığı gibi, biz de sormalıyız: “Nedir bu normal?” Sıkmabaşın “başörtüsü”ne ya da “aksesuar”a dönüştürülmesi mi, kadının onunla “özgürleşeceğinin” belleklere kazınmaya çalışılması mı? Yoksa “tesettürün altına şu giyilir mi giyilmez mi” tartışması mı? Ya da kadının bu yolla ikinci sınıf vatandaş olmaya özendirilmesi mi? Bu da eşitsizlik bağlamında, kadın sorununun bir parçası değil mi?
Geçenlerde milletvekillerine “hediye” diye silah dağıtıldığına tanık olduk. Acaba dağıtımı yapan bakan ve üyesi olduğu iktidar partisi, oy almak için gittikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, neredeyse her gün “töre” uğruna, benzer silahlarla kadınların ve genç kızların katledildiğini bilmiyor mu? Ya o bölgeden seçilen DTP’li milletvekilleri, neden “töre” cinayetleri ve kadını ezen çarpık aşiret düzenine dönük çözüm önerilerini gür bir sesle dile getir(e)miyor?
Peki, erkeğin ve kadının, kadına erkekçe bakışına ne demeli? Erkeğin ve sorunun merkezindeki kadının, kadına biçtiği başlıca roller ne? Çocuk doğur, evinin hanımı ol, kocanı memnun et, törelere ve geleneklere bağlı kal. Bu nedenle özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, gencecik kızlar, bir an önce evlendirilip çoluk çocuğa karıştırılmıyor mu? Seçimden önce, bölge gezilerinden birkaçında ne demişti başbakan: “Çocuk doğurmaktan kaçınmayın.” “Normal” olan bu bakış açısı mı?
Kadın sorunu, insan olma sorunu aynı zamanda; kadının toplumsal yaşama katılması ve bireysel özne olması ile ilintili bir sorun. Ama öncelikle eşitlik adına; kadının insan sayılması, hakları olduğunun kavranması ve ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtulması adına, kadına erkekçe bakışın yok edilmesi gerekiyor. Bu bir bilinçlenme ile ayrımcılığın giderilmesini zorunlu kılıyor bir yerde. Dolayısıyla kadın sorunu / kadının sorunu, insan olan herkesin sorunu değil mi aslında?
(*) Cumhuriyet, 25.08.2007
Ali BULUNMAZ
2002’de AKP’nin iktidara gelişinin ardından, bir kadın akademisyenimiz “kimse zorla benim başımı örtemez” demişti. Şimdilerde yaşananlara baktığımızda, bu kısmen doğru. Çünkü öyle bir oyun oynanıyor ve dincilik ile sıkmabaş öyle pazarlanıyor ki, örtünme adeta özendiriliyor, hatta pek çok kapı açıyor. Üstelik türbanda ve haşemada “moda renkler” belirleniyor, kimi dinci kadın yazarlar “giyinmek rahatlık getirir” gibi fetvalar veriyor. Serdar Kızık’ın ifadesiyle “alışma / alıştırılma” dönemindeyiz; bakın yan yana yaşıyorsunuz denilen bir ortamdan, örtünseniz iyi olur ve örtüneceksiniz demeye kadar uzanan sürecin başındayız.
Sıkmabaşın el üstünde tutulması, sözü geçen dinci yazarlara göre, Türkiye’nin “normalleşmesi” demek. Bülent Ortaçgil’in şarkısında yaptığı gibi, biz de sormalıyız: “Nedir bu normal?” Sıkmabaşın “başörtüsü”ne ya da “aksesuar”a dönüştürülmesi mi, kadının onunla “özgürleşeceğinin” belleklere kazınmaya çalışılması mı? Yoksa “tesettürün altına şu giyilir mi giyilmez mi” tartışması mı? Ya da kadının bu yolla ikinci sınıf vatandaş olmaya özendirilmesi mi? Bu da eşitsizlik bağlamında, kadın sorununun bir parçası değil mi?
Geçenlerde milletvekillerine “hediye” diye silah dağıtıldığına tanık olduk. Acaba dağıtımı yapan bakan ve üyesi olduğu iktidar partisi, oy almak için gittikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, neredeyse her gün “töre” uğruna, benzer silahlarla kadınların ve genç kızların katledildiğini bilmiyor mu? Ya o bölgeden seçilen DTP’li milletvekilleri, neden “töre” cinayetleri ve kadını ezen çarpık aşiret düzenine dönük çözüm önerilerini gür bir sesle dile getir(e)miyor?
