ÜÇ OLAY BİR SONUÇ
ALİ BULUNMAZ
Son günlerde yaşanan üç olay, mikrofaşizmin makrolaşma sürecinin ne denli hızlandığını gösterdi.
Bunlardan birincisi, THY’nin Said-i Nursi konferansına sponsor oluşuydu. Cumhuriyet değerlerine, laiklik anlayışına ve çağdaşlığa açıkça saldıran Nursi’nin adına düzenlenen konferansa, uçaklarının indiği apronlarda deve kesilen ve namazlar kılınan THY’nin spor olması şaşırtıcı bulunabilir mi?
İkinci olay, AKP’li Zafer Üskül’ün başkanlığındaki komisyonun türban takıp namaz kılmaları için zorlanan üç Alevi kız öğrencinin şikâyetlerini dinlemek üzere gittikleri Amasya’dan. Komisyon, ayrı odalarda sorguladıkları (Üskül’ün ifadesiyle “iddiaları araştırdıkları”) kız öğrencilerin söylediklerini bir raporla değerlendirdi. Buna göre “ortamın son derece sakin olduğu”, okuldaki baskının “kurumsal değil, arkadaş baskısı” biçiminde adlandırılabileceği belirtildi. Kız öğrencilerin okuldan ayrılmalarıyla sonuçlanan “arkadaş baskısının” konu edildiği raporda, medyanın tavrı da “kışkırtıcı” bulundu.
Üçüncü olay ise Isparta’dan. Beden Eğitimi öğretmeni H.İbrahim Özçimen, 13 mayıs 2007’deki İzmir Gündoğdu Cumhuriyet Mitingi’ne katıldığı ve mitingden aldığı; önünde Atatürk portesi, arkasında ise “Cumhuriyete sahip çık” yazılı tişörtleri 19 mayıs törenlerinde öğrencilerine giydirdiği gerekçesiyle cezalandırıldı.
Bu üç olayın ortak sonucu ne?
Aslında her şey ortada. 22 Temmuz’dan güç alan AKP kadroları artık, “değişmeyen” gerçek yüzlerini iyiden iyiye göstermeye başladı. Bunu, henüz görmeyen ve görmek istemeyen; kategorize edilmiş ve başbakan tarafından şişkin notlar verilmiş “yazar” ve “gazetecilere” duyurulur.
Dinci oligarşi ya da dinci faşizm enikonu kılıçlarını kınından çıkarıyor. Farkında mıyız?
Yandaş demokrasisi Türkiye’yi kuşatıyor, görüyor muyuz?..
30 Kasım 2007 Cuma
28 Kasım 2007 Çarşamba
“HAMDOLSUN”!
ALİ BULUNMAZ
Havai fişeklerimizi hazırlayalım. Suudi Kralı insafa gelmiş, Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının hac kotası 8 binden 16 bine çıkarılmış. “Hamdolsun”, bu sorun da böyle aşılmış. Avrupa’da geçmişte binlerce mark ve doları tokatlanan, holding, dinci kurum ve kuruluşlarca kuşa çevrilen; din bezirgânları ve baronlarının sillesini yiyen vatandaşlarımız için, sevindirici bir haber bu.
Böyle olacağı, Suudi Kralı’nın Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ile yakın ve sıcak ilişkisinden belliydi. Protokolün darmadağın edildiği, kralın ayağına (iki kez) gidildiği, 10 Kasım’da kral hazretlerinin bir dediğinin iki edilmediği ziyaretin sonunda, bu jest bekleniyordu. Üstelik Ali Babacan’ın Irak temasları ile ilgili olarak çıktığı Arap ülkeleri turnesinde, Suudi Arabistan’a uğrayıp bu konuda tekrar “ısrarcı” olması da işe yaramış gözüküyor.
***
Bununla birlikte Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed al-Hussaini, kralının Türkiye gezisi ile ilgili açıklamalarda bulunarak (Milliyet, 26.11.2007) kimi “karanlık” noktaları aydınlattı.
