PARANOYA! (*)
Ali BULUNMAZ
Lütfen şu "eski" ve "içi geçmiş" söylemleri bırakalım! Artık eski "korku" ve "kaygılarımızdan" sıyrılmanın zamanı geldi, öyle değil mi?
Örneğin "ülke bölünecek" şeklinde "hezeyanlar" yankılanıyor dört bir tarafta. "Korku" pompalanıyor. "Yeni" anayasa ile federasyonun yolunun açıldığını, etnik bölücülüğün gemi azıya aldığını söyleyenler; çözüm için "genel af" , "eve dönüş" formülünden bahsedenler var. "Eyvah, Kürt-İslam sentezi yaratılmaya çalışılıyor" diye "boş yere" endişelenenler var.
"Tutturmuşuz laik Cumhuriyet elden gidiyor" diye! Ne gerek var şimdi "yersiz korkularla" ortalığı bulandırmaya? Yapılan bir ankette, araştırmaya katılan öğretmen adaylarının yarısının "bilimin çözemediğini din çözer" şeklinde "fikrini" ortaya koyması, "ulemaya sorulsun" anlayışıyla koşutluk içinde değil mi? İmam hatipli kız öğrencilere ayrılan belediye otobüsleri, türbanlı genç kızın internette vergi reklamında boy göstermesi tuhaf bir durum mu? Elbette hayır. Hiç kimse telaşlanmasın!
Neden rahatsızız? Ülkedeki "özgürlük", "demokrasi" ve "istikrar" ortamından hoşnut değil miyiz? Turuncu-turkuvaz "yeni" anayasa, turkuvaz milli takım forması, türbanlıların sayısının artması, tarikat-cemaat örgütlenmelerinin hemen her alanda iktidar kurması, Türk-İş'in hükümetle uyumlu çalışacak olması, YÖK'ün ve dolayısıyla üniversitelerin "yasakçı" zihniyetten "nihayet" uzaklaşmaya başlaması ve yargının iktidara bağlanmaya çalışılmasından neden memnuniyetsizlik duyuyoruz? Laik, aydınlanmacı, Cumhuriyet kazanımlarına bağlı bireyler olarak din devleti, bölücülük, AB-ABD, "ılımlı" İslam, ikinci cumhuriyet gibi tehlikeler yaratıyoruz kendi kendimize. "Herkesin" gördüğü "huzur" , "refah" ve "istikrar" ortamını neden bir türlü fark edemiyoruz?
Öyle ki, iktidarın kotardığı her şeyde bir art niyet aramaya alıştırmışız kendimizi!
Yoksa paranoyak mıyız?
(*) Cumhuriyet, 19.12.2007
31 Aralık 2007 Pazartesi
28 Aralık 2007 Cuma
DEMOKRASİ Mİ İMAMOKRASİ Mİ?
ALİ BULUNMAZ
İmamlık, 2007’den 2008’e geçmeye hazırlanan ve 21. yüzyılı yaşayan Türkiye’de gözde bir meslek. Her kapıyı açan bir anahtar, tüm kadrolara atanmak için liyakatten de öte bir kartvizit konumunda. AKP de, kendi hesaplaşma harekatında imamları kullanarak, bir anlamda geçmişin acısını çıkarıyor. Buna her gün yeni bir örnek ekleniyor.
Mesela Güneydoğu’da, PKK ile mücadele için hazırlanan “çözüm paketinde”, teröristleri dağdan indirmek adına imamlardan yararlanılacak olması, kimi şüpheler doğuruyor. Teröristi teslim olmaya yöneltecek “akil adamlar” (muhtar, öğretmen, imam, jandarma) makyajıyla bölgede aslında imamların; kimi cemaat ve tarikatlara üye imamların etkinliğinin arttırılmasının yolu açılıyor.
Şu anda Güneydoğu’da yükselişteki güçler, Fethullah Gülen cemaati ve Hizbullah değil mi? Terörle mücadele ve teröristi dağdan indirmede kullanılacak imamların, bu cemaat ve örgütle bağlantısı olmadığının / olmayacağının güvencesini kim verebilir?
Güneydoğu’da ve Kuzey Irak’ta, özellikle Gülen cemaatinin faaliyetleri biliniyor. Yatırım, inşaat ve eğitim alanında piyasayı ele geçirmiş durumdalar. Burada AKP’nin “çözüm paketi” bağlamında Gülen cemaatine yakın, hatta onun içinde yer alan imamlar kullanılabilir mi? Bu, büyük ve atlanmaması gereken bir olasılık. Daha önce PKK’ye karşı Hizbullah formülü denenmişti, sonuçlar ortada. Yerel seçimler yaklaşırken şimdi yine teröre karşı din kartı, imamlar aracılığıyla oynanacak gibi görünüyor.