Peki, erkeğin ve kadının, kadına erkekçe bakışına ne demeli? Erkeğin ve sorunun merkezindeki kadının, kadına biçtiği başlıca roller ne? Çocuk doğur, evinin hanımı ol, kocanı memnun et, törelere ve geleneklere bağlı kal. Bu nedenle özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, gencecik kızlar, bir an önce evlendirilip çoluk çocuğa karıştırılmıyor mu? Seçimden önce, bölge gezilerinden birkaçında ne demişti başbakan: “Çocuk doğurmaktan kaçınmayın.” “Normal” olan bu bakış açısı mı?
Kadın sorunu, insan olma sorunu aynı zamanda; kadının toplumsal yaşama katılması ve bireysel özne olması ile ilintili bir sorun. Ama öncelikle eşitlik adına; kadının insan sayılması, hakları olduğunun kavranması ve ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtulması adına, kadına erkekçe bakışın yok edilmesi gerekiyor. Bu bir bilinçlenme ile ayrımcılığın giderilmesini zorunlu kılıyor bir yerde. Dolayısıyla kadın sorunu / kadının sorunu, insan olan herkesin sorunu değil mi aslında?
(*) Cumhuriyet, 25.08.2007
25 Ocak 2008 Cuma
YALNIZLAŞMAK… (*)
Ali BULUNMAZ
Uğur Mumcu 9 Aralık 1974’te, Yeni Ortam’daki “Sorumlu Olmak” başlıklı yazısında, sorumluluk bilinci zayıf toplumlarda “suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur” diyordu. Yazısının son cümlesi ise “önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir ‘mezar taşı’ suskunluk simgesi olmamasıdır” idi.
Şimdilerde sorumluluk bilincinden uzak suskunlar karşısında yalnızlaşıyoruz sanki. Kendinden ıraktakiler, susmanın adını bazen “özgürlük” bazen de “mutluluk” koyuyor. Cemaatleşerek ve birey olmaktan uzaklaşıp ümmete evrilerek, “huzur” ve “istikrarı” yakalayanların yanında, seslerini duyurmaya çabalayanların önüne engeller dikiliyor.
Durmadan dönüp değişmek; ne oldum deliliğinin boyunduruğu altında günden güne kişiliksizleşip silikleşmek yaşamak mıdır? Olup bitene ses çıkar(a)maz hale gelenler, alışmaya başlamadı mı buna? Alışkanlıklar, sorup sorgulamaya karşı bir duvar örmüyor mu? “Boş ver gitsin” denmiyor mu sonra? Sıtkı sıyrılanlar unutmaya yeltenip, en sonunda bilinçli bir terk edişe yönelmiyor mu?
Gözlerin içine bakılarak söylenen yalanları, “gerçek” diye adlandırma kolaycılığı değil mi kimilerine “mutluluk” veren? Kılını kıpırdatmayan o kitlenin dilinden, “hamdolsun” ve “çok şükür” nidaları dökülmüyor mu? Ağızlardan bunlar çıkıyor, kalemler bunu yazıyor çoğunlukla. Ama varolan soruşturulup, tüm çıplaklığıyla ortada duran eleştirildiğinde, aforoz ediciler görevini kuşanıyor hemen. Suçlamalar ve “her şey yolunda doludizgin gidiyor” telkiniyle kovuşturmalar başlıyor.
Kervan yürüyor, yolsuzluk yol oluyor; vurgunun adı “istikrar”, cemaatleşmeninki ise “demokrasi.” Yalnızlaştığımızı hissettikçe, “renksiz” ve “ak” olanlara inat, onurlu kalemleri özlüyoruz. Hemen yanı başımızda bir dost ses, Behçet Aysan’ın sesi, yaşananların farkında olmayanları uyarıyor:
“Sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler / yalan her şey gibi aşklarınız da / yaşamı ölüm diye anlatıyorlar size / yalanı gerçek diye.”
Yalnızlaştıkça, 15 yıl önce Uğur Mumcu’nun ardından çoğalan kalabalığa dönüyoruz yüzümüzü ve onun anlattıklarına; gerçeklere, bugünlere, yarınlara… Verilen sözler, edilen yeminler omuzlarımıza biniyor. Bugün yemin eden ve söz verenler karşımızda bitiyor: Yalanı “gerçek” diye anlatan, kalemini yalanla “gerçek” kılanlar.
Umutsuz muyuz? Yılgın mıyız? Olmamalıyız. Ama yalanların peşinden gidip, olanı biteni görmek istemeyenler karşısında yalnızlaşıyoruz. Şimdilik hepsi bu….
(*) Cumhuriyet, 24.01.2008
Ali BULUNMAZ
Uğur Mumcu 9 Aralık 1974’te, Yeni Ortam’daki “Sorumlu Olmak” başlıklı yazısında, sorumluluk bilinci zayıf toplumlarda “suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur” diyordu. Yazısının son cümlesi ise “önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir ‘mezar taşı’ suskunluk simgesi olmamasıdır” idi.
Şimdilerde sorumluluk bilincinden uzak suskunlar karşısında yalnızlaşıyoruz sanki. Kendinden ıraktakiler, susmanın adını bazen “özgürlük” bazen de “mutluluk” koyuyor. Cemaatleşerek ve birey olmaktan uzaklaşıp ümmete evrilerek, “huzur” ve “istikrarı” yakalayanların yanında, seslerini duyurmaya çabalayanların önüne engeller dikiliyor.
Durmadan dönüp değişmek; ne oldum deliliğinin boyunduruğu altında günden güne kişiliksizleşip silikleşmek yaşamak mıdır? Olup bitene ses çıkar(a)maz hale gelenler, alışmaya başlamadı mı buna? Alışkanlıklar, sorup sorgulamaya karşı bir duvar örmüyor mu? “Boş ver gitsin” denmiyor mu sonra? Sıtkı sıyrılanlar unutmaya yeltenip, en sonunda bilinçli bir terk edişe yönelmiyor mu?
Gözlerin içine bakılarak söylenen yalanları, “gerçek” diye adlandırma kolaycılığı değil mi kimilerine “mutluluk” veren? Kılını kıpırdatmayan o kitlenin dilinden, “hamdolsun” ve “çok şükür” nidaları dökülmüyor mu? Ağızlardan bunlar çıkıyor, kalemler bunu yazıyor çoğunlukla. Ama varolan soruşturulup, tüm çıplaklığıyla ortada duran eleştirildiğinde, aforoz ediciler görevini kuşanıyor hemen. Suçlamalar ve “her şey yolunda doludizgin gidiyor” telkiniyle kovuşturmalar başlıyor.
Kervan yürüyor, yolsuzluk yol oluyor; vurgunun adı “istikrar”, cemaatleşmeninki ise “demokrasi.” Yalnızlaştığımızı hissettikçe, “renksiz” ve “ak” olanlara inat, onurlu kalemleri özlüyoruz. Hemen yanı başımızda bir dost ses, Behçet Aysan’ın sesi, yaşananların farkında olmayanları uyarıyor:
“Sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler / yalan her şey gibi aşklarınız da / yaşamı ölüm diye anlatıyorlar size / yalanı gerçek diye.”
Yalnızlaştıkça, 15 yıl önce Uğur Mumcu’nun ardından çoğalan kalabalığa dönüyoruz yüzümüzü ve onun anlattıklarına; gerçeklere, bugünlere, yarınlara… Verilen sözler, edilen yeminler omuzlarımıza biniyor. Bugün yemin eden ve söz verenler karşımızda bitiyor: Yalanı “gerçek” diye anlatan, kalemini yalanla “gerçek” kılanlar.
Umutsuz muyuz? Yılgın mıyız? Olmamalıyız. Ama yalanların peşinden gidip, olanı biteni görmek istemeyenler karşısında yalnızlaşıyoruz. Şimdilik hepsi bu….
(*) Cumhuriyet, 24.01.2008
23 Ocak 2008 Çarşamba
TÜRBAN VE SIKMABAŞ TARTIŞMASININ NEDENİ NE?
ALİ BULUNMAZ
Başbakan Madrid’de türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti.
Buna Yargıtay ve Danıştay’dan uyarı geldi. Uyarılar dikkate alınmadığı gibi Başbakan, AKP’nin İstanbul’daki kadın kolları toplantısında yargıya verdi veriştirdi.
Tayyip Erdoğan’a göre “yargı yerini bilmeli.” Bir başka deyişle “haddini.” Bu jargona Türkiye alıştı ne yazık ki. Ülkeyi buna AKP alıştırdı.
AKP’nin eylemlerine dönük övgü geldiğinde bunun adı “demokrasi” oluyor. Yok eğer olumsuz eleştiriler yöneltilirse, iş “herkes haddini yerini bilsin”e dönüyor.
***
Başbakan yargıya nerede sert çıktı? Salonun ezici çoğunluğunun sıkmabaşlı olduğu AKP kadın kolları toplantısında. Başbakanın arkasındaki masada da sıkmabaşlı kadınlar oturuyordu. Türban ve sıkmabaş, bu toplantıda yine “başörtüsü” olarak adlandırıldı, “vatandaşın bireysel tercihi; din ve vicdan özgürlüğü" biçiminde nitelendi. Bunlar önemli ayrıntılar.