***
AKP’nin imam atamaları ve imamları çeşitli görevlere getirme anlayışı bununla sınırlı değil. “AB mevzuatı esas alınarak”, tıbbi ürünlerin klinik araştırmaları sırasında hasta haklarının korunması ile görevli etik kurullara da imamlar ve din adamlarının girişinin önünde herhangi bir engel kalmıyor.
Bu ne demek? Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Müdürü Mahmut Tokaç’a göre “olaya yalnızca bilimsel gözle bakmamak”, dolayısıyla bilimsel bir kurul oluşturmamak. Çünkü işin içinde “etik” var ve bu, konunun din tarafına çekilmesine kapı aralamaya yetiyor! Tokaç’a göre “din adamları ve imamların kurula girmesi, fetva makamı oluşturmayacak”, çünkü böyle yapılandırılmış bir kurul, olaya “sivil vatandaş” gözüyle bakacak!
Bu arada imamların RTÜK’te de işbaşında olduğunu ve kurumun hazırladığı yasa taslağında “yayınların edebe aykırı olmaması ve müstehcenlik içermemesi” hükmünün yer aldığını da unutmamak gerek. Acaba “müstehcenliği” ve “edebe aykırılığı” kim belirleyecek? Bunun ölçütlerini kim koyacak? Türkiye iyiden iyiye kıskaca alınıyor.
“Mikrofaşizm” kavramıyla gündeme gelip, “Türkiye Araplaşıyor” diyen Şahin Filiz ve “Ortaçağ karanlığı” belirlemesiyle dinci-AKP yandaşı çevrelerden tepki toplayan Fazıl Say haklı değil mi?
Türkiye’de demokrasi yerine; üstelik onu kullanıp yandaş demokrasisi haline getirerek, taptaze ve kuşatıcı bir imamokrasi yerleştirilmeye çalışılmıyor mu?
ALİ BULUNMAZ
İmamlık, 2007’den 2008’e geçmeye hazırlanan ve 21. yüzyılı yaşayan Türkiye’de gözde bir meslek. Her kapıyı açan bir anahtar, tüm kadrolara atanmak için liyakatten de öte bir kartvizit konumunda. AKP de, kendi hesaplaşma harekatında imamları kullanarak, bir anlamda geçmişin acısını çıkarıyor. Buna her gün yeni bir örnek ekleniyor.
Mesela Güneydoğu’da, PKK ile mücadele için hazırlanan “çözüm paketinde”, teröristleri dağdan indirmek adına imamlardan yararlanılacak olması, kimi şüpheler doğuruyor. Teröristi teslim olmaya yöneltecek “akil adamlar” (muhtar, öğretmen, imam, jandarma) makyajıyla bölgede aslında imamların; kimi cemaat ve tarikatlara üye imamların etkinliğinin arttırılmasının yolu açılıyor.
Şu anda Güneydoğu’da yükselişteki güçler, Fethullah Gülen cemaati ve Hizbullah değil mi? Terörle mücadele ve teröristi dağdan indirmede kullanılacak imamların, bu cemaat ve örgütle bağlantısı olmadığının / olmayacağının güvencesini kim verebilir?
Güneydoğu’da ve Kuzey Irak’ta, özellikle Gülen cemaatinin faaliyetleri biliniyor. Yatırım, inşaat ve eğitim alanında piyasayı ele geçirmiş durumdalar. Burada AKP’nin “çözüm paketi” bağlamında Gülen cemaatine yakın, hatta onun içinde yer alan imamlar kullanılabilir mi? Bu, büyük ve atlanmaması gereken bir olasılık. Daha önce PKK’ye karşı Hizbullah formülü denenmişti, sonuçlar ortada. Yerel seçimler yaklaşırken şimdi yine teröre karşı din kartı, imamlar aracılığıyla oynanacak gibi görünüyor.
***
AKP’nin imam atamaları ve imamları çeşitli görevlere getirme anlayışı bununla sınırlı değil. “AB mevzuatı esas alınarak”, tıbbi ürünlerin klinik araştırmaları sırasında hasta haklarının korunması ile görevli etik kurullara da imamlar ve din adamlarının girişinin önünde herhangi bir engel kalmıyor.
Bu ne demek? Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Müdürü Mahmut Tokaç’a göre “olaya yalnızca bilimsel gözle bakmamak”, dolayısıyla bilimsel bir kurul oluşturmamak. Çünkü işin içinde “etik” var ve bu, konunun din tarafına çekilmesine kapı aralamaya yetiyor! Tokaç’a göre “din adamları ve imamların kurula girmesi, fetva makamı oluşturmayacak”, çünkü böyle yapılandırılmış bir kurul, olaya “sivil vatandaş” gözüyle bakacak!