AKP gerçek yüzünü gösteriyor. Kadın üzerinden, türban ve sıkmabaş destekli politikasını kuvvetlendiriyor.
AKP’nin kadını örtülere bezeyen zihniyeti şimdi sesini daha güçlü çıkarıyor. “Dinin gereği” tezi ile “normal” hale getirilmeye çalışılan türban ve sıkmabaş ile tabana “özgürlükler kısıtlanıyor, bakın bunun çözümü için çalışıyoruz” deniyor. Bu arada yargıya edilmedik laf bırakılmayarak, gerilim siyaseti doruklara çıkarılıyor.
AKP, kendisine yönelik her eleştiriye fazlasıyla içerliyor, bu da iktidarın “demokrasi”den neyi anladığını gösteriyor.
İktidar, siyasi simge türban ile sıkmabaş ve dolayısıyla kadınlar üzerinden siyaset geliştirmeye iyiden iyiye hız verdi. Neden?
Sakın yaklaşan bir krize bahaneler hazırlanmaya çalışılıyor, yerel seçimler için propaganda malzemesi toplanmaya çabalanıyor ya da yargının uyarılarından hareketle yeni bir “mazlum” ve “mağdur” siyaseti geliştiriliyor olmasın?
Bunun yanında hazırlanan turuncu-turkuvaz sivil darbe Anayasası’na “türban özgürlüğünün” yerleştirilmesi adına, kamuoyu yaratılmak isteniyor olabilir mi?
Alevlendirilen türban ve sıkmabaş tartışmasının altında yatan neden-nedenler acaba hangisi veya hangileri?
ALİ BULUNMAZ
Başbakan Madrid’de türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti.
Buna Yargıtay ve Danıştay’dan uyarı geldi. Uyarılar dikkate alınmadığı gibi Başbakan, AKP’nin İstanbul’daki kadın kolları toplantısında yargıya verdi veriştirdi.
Tayyip Erdoğan’a göre “yargı yerini bilmeli.” Bir başka deyişle “haddini.” Bu jargona Türkiye alıştı ne yazık ki. Ülkeyi buna AKP alıştırdı.
AKP’nin eylemlerine dönük övgü geldiğinde bunun adı “demokrasi” oluyor. Yok eğer olumsuz eleştiriler yöneltilirse, iş “herkes haddini yerini bilsin”e dönüyor.
***
Başbakan yargıya nerede sert çıktı? Salonun ezici çoğunluğunun sıkmabaşlı olduğu AKP kadın kolları toplantısında. Başbakanın arkasındaki masada da sıkmabaşlı kadınlar oturuyordu. Türban ve sıkmabaş, bu toplantıda yine “başörtüsü” olarak adlandırıldı, “vatandaşın bireysel tercihi; din ve vicdan özgürlüğü" biçiminde nitelendi. Bunlar önemli ayrıntılar.
AKP gerçek yüzünü gösteriyor. Kadın üzerinden, türban ve sıkmabaş destekli politikasını kuvvetlendiriyor.
AKP’nin kadını örtülere bezeyen zihniyeti şimdi sesini daha güçlü çıkarıyor. “Dinin gereği” tezi ile “normal” hale getirilmeye çalışılan türban ve sıkmabaş ile tabana “özgürlükler kısıtlanıyor, bakın bunun çözümü için çalışıyoruz” deniyor. Bu arada yargıya edilmedik laf bırakılmayarak, gerilim siyaseti doruklara çıkarılıyor.
AKP, kendisine yönelik her eleştiriye fazlasıyla içerliyor, bu da iktidarın “demokrasi”den neyi anladığını gösteriyor.
İktidar, siyasi simge türban ile sıkmabaş ve dolayısıyla kadınlar üzerinden siyaset geliştirmeye iyiden iyiye hız verdi. Neden?
Sakın yaklaşan bir krize bahaneler hazırlanmaya çalışılıyor, yerel seçimler için propaganda malzemesi toplanmaya çabalanıyor ya da yargının uyarılarından hareketle yeni bir “mazlum” ve “mağdur” siyaseti geliştiriliyor olmasın?
Bunun yanında hazırlanan turuncu-turkuvaz sivil darbe Anayasası’na “türban özgürlüğünün” yerleştirilmesi adına, kamuoyu yaratılmak isteniyor olabilir mi?
Alevlendirilen türban ve sıkmabaş tartışmasının altında yatan neden-nedenler acaba hangisi veya hangileri?
21 Ocak 2008 Pazartesi
HESAP, KİTAP VE ORTAKLIK…
ALİ BULUNMAZ
Önceleri ne deniyordu? “Türban –‘başörtüsü’- siyasi simge değil, dinin gereğidir.”
Tayyip Erdoğan, Madrid’de Medeniyetler İttifakı toplantısı arifesinde, İspanyol gazetecinin sorusuna verdiği “velev ki türban siyasi simgedir, bunu yasaklayabilir misiniz, bu yasak dünyanın neresinde var?” biçimindeki yanıtla, türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti bir bakıma.
“Dini gerekçe” ile sıkmabaşa bürünenler, bir anda lafı nereye döndüreceğini bilemedi.
Tayyip Erdoğan’ın “yeni Anayasayı beklemeye gerek yok, ‘türban yasağını’ bir cümleyle çözeriz” ifadesini, hem tabana selam göndermek hem de AKP’den rol çalıp, “türban sorununu” çözmek için adım atan biziz deme adına MHP, o bir cümleyi çabucak gündeme getirdi.
MHP, Anayasanın 10. maddesini “devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetinin sunulmasında ve bu hizmetlerden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” şeklinde değiştirilmesini önerdi.
Dolayısıyla bu değişiklik, hizmet alanın da verenin de siyasi simge türbanı kullanabilmesinin önünü açacak nitelikte.
22 Temmuz öncesi, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini eleştiren ve alanlarda iktidara çatan MHP, Ağustos ayında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını meşrulaştırdı. AKP, MHP sayesinde birinci tur seçimin yapılabilmesi için gerekli toplantı yeter sayısına, 367’ye rahatlıkla ulaştı. Şimdi AKP ile MHP türban konusunda da aynı kulvarda.
Yargıtay ve Danıştay’ın uyarılarını dikkate almama yolunu seçen AKP’yle türban ortaklığı kurmaya yönelen ve bu “soruna” çözüm üreten taraf olmanın hesabını yapan MHP, Türkiye’yi hangi yola sokacağının farkında mı?
Devlet adamlığı, uzak görüşlülüğü gerektirir. O uzak görüşlülük, Türkiye'de bugün siyasetçilerin kaçında var?
ALİ BULUNMAZ
Önceleri ne deniyordu? “Türban –‘başörtüsü’- siyasi simge değil, dinin gereğidir.”
Tayyip Erdoğan, Madrid’de Medeniyetler İttifakı toplantısı arifesinde, İspanyol gazetecinin sorusuna verdiği “velev ki türban siyasi simgedir, bunu yasaklayabilir misiniz, bu yasak dünyanın neresinde var?” biçimindeki yanıtla, türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti bir bakıma.
“Dini gerekçe” ile sıkmabaşa bürünenler, bir anda lafı nereye döndüreceğini bilemedi.
Tayyip Erdoğan’ın “yeni Anayasayı beklemeye gerek yok, ‘türban yasağını’ bir cümleyle çözeriz” ifadesini, hem tabana selam göndermek hem de AKP’den rol çalıp, “türban sorununu” çözmek için adım atan biziz deme adına MHP, o bir cümleyi çabucak gündeme getirdi.
MHP, Anayasanın 10. maddesini “devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetinin sunulmasında ve bu hizmetlerden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” şeklinde değiştirilmesini önerdi.
Dolayısıyla bu değişiklik, hizmet alanın da verenin de siyasi simge türbanı kullanabilmesinin önünü açacak nitelikte.
22 Temmuz öncesi, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini eleştiren ve alanlarda iktidara çatan MHP, Ağustos ayında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını meşrulaştırdı. AKP, MHP sayesinde birinci tur seçimin yapılabilmesi için gerekli toplantı yeter sayısına, 367’ye rahatlıkla ulaştı. Şimdi AKP ile MHP türban konusunda da aynı kulvarda.
Yargıtay ve Danıştay’ın uyarılarını dikkate almama yolunu seçen AKP’yle türban ortaklığı kurmaya yönelen ve bu “soruna” çözüm üreten taraf olmanın hesabını yapan MHP, Türkiye’yi hangi yola sokacağının farkında mı?
Devlet adamlığı, uzak görüşlülüğü gerektirir. O uzak görüşlülük, Türkiye'de bugün siyasetçilerin kaçında var?
18 Ocak 2008 Cuma
TÜRBAN NEYİ SİMGELİYOR? (*)
Ali BULUNMAZ
Türban tartışması Avrupa’da alevlenmeye başladı. Almanya’da “uyum” için türban takılmaması gerektiği belirtiliyor, İngiltere ve Fransa’da kamu kuruluşlarında veya okullarda başta türban olmak üzere, dini sembollerin kullanılması yasaklanıyor. Bu tartışma Türkiye’de ise yıllardır yaşanıyor. Ancak bunun nedenlerini Avrupa’daki uyum gerekçesi ile karıştırmamak gerek.