Bu arada imamların RTÜK’te de işbaşında olduğunu ve kurumun hazırladığı yasa taslağında “yayınların edebe aykırı olmaması ve müstehcenlik içermemesi” hükmünün yer aldığını da unutmamak gerek. Acaba “müstehcenliği” ve “edebe aykırılığı” kim belirleyecek? Bunun ölçütlerini kim koyacak? Türkiye iyiden iyiye kıskaca alınıyor.
“Mikrofaşizm” kavramıyla gündeme gelip, “Türkiye Araplaşıyor” diyen Şahin Filiz ve “Ortaçağ karanlığı” belirlemesiyle dinci-AKP yandaşı çevrelerden tepki toplayan Fazıl Say haklı değil mi?
Türkiye’de demokrasi yerine; üstelik onu kullanıp yandaş demokrasisi haline getirerek, taptaze ve kuşatıcı bir imamokrasi yerleştirilmeye çalışılmıyor mu?
26 Aralık 2007 Çarşamba
REKABET HALİNDEKİ TRT…
ALİ BULUNMAZ
TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, görevine atandığında ne demişti: “TRT’yi özel kanallarla rekabet eder hale getireceğim.”
TRT’nin yılbaşı için hazırladığı programa ve katılımcılara ödenecek ücretlere bakıldığında, Şahin’in sözünü tutmak için çabaladığı görülüyor.
TRT’nin yılbaşı programı için Tarkan’a 750 bin dolar ödeyecek olması tartışmalara yol açtı. Tarkan bu iddiayı yalanlayıp, 250 bin dolar alacağını açıkladı.
TRT, bir devlet kurumu. Vatan gazetesinin aktardığı bilgilere göre, kurumun 2007’de beklenen geliri 850 milyar YTL. Vatandaşın elektrik faturalarından ayrılan pay 300 milyar YTL’yi buluyor. TRT’nin bandrol geliri ise 250 milyar YTL’ye ulaşıyor, reklamlar da yaklaşık 35 milyar YTL tutuyor.
Ankara’daki 4262, Ankara dışındaki 2754 kadrolu çalışanına, geçici işçi konumundaki 520 kişiyi eklediğinizde, kurumun toplam personeli 7536’ya ulaşıyor.
Bununla birlikte gelirinin büyük kısmını vergilerden elde eden TRT’de, çalışanların maaşlarını ödemedeki sıkıntı, yolsuzluk ve kimi yapım ile etkinliklere ayrılan yüksek meblağlar, gelinen noktayı / aradaki çelişkiyi / gelir-gider dengesizliğini gözler önüne seriyor. Kurumun zarar ve borçlarının günden güne artması, kimi kuşkuları beraberinde getiriyor.
Haliyle, özel kanallarla rekabet adına Tarkan’a ödenecek 750 ya da 250 bin dolar da, bu durumda tartışma yaratıyor.
ALİ BULUNMAZ
TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, görevine atandığında ne demişti: “TRT’yi özel kanallarla rekabet eder hale getireceğim.”
TRT’nin yılbaşı için hazırladığı programa ve katılımcılara ödenecek ücretlere bakıldığında, Şahin’in sözünü tutmak için çabaladığı görülüyor.
TRT’nin yılbaşı programı için Tarkan’a 750 bin dolar ödeyecek olması tartışmalara yol açtı. Tarkan bu iddiayı yalanlayıp, 250 bin dolar alacağını açıkladı.
TRT, bir devlet kurumu. Vatan gazetesinin aktardığı bilgilere göre, kurumun 2007’de beklenen geliri 850 milyar YTL. Vatandaşın elektrik faturalarından ayrılan pay 300 milyar YTL’yi buluyor. TRT’nin bandrol geliri ise 250 milyar YTL’ye ulaşıyor, reklamlar da yaklaşık 35 milyar YTL tutuyor.
Ankara’daki 4262, Ankara dışındaki 2754 kadrolu çalışanına, geçici işçi konumundaki 520 kişiyi eklediğinizde, kurumun toplam personeli 7536’ya ulaşıyor.
Bununla birlikte gelirinin büyük kısmını vergilerden elde eden TRT’de, çalışanların maaşlarını ödemedeki sıkıntı, yolsuzluk ve kimi yapım ile etkinliklere ayrılan yüksek meblağlar, gelinen noktayı / aradaki çelişkiyi / gelir-gider dengesizliğini gözler önüne seriyor. Kurumun zarar ve borçlarının günden güne artması, kimi kuşkuları beraberinde getiriyor.
Haliyle, özel kanallarla rekabet adına Tarkan’a ödenecek 750 ya da 250 bin dolar da, bu durumda tartışma yaratıyor.
24 Aralık 2007 Pazartesi
“YENİ OSMANLI” BU İŞE NE DİYOR?
ALİ BULUNMAZ
Suudi Arabistan yönetimi, II.Abdülhamit’in 1893’te yaptırdığı misafirhane ve askeri kışla olarak kullanılan tarihi binayı önce yıktı, sonra da alanı otoparka çevirdi.
Daha önce, 1770’te yapılan Ecyad kalesiyle birlikte, Türk evlerini, garları, köprüler ve minareleri yıkan Suudi yönetimi, en son söz konusu binayı ortadan kaldırarak, araziyi gelir getirecek şekilde yapılandırdı.
Ecyad Kalesi’ni yıkarak yerine “Zemzem Tower” adı altında 7 gökdelenden oluşan bir yapı inşa eden Suudi yönetimi, burayı 25 yıl boyunca işletmesi için Usame bin Laden’in ailesini görevlendirdi. Zengin hacılar, buralardan hem Kâbe’yi izliyor hem de kutsal mekânlara karşı namazlarını kılıyor. Osmanlı’dan kalma tarihi yerleri yıkıp, yerine gökdelenler yapan Suudi yönetimi, buralardan milyon dolarlık gelir elde ederek dini ticaretle bütünlüyor.
Geçtiğimiz ay, 10 Kasımda, tüm protokol kuralları hiçe sayılarak, Kral Abdullah’ı ağırlayan “muhafazakâr demokrat Yeni Osmanlılar”, bu ziyaret sırasında, yakın geçmişte yok edilen tarihi mekân ve yapılar ile ilgili olarak Suudi yönetimine herhangi bir eleştiri yöneltti mi?
Kendilerini Osmanlı geçmişiyle yoğuran, buna bağlılıklarını her fırsatta dillendiren “muhafazakâr demokrat”lar neden susuyor?
Benliklerini Osmanlı mirası, zihniyeti ve yaşama biçemiyle özdeşleştirenler, neden Suudi yönetimine, yıkıp yok ettiği tarihi eserlerle ilgili bir tek yergide bulunmuyor?
“Yeni Osmanlı”, Kral’ın bu edimleri hakkında ne düşünüyor?
ALİ BULUNMAZ
Suudi Arabistan yönetimi, II.Abdülhamit’in 1893’te yaptırdığı misafirhane ve askeri kışla olarak kullanılan tarihi binayı önce yıktı, sonra da alanı otoparka çevirdi.
Daha önce, 1770’te yapılan Ecyad kalesiyle birlikte, Türk evlerini, garları, köprüler ve minareleri yıkan Suudi yönetimi, en son söz konusu binayı ortadan kaldırarak, araziyi gelir getirecek şekilde yapılandırdı.
Ecyad Kalesi’ni yıkarak yerine “Zemzem Tower” adı altında 7 gökdelenden oluşan bir yapı inşa eden Suudi yönetimi, burayı 25 yıl boyunca işletmesi için Usame bin Laden’in ailesini görevlendirdi. Zengin hacılar, buralardan hem Kâbe’yi izliyor hem de kutsal mekânlara karşı namazlarını kılıyor. Osmanlı’dan kalma tarihi yerleri yıkıp, yerine gökdelenler yapan Suudi yönetimi, buralardan milyon dolarlık gelir elde ederek dini ticaretle bütünlüyor.
Geçtiğimiz ay, 10 Kasımda, tüm protokol kuralları hiçe sayılarak, Kral Abdullah’ı ağırlayan “muhafazakâr demokrat Yeni Osmanlılar”, bu ziyaret sırasında, yakın geçmişte yok edilen tarihi mekân ve yapılar ile ilgili olarak Suudi yönetimine herhangi bir eleştiri yöneltti mi?
Kendilerini Osmanlı geçmişiyle yoğuran, buna bağlılıklarını her fırsatta dillendiren “muhafazakâr demokrat”lar neden susuyor?
Benliklerini Osmanlı mirası, zihniyeti ve yaşama biçemiyle özdeşleştirenler, neden Suudi yönetimine, yıkıp yok ettiği tarihi eserlerle ilgili bir tek yergide bulunmuyor?
“Yeni Osmanlı”, Kral’ın bu edimleri hakkında ne düşünüyor?