Türkiye’de bir kesim, “türbanın kadını özgürleştirdiğini” savunuyor; üstelik bu savunu, genelde erkekler tarafından gerçekleştiriliyor ve sıkmabaş kadınlar da bu savunuya büyük destek veriyor. Bir diğer kesim, türbanın siyasal bir simge olduğunu ifade ediyor ve kamu kurum ve kuruluşlarında kullanılmaması yönünde görüş bildiriyor.
İlk görüş “doğru.” Çünkü kadını ikinci sınıf insan sayan bu yaklaşım, kadının sokağa çıkabilme şartı olarak “örtünmeyi” getiriyor. Bir diğer ifadeyle tesettüre bürünen kadın, “sosyalleşebilmesinin” koşulu olarak türbanı savunuyor. Örtünme aynı zamanda, bir kadının kendisi gibi türban takan diğer kadınlar arasında “dayanışmanın” oluşmasını sağlıyor. Ancak buradaki sorun, dini görüşler nedeniyle örtündüklerini belirten kadınlar, dinde tesettüre bürünme veya türban takma gibi bir şartın bulunmadığını; bunun din “yorumcularının” ve sömürücülerinin yarattıkları “geleneklerden” ve uygulayagelişlerden kaynaklandığını kabul etmek istemiyor. Çünkü kadınlar bu uygulanagelişlerin, kendilerini edilgin kılan yönüne değil; “özgürleştirme” yönüne vurgu yapmayı tercih ediyor veya etmeleri isteniyor.
“Türban yasağı kaldırılsın” ya da “zulüm devam ediyor” gibi sloganlarla sokaklara dökülenler veya üniversite yollarını aşındıranlar, sanki türban tüm yaşamda yasakmış / şimdilerde Tunus’takine benzer şekilde yasaklanıyor gibi bir hava estirmeye çalışıyor. Buna kimi “özgürlük” ve “demokrasi” savunucuları da katılıyor. Bu kişiler dincilerle birlikte “laiklik adına (ki başörtüsü demeyi tercih ediyorlar) türbanın yasaklanması, kişi hak ve özgürlüklerine aykırıdır” ifadesini dillendiriyor. Bu söylem komik olmakla beraber düşündürücü de. Komik çünkü, türban takan kadınlarımızın ve genç kızlarımızın sayısında hızlı bir artış bulunmakta; kimse türbanlılara, örtünenlerin örtünmeyenlere yaptığı gibi “neden” diye sormamaktadır. Düşündürücüdür çünkü sanki laiklik insanların inanç özgürlüklerini engelliyormuş gibi bir noktaya gelinmektedir. Oysa laiklik, inançlardan doğan hiçbir hak ve özgürlüğü yasaklamadığı gibi, tüm inananların ya da inançsızların hak ve özgürlüklerini kollamaktadır.
Ancak bunu başka yerlere götürüp, türbanı “özgürlükle” eşdeğer görmek ve laikliğin hak ve özgürlükleri engellediğini ileri sürmek, en sonunda da “1930’lardan kalma” olduğu ifade edilen laikliği savunmanın, “asıl irtica” biçiminde yorumlamak yalnızca konuyu saptırmak, demagoji yapmaktır.
Kimi müsteşarların “Cumhuriyetin modasının geçtiğini, İslam devleti kurulması gerektiğini” düşündükleri ve kimsenin inancına kimsenin karışmadığı, ama karışıyormuş izlenimi yaratılan bir ortamda türban; Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, YÖK, Danıştay ve Üniversitelerle beraber birçok çağdaş kurumu ve cemaatleştirilmeye çalışılan toplumun tamamını “fethetmeye” yönelen zihniyetin kullandığı siyasal simgeden başka bir şey değildir. Türbanı “moda” sayanlar veya “yerel giysi” gibi gösterip, başörtüsüne dönüştüren söylemi geliştirenler kavram kargaşasından yararlanmaya çabalıyor.
(*) 27.10.2006, Cumhuriyet
Ali BULUNMAZ
Türban tartışması Avrupa’da alevlenmeye başladı. Almanya’da “uyum” için türban takılmaması gerektiği belirtiliyor, İngiltere ve Fransa’da kamu kuruluşlarında veya okullarda başta türban olmak üzere, dini sembollerin kullanılması yasaklanıyor. Bu tartışma Türkiye’de ise yıllardır yaşanıyor. Ancak bunun nedenlerini Avrupa’daki uyum gerekçesi ile karıştırmamak gerek.