21 Aralık 2007 Cuma
İKTİDAR SEVİCİLERİ
Ali BULUNMAZ
22 Temmuz akşamı, iktidar partisinin balkonundan tüm Türkiye’ye şu sözler duyurulmuştu: “Yalnızca bize oy verenlerin değil; bütün Türkiye’nin iktidarı olacağız, farklılıklarımıza ‘saygılıyız’, kimse kaygılanmasın.”
Bunun neden özel olarak vurgulandığını, şimdilerde daha iyi kavrıyoruz. “Farklılık” denilen şey, bugün iktidar olan “çoğunluğun” partisinin abecesinde tek bir şeye karşılık geliyor: “Bizden olmayanlar”; bir başka deyişle “azınlık.” Yıllarca şimdinin iktidarını “öteki” şeklinde "niteleyenlere" karşı girişilen hesaplaşma siyaseti, günümüzde tüm ağırlıyla varlığını hissettiriyor. Bu da yetmezmiş gibi iktidar sevicileri, kuşatmasını sürdürüyor. Gücün ve güçlü olanın, her yapıp ettiğine şapka çıkaran bu topluluk, iş kendi cenahlarına yönelik haklı eleştiriye geldiğinde kılıcını kalemini kuşanıp taarruza geçmeyi de bir borç biliyor.
Aydın olma duyarlılığı ve sorumluluğunun gereği, yaşananı gözler önüne seren ve sanatıyla da tüm dünyayı fetheden Fazıl Say çıkıp gerçekleri söylediğinde, en tepeden aşağı doğru zincirleme bir tepki geliyor. “Giderse fazla üzülmeyiz” cümlesiyle başlayan bu “eleştiri” seli, yergiden çıkıp; “o zaten iyi bir piyanist değil” ve “sen sanatçısın, işini yap, siyasete bulaşma” uyarısına varan, bir ucubeye dönüşebiliyor. İktidar sevicileri, kılıçtan bozma kalemleri, bu güruhun dışındakiler ise “keskin” ve “derin” bilgileriyle, yükseklerdeki balkona sesini duyurmaya çabalıyor.
Sormadan edemiyor insan: İktidar sevicileri, nasıl oluyor da bu kadar aldanabiliyor? Yasağı, baskıyı, “bizden olmayan gazeteci, sanatçı veya bir başkası gidebilir” anlayışını, “demokrasi” ve “farklılıklara saygı” şeklinde adlandıranların yanında nasıl saf tutabiliyor? Bu efsunun nedeni ve kaynağı ne?
“Ortaçağ karanlığı” sözüne içerleyenler; “gidebilirim” ifadesine, arkasına bile bakmadan okyanus ötesine geçenleri unutarak ve “buyursun gitsin” diyerek alınan, alınıp da saldıranlar ve buna arka çıkan iktidar sevicilerinin, içine sindiremedikleri bir şey mi var? Belki bu gerçek demokrasidir, ne dersiniz?
Ali BULUNMAZ
22 Temmuz akşamı, iktidar partisinin balkonundan tüm Türkiye’ye şu sözler duyurulmuştu: “Yalnızca bize oy verenlerin değil; bütün Türkiye’nin iktidarı olacağız, farklılıklarımıza ‘saygılıyız’, kimse kaygılanmasın.”
Bunun neden özel olarak vurgulandığını, şimdilerde daha iyi kavrıyoruz. “Farklılık” denilen şey, bugün iktidar olan “çoğunluğun” partisinin abecesinde tek bir şeye karşılık geliyor: “Bizden olmayanlar”; bir başka deyişle “azınlık.” Yıllarca şimdinin iktidarını “öteki” şeklinde "niteleyenlere" karşı girişilen hesaplaşma siyaseti, günümüzde tüm ağırlıyla varlığını hissettiriyor. Bu da yetmezmiş gibi iktidar sevicileri, kuşatmasını sürdürüyor. Gücün ve güçlü olanın, her yapıp ettiğine şapka çıkaran bu topluluk, iş kendi cenahlarına yönelik haklı eleştiriye geldiğinde kılıcını kalemini kuşanıp taarruza geçmeyi de bir borç biliyor.
Aydın olma duyarlılığı ve sorumluluğunun gereği, yaşananı gözler önüne seren ve sanatıyla da tüm dünyayı fetheden Fazıl Say çıkıp gerçekleri söylediğinde, en tepeden aşağı doğru zincirleme bir tepki geliyor. “Giderse fazla üzülmeyiz” cümlesiyle başlayan bu “eleştiri” seli, yergiden çıkıp; “o zaten iyi bir piyanist değil” ve “sen sanatçısın, işini yap, siyasete bulaşma” uyarısına varan, bir ucubeye dönüşebiliyor. İktidar sevicileri, kılıçtan bozma kalemleri, bu güruhun dışındakiler ise “keskin” ve “derin” bilgileriyle, yükseklerdeki balkona sesini duyurmaya çabalıyor.
Sormadan edemiyor insan: İktidar sevicileri, nasıl oluyor da bu kadar aldanabiliyor? Yasağı, baskıyı, “bizden olmayan gazeteci, sanatçı veya bir başkası gidebilir” anlayışını, “demokrasi” ve “farklılıklara saygı” şeklinde adlandıranların yanında nasıl saf tutabiliyor? Bu efsunun nedeni ve kaynağı ne?
“Ortaçağ karanlığı” sözüne içerleyenler; “gidebilirim” ifadesine, arkasına bile bakmadan okyanus ötesine geçenleri unutarak ve “buyursun gitsin” diyerek alınan, alınıp da saldıranlar ve buna arka çıkan iktidar sevicilerinin, içine sindiremedikleri bir şey mi var? Belki bu gerçek demokrasidir, ne dersiniz?
19 Aralık 2007 Çarşamba
KANDIRMACA…
ALİ BULUNMAZ
Medyada bir patırtı, bir gürültü. Manşetler birbirinden güzel. Türkiye, Kuzey Irak’ta PKK kamplarını tarumar ediyor(muş).
Aklımızın uçup gittiği günler mi yaşıyoruz? Kuzey Irak’ta egemen güç ABD değil mi? Türkiye 5 Kasım’da, “sınırlı sınır ötesi harekât” için Washington’da izin turlarına çıkmadı mı?
ABD, Ortadoğu’da toplumsal yapıdan haritalara kadar her şeyi değiştirmeye çabalıyor. Petrol başta olmak üzere, tüm yeraltı ve yer üstü kaynaklarını kendisine bağlamaya çalışıyor.
ABD medyası Kuzey Irak’ı nasıl tanımlıyor?: “Irak’taki tek istikrarlı, rüya gibi bir bölge.” Peki, ABD Türkiye’nin PKK’ye yönelik bir harekât kapsamında bölgeye girmesine ne kadar izin verir? İşte şimdi olduğu kadar. “Haberlere” göre ABD, “hava sahasını açmış” ve “istihbaratı paylaşmış.”
ABD, istihbaratı sadece Türkiye ile mi paylaşıyor? Daha doğru deyişle, “istikrarlı bölge”de PKK’yi ama özellikle PJAK’ı kollamıyor mu?
ABD’li yetkililerin, “Türkiye’nin kendi kararı” dediği harekât öncesi, “stratejik ortağımız” tarafından bölgedeki PKK ve PJAK üyelerine istihbarat verilmedi mi?
ABD, Kuzey Irak yönetimini ve Türkiye’yi elinde tutmayı düşünüyor. Çünkü İran’a yönelik bir saldırı ısıtılıyor. Kuzey Irak ve Türkiye, üs olarak kullanılmak isteniyor; ABD ikili oynamaya devam ediyor.
İktidar da bu harekâtı, iç politikaya malzeme yapmayı düşünüyor. Beri yandan da AKP, kendisine Güneydoğu’dan eleştiri gelme olasılığına karşı “asker yetki istedi, biz de verdik” der mi? Neden olmasın!
Daha düne kadar askere demediğini bırakmayan yazılı ve görsel medya, şimdi askere toz kondurmuyor.
Oyun sürüyor…
ALİ BULUNMAZ
Medyada bir patırtı, bir gürültü. Manşetler birbirinden güzel. Türkiye, Kuzey Irak’ta PKK kamplarını tarumar ediyor(muş).
Aklımızın uçup gittiği günler mi yaşıyoruz? Kuzey Irak’ta egemen güç ABD değil mi? Türkiye 5 Kasım’da, “sınırlı sınır ötesi harekât” için Washington’da izin turlarına çıkmadı mı?
ABD, Ortadoğu’da toplumsal yapıdan haritalara kadar her şeyi değiştirmeye çabalıyor. Petrol başta olmak üzere, tüm yeraltı ve yer üstü kaynaklarını kendisine bağlamaya çalışıyor.
ABD medyası Kuzey Irak’ı nasıl tanımlıyor?: “Irak’taki tek istikrarlı, rüya gibi bir bölge.” Peki, ABD Türkiye’nin PKK’ye yönelik bir harekât kapsamında bölgeye girmesine ne kadar izin verir? İşte şimdi olduğu kadar. “Haberlere” göre ABD, “hava sahasını açmış” ve “istihbaratı paylaşmış.”
ABD, istihbaratı sadece Türkiye ile mi paylaşıyor? Daha doğru deyişle, “istikrarlı bölge”de PKK’yi ama özellikle PJAK’ı kollamıyor mu?