Türkiye’de bir kesim, “türbanın kadını özgürleştirdiğini” savunuyor; üstelik bu savunu, genelde erkekler tarafından gerçekleştiriliyor ve sıkmabaş kadınlar da bu savunuya büyük destek veriyor. Bir diğer kesim, türbanın siyasal bir simge olduğunu ifade ediyor ve kamu kurum ve kuruluşlarında kullanılmaması yönünde görüş bildiriyor.
İlk görüş “doğru.” Çünkü kadını ikinci sınıf insan sayan bu yaklaşım, kadının sokağa çıkabilme şartı olarak “örtünmeyi” getiriyor. Bir diğer ifadeyle tesettüre bürünen kadın, “sosyalleşebilmesinin” koşulu olarak türbanı savunuyor. Örtünme aynı zamanda, bir kadının kendisi gibi türban takan diğer kadınlar arasında “dayanışmanın” oluşmasını sağlıyor. Ancak buradaki sorun, dini görüşler nedeniyle örtündüklerini belirten kadınlar, dinde tesettüre bürünme veya türban takma gibi bir şartın bulunmadığını; bunun din “yorumcularının” ve sömürücülerinin yarattıkları “geleneklerden” ve uygulayagelişlerden kaynaklandığını kabul etmek istemiyor. Çünkü kadınlar bu uygulanagelişlerin, kendilerini edilgin kılan yönüne değil; “özgürleştirme” yönüne vurgu yapmayı tercih ediyor veya etmeleri isteniyor.
“Türban yasağı kaldırılsın” ya da “zulüm devam ediyor” gibi sloganlarla sokaklara dökülenler veya üniversite yollarını aşındıranlar, sanki türban tüm yaşamda yasakmış / şimdilerde Tunus’takine benzer şekilde yasaklanıyor gibi bir hava estirmeye çalışıyor. Buna kimi “özgürlük” ve “demokrasi” savunucuları da katılıyor. Bu kişiler dincilerle birlikte “laiklik adına (ki başörtüsü demeyi tercih ediyorlar) türbanın yasaklanması, kişi hak ve özgürlüklerine aykırıdır” ifadesini dillendiriyor. Bu söylem komik olmakla beraber düşündürücü de. Komik çünkü, türban takan kadınlarımızın ve genç kızlarımızın sayısında hızlı bir artış bulunmakta; kimse türbanlılara, örtünenlerin örtünmeyenlere yaptığı gibi “neden” diye sormamaktadır. Düşündürücüdür çünkü sanki laiklik insanların inanç özgürlüklerini engelliyormuş gibi bir noktaya gelinmektedir. Oysa laiklik, inançlardan doğan hiçbir hak ve özgürlüğü yasaklamadığı gibi, tüm inananların ya da inançsızların hak ve özgürlüklerini kollamaktadır.
Ancak bunu başka yerlere götürüp, türbanı “özgürlükle” eşdeğer görmek ve laikliğin hak ve özgürlükleri engellediğini ileri sürmek, en sonunda da “1930’lardan kalma” olduğu ifade edilen laikliği savunmanın, “asıl irtica” biçiminde yorumlamak yalnızca konuyu saptırmak, demagoji yapmaktır.
Kimi müsteşarların “Cumhuriyetin modasının geçtiğini, İslam devleti kurulması gerektiğini” düşündükleri ve kimsenin inancına kimsenin karışmadığı, ama karışıyormuş izlenimi yaratılan bir ortamda türban; Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, YÖK, Danıştay ve Üniversitelerle beraber birçok çağdaş kurumu ve cemaatleştirilmeye çalışılan toplumun tamamını “fethetmeye” yönelen zihniyetin kullandığı siyasal simgeden başka bir şey değildir. Türbanı “moda” sayanlar veya “yerel giysi” gibi gösterip, başörtüsüne dönüştüren söylemi geliştirenler kavram kargaşasından yararlanmaya çabalıyor.
(*) 27.10.2006, Cumhuriyet
16 Ocak 2008 Çarşamba
GAZETECİLİK OYNAMAK
ALİ BULUNMAZ
Soru sormak, insanı insan yapan özniteliklerin başında geliyor. Soru olmadığında ortaya çıkan sonuç ise inanma.
Ardından inanma, bilme veya bilginin yerine geçiveriyor. Bir başka deyişle, bildiğini sanmak, “bilmekle” veya “bilgiyle” eşleştiriliyor. Tehlikeli bir yarı cahillikten öte bir şey değil bu.