ABD’li yetkililerin, “Türkiye’nin kendi kararı” dediği harekât öncesi, “stratejik ortağımız” tarafından bölgedeki PKK ve PJAK üyelerine istihbarat verilmedi mi?
ABD, Kuzey Irak yönetimini ve Türkiye’yi elinde tutmayı düşünüyor. Çünkü İran’a yönelik bir saldırı ısıtılıyor. Kuzey Irak ve Türkiye, üs olarak kullanılmak isteniyor; ABD ikili oynamaya devam ediyor.
İktidar da bu harekâtı, iç politikaya malzeme yapmayı düşünüyor. Beri yandan da AKP, kendisine Güneydoğu’dan eleştiri gelme olasılığına karşı “asker yetki istedi, biz de verdik” der mi? Neden olmasın!
Daha düne kadar askere demediğini bırakmayan yazılı ve görsel medya, şimdi askere toz kondurmuyor.
Oyun sürüyor…
17 Aralık 2007 Pazartesi
İKİ RAZALET VE TÜRKİYE’DE HUKUKA BAKIŞ…
ALİ BULUNMAZ
Son günlerde Türkiye’de, hukuk ile ilgili “ilginç”, daha da ötesi acıklı gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan birincisi, bir tecavüz olayına ilişkin verilen beraat kararı.
Düzenlenen “Kedi Operasyonu”yla tutuklanan ve “Fuhuş Baronu” olarak isimlendirilen Ejder Toprak ile fuhuş çetesi üyesi Murat Doğan, Rus İrina Ryabchenko’ya tecavüz suçlamasından beraat etti. Ejder Toprak, “fuhuş amaçlı örgüt kurmak, yönetmek ve 28 mağdura fuhuş yaptırmak ile yağma ve hürriyetten yoksun kılmak” suçlarından, 24 yıl 5 gün hapis ve 23 bin 600 YTL para cezasına çarptırıldı. Ancak Ryabchenko’ya tecavüz suçundan beraat etti.
Beraat “gerekçesi” ise, “yabancı uyruklu kadınların Türkiye’ye ne amaçla geldikleri, bilinen bir gerçektir (…) burada ırza geçmenin tıbbi delilleri bulunmadığından (…) beraatine karar verilmiştir” biçiminde oluşturuldu.
Burada ortaya çıkan tablo ürkütücü. Özellikle şu çerçeve çizilmeli: Tecavüz, bir insanlık suçu değil mi? Beraat “gerekçesi” ise, “tecavüzü hak eden-etmeyen kadınlar” gibi bir ayrıma / kategorizasyona (!) varacak tehlikeli bir yola kapı aralıyor ki, bunun ne hukuki ne de ahlaki bir açıklaması olabilir. “Gerekçe”, aynı zamanda ayırımcılık-cinsiyetçilik bağlamında da ele alınabilir. Bir bakıma, beraat kararını veren yargıcın zihninin arkaplanı da burada önem kazanıyor.
AKP’nin hazırladığı Hakimler ve Savcılar Yasası’yla, yapılacak mülakatlarda aynı zihinsel arkaplana sahip kişiler yargının çeşitli kademelerine getirilmeye çalışılmıyor mu? Bu ve buna benzer kararların altına imza atacaklar, sözlü sınavlarla kadrolara yerleştirilmeyecek mi?
***
İkinci rezalet, yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın açıklamalarında beliriyor. “Tüm yasaklar kalkacak” sloganıyla göreve başlayan, türbana ilişkin açıklamalarıyla gündeme gelen Özcan’a, Tayyip Erdoğan kimi tavsiyelerde bulunmuş. Buna göre Erdoğan “aman hocam dikkat et, bir söz söylersin ipimizi çekerler” biçimindeki telkinini esirgememiş.
Yola böyle çıkan ve Anayasal bir kurumun başında yer alan Özcan, “türban sorununun” çözümüne ilişkin açıklamalarıyla hukuka bakışını da gözler önüne sermiş oldu. YÖK Başkanı’nın bu konudaki sözlerini hatırlamakta yarar var:
“Türban sorununun çözümünde Anayasa Mahkemesi kararlarına gerek yok. Onların savlarını biliyorum. Bunlar üniversitenin dışında konmuş yasaklardır, mahkemelerle ilgilidir. Öyle bir kural olabilir ama siz (rektörler) onu önemli görmeyebilirsiniz, bir sürü insanı rahat ettirirsiniz.”
Anayasal bir kurumun başkanı, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanışının “keyfiyetle” bağdaşabileceğini söylüyor. Keyfiyet, hukuka üstün kılınıyor.
***
Yukarıda yer alan iki rezaletin ardından durup düşünelim. Hukukun idesi adalet değil mi? Hukuk kuralları; bir başka deyişle, adalete ulaşma yolları eğilip bükülerek, kişisel kanı ile kanaatlerle ve çıkarlar doğrultusunda değerlendirilirse sonuç ne olur?
Bu sorunun yanıtını bulmaya koyulurken, kimilerinin Türkiye’de hukuka bakışını ve hukuku vardırmak istedikleri noktayı da dikkate alalım…
ALİ BULUNMAZ
Son günlerde Türkiye’de, hukuk ile ilgili “ilginç”, daha da ötesi acıklı gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan birincisi, bir tecavüz olayına ilişkin verilen beraat kararı.
Düzenlenen “Kedi Operasyonu”yla tutuklanan ve “Fuhuş Baronu” olarak isimlendirilen Ejder Toprak ile fuhuş çetesi üyesi Murat Doğan, Rus İrina Ryabchenko’ya tecavüz suçlamasından beraat etti. Ejder Toprak, “fuhuş amaçlı örgüt kurmak, yönetmek ve 28 mağdura fuhuş yaptırmak ile yağma ve hürriyetten yoksun kılmak” suçlarından, 24 yıl 5 gün hapis ve 23 bin 600 YTL para cezasına çarptırıldı. Ancak Ryabchenko’ya tecavüz suçundan beraat etti.
Beraat “gerekçesi” ise, “yabancı uyruklu kadınların Türkiye’ye ne amaçla geldikleri, bilinen bir gerçektir (…) burada ırza geçmenin tıbbi delilleri bulunmadığından (…) beraatine karar verilmiştir” biçiminde oluşturuldu.
Burada ortaya çıkan tablo ürkütücü. Özellikle şu çerçeve çizilmeli: Tecavüz, bir insanlık suçu değil mi? Beraat “gerekçesi” ise, “tecavüzü hak eden-etmeyen kadınlar” gibi bir ayrıma / kategorizasyona (!) varacak tehlikeli bir yola kapı aralıyor ki, bunun ne hukuki ne de ahlaki bir açıklaması olabilir. “Gerekçe”, aynı zamanda ayırımcılık-cinsiyetçilik bağlamında da ele alınabilir. Bir bakıma, beraat kararını veren yargıcın zihninin arkaplanı da burada önem kazanıyor.
AKP’nin hazırladığı Hakimler ve Savcılar Yasası’yla, yapılacak mülakatlarda aynı zihinsel arkaplana sahip kişiler yargının çeşitli kademelerine getirilmeye çalışılmıyor mu? Bu ve buna benzer kararların altına imza atacaklar, sözlü sınavlarla kadrolara yerleştirilmeyecek mi?
***
İkinci rezalet, yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın açıklamalarında beliriyor. “Tüm yasaklar kalkacak” sloganıyla göreve başlayan, türbana ilişkin açıklamalarıyla gündeme gelen Özcan’a, Tayyip Erdoğan kimi tavsiyelerde bulunmuş. Buna göre Erdoğan “aman hocam dikkat et, bir söz söylersin ipimizi çekerler” biçimindeki telkinini esirgememiş.
Yola böyle çıkan ve Anayasal bir kurumun başında yer alan Özcan, “türban sorununun” çözümüne ilişkin açıklamalarıyla hukuka bakışını da gözler önüne sermiş oldu. YÖK Başkanı’nın bu konudaki sözlerini hatırlamakta yarar var:
“Türban sorununun çözümünde Anayasa Mahkemesi kararlarına gerek yok. Onların savlarını biliyorum. Bunlar üniversitenin dışında konmuş yasaklardır, mahkemelerle ilgilidir. Öyle bir kural olabilir ama siz (rektörler) onu önemli görmeyebilirsiniz, bir sürü insanı rahat ettirirsiniz.”
Anayasal bir kurumun başkanı, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanışının “keyfiyetle” bağdaşabileceğini söylüyor. Keyfiyet, hukuka üstün kılınıyor.
***
Yukarıda yer alan iki rezaletin ardından durup düşünelim. Hukukun idesi adalet değil mi? Hukuk kuralları; bir başka deyişle, adalete ulaşma yolları eğilip bükülerek, kişisel kanı ile kanaatlerle ve çıkarlar doğrultusunda değerlendirilirse sonuç ne olur?
Bu sorunun yanıtını bulmaya koyulurken, kimilerinin Türkiye’de hukuka bakışını ve hukuku vardırmak istedikleri noktayı da dikkate alalım…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)