Tehlikeli, çünkü yaratabileceği etki, ulaştırabileceği vargı yanıltıcı. “Evet, böyle”, “tamam anlaşıldı” gibi sözlerle, defter ve hesap kapatılabilir. Güncel deyişle, büyük fotoğraf görülmez olur.
Bunu engellemenin tek bir yolu var, o da sormak.
Örneğin gazeteci, sorumluluğunun gereğini yerine getirerek eldeki belge ve verileri değerlendirip, önce kendine, ardından ilgili kişi, kurum ve kuruluşlara; yetkililere sorusunu yöneltmeli, değil mi?
Anlık heyecanlar ve hezeyanların önü bu şekilde alınabilir, değil mi?
Sorunun yanıtını bulmak, bulmaya çabalamak ayrı bir zahmet olsa da, edinilen bilgiyi fikre dönüştürme aşaması, aynı derecede önemli.
Bilgisizlik suç değil, bilgisizlikten doğan cahillik de. Asıl tartışılması ve yok edilmesi gereken, bilgi sanılanın doğurduğu ve heyecanla, etten önce çömleğe düşmenin yarattığı yarı cahillik durumu. Her insan için acıklı bir görüntü verse de, gazeteci adına daha da katlanılmaz ve affedilmez bir sorumsuzluk bu.
Böylesine bir durumu, zaman ayırıp sorgulamak bile cesaret ister. Hele bugün.
Kendini iktidarın boyunduruğu altına, bilerek ve isteyerek sokan medyanın, sorumlu ve tarafsız (gerçek demokrasi ve aydınlanmadan taraf olan) basına saldırması; ondan hoşnut olmaması, bu düşünme tembelliğinin ya da bilip de bilmezlikten gelmenin doğal bir sonucu. Otosansür, dayatmalara boyun eğme, çarpık ve karmaşık ekonomik ilişkilerin nesnesi olma da bunun köpüğü.
Asıl işlevini (bir anlamda sorma ve sorgulama; araştırma yetisini) kaybeden “gazetecilerin” yaptığı ise yalnızca oyun oynamak.
Yani cambazlık…
ALİ BULUNMAZ
Soru sormak, insanı insan yapan özniteliklerin başında geliyor. Soru olmadığında ortaya çıkan sonuç ise inanma.
Ardından inanma, bilme veya bilginin yerine geçiveriyor. Bir başka deyişle, bildiğini sanmak, “bilmekle” veya “bilgiyle” eşleştiriliyor. Tehlikeli bir yarı cahillikten öte bir şey değil bu.
Tehlikeli, çünkü yaratabileceği etki, ulaştırabileceği vargı yanıltıcı. “Evet, böyle”, “tamam anlaşıldı” gibi sözlerle, defter ve hesap kapatılabilir. Güncel deyişle, büyük fotoğraf görülmez olur.
Bunu engellemenin tek bir yolu var, o da sormak.
Örneğin gazeteci, sorumluluğunun gereğini yerine getirerek eldeki belge ve verileri değerlendirip, önce kendine, ardından ilgili kişi, kurum ve kuruluşlara; yetkililere sorusunu yöneltmeli, değil mi?
Anlık heyecanlar ve hezeyanların önü bu şekilde alınabilir, değil mi?
Sorunun yanıtını bulmak, bulmaya çabalamak ayrı bir zahmet olsa da, edinilen bilgiyi fikre dönüştürme aşaması, aynı derecede önemli.
Bilgisizlik suç değil, bilgisizlikten doğan cahillik de. Asıl tartışılması ve yok edilmesi gereken, bilgi sanılanın doğurduğu ve heyecanla, etten önce çömleğe düşmenin yarattığı yarı cahillik durumu. Her insan için acıklı bir görüntü verse de, gazeteci adına daha da katlanılmaz ve affedilmez bir sorumsuzluk bu.
Böylesine bir durumu, zaman ayırıp sorgulamak bile cesaret ister. Hele bugün.
Kendini iktidarın boyunduruğu altına, bilerek ve isteyerek sokan medyanın, sorumlu ve tarafsız (gerçek demokrasi ve aydınlanmadan taraf olan) basına saldırması; ondan hoşnut olmaması, bu düşünme tembelliğinin ya da bilip de bilmezlikten gelmenin doğal bir sonucu. Otosansür, dayatmalara boyun eğme, çarpık ve karmaşık ekonomik ilişkilerin nesnesi olma da bunun köpüğü.
Asıl işlevini (bir anlamda sorma ve sorgulama; araştırma yetisini) kaybeden “gazetecilerin” yaptığı ise yalnızca oyun oynamak.
Yani cambazlık…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)