Hussaini öncelikle, 10 Kasım gününün kralının “Almanya seyahati nedeniyle seçildiğini, Türk hükümetinin de buna kesinlikle karşı çıkmadığını” belirtiyor. “Yurtta barış, dünyada barış ilkesine bağlı olduğunu” savunduğu Suudi Arabistan’ın, “bütçesinin yüzde 4’ünü başka ülkelere yardım için ayırdığını” ifade ediyor. Burada elbette, Suudi hanedanının terör örgütleri ve bunların elemanlarının eğitildiği kurumlara yardımını dillendirmek, tüm “iyi niyeti” suiistimal etmekten başka bir şey değil.
Hussaini, kralının Ankara’daki temaslarında harcadığı paradan “memnun olduğunu” (“Ankara’nın da memnun olması gerektiğini”) ve “kente hareket geldiğini” ekliyor. Kralın kaldığı otelde kimi fiziki değişiklikler yapmasını (otelin barının alçılarla kapattırılmasını) da, “onun gücünden ve oranın birkaç günlük sahibi olmasından” kaynaklanan “doğal” bir durum olduğunu söylüyor.
Kral, İngiltere gezisinde bunların hangisini yapabildi acaba? Ya da Almanya seyahatinde?
Ama önemli değil; Kral’ın Ankara’da yaptıkları ve büyükelçisinin bu açıklamalarının sineye çekilmesi gerek.
Çünkü Türkiye “hamdolsun”, Suudi Kralı’ndan da “istediğini” aldı. Hem de söke söke. Gerisi, paranoyakça ve insafsızca laf-ü güzaf…
ALİ BULUNMAZ
Havai fişeklerimizi hazırlayalım. Suudi Kralı insafa gelmiş, Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının hac kotası 8 binden 16 bine çıkarılmış. “Hamdolsun”, bu sorun da böyle aşılmış. Avrupa’da geçmişte binlerce mark ve doları tokatlanan, holding, dinci kurum ve kuruluşlarca kuşa çevrilen; din bezirgânları ve baronlarının sillesini yiyen vatandaşlarımız için, sevindirici bir haber bu.
Böyle olacağı, Suudi Kralı’nın Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ile yakın ve sıcak ilişkisinden belliydi. Protokolün darmadağın edildiği, kralın ayağına (iki kez) gidildiği, 10 Kasım’da kral hazretlerinin bir dediğinin iki edilmediği ziyaretin sonunda, bu jest bekleniyordu. Üstelik Ali Babacan’ın Irak temasları ile ilgili olarak çıktığı Arap ülkeleri turnesinde, Suudi Arabistan’a uğrayıp bu konuda tekrar “ısrarcı” olması da işe yaramış gözüküyor.
***
Bununla birlikte Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed al-Hussaini, kralının Türkiye gezisi ile ilgili açıklamalarda bulunarak (Milliyet, 26.11.2007) kimi “karanlık” noktaları aydınlattı.
Hussaini öncelikle, 10 Kasım gününün kralının “Almanya seyahati nedeniyle seçildiğini, Türk hükümetinin de buna kesinlikle karşı çıkmadığını” belirtiyor. “Yurtta barış, dünyada barış ilkesine bağlı olduğunu” savunduğu Suudi Arabistan’ın, “bütçesinin yüzde 4’ünü başka ülkelere yardım için ayırdığını” ifade ediyor. Burada elbette, Suudi hanedanının terör örgütleri ve bunların elemanlarının eğitildiği kurumlara yardımını dillendirmek, tüm “iyi niyeti” suiistimal etmekten başka bir şey değil.
Hussaini, kralının Ankara’daki temaslarında harcadığı paradan “memnun olduğunu” (“Ankara’nın da memnun olması gerektiğini”) ve “kente hareket geldiğini” ekliyor. Kralın kaldığı otelde kimi fiziki değişiklikler yapmasını (otelin barının alçılarla kapattırılmasını) da, “onun gücünden ve oranın birkaç günlük sahibi olmasından” kaynaklanan “doğal” bir durum olduğunu söylüyor.
Kral, İngiltere gezisinde bunların hangisini yapabildi acaba? Ya da Almanya seyahatinde?
Ama önemli değil; Kral’ın Ankara’da yaptıkları ve büyükelçisinin bu açıklamalarının sineye çekilmesi gerek.
Çünkü Türkiye “hamdolsun”, Suudi Kralı’ndan da “istediğini” aldı. Hem de söke söke. Gerisi, paranoyakça ve insafsızca laf-ü güzaf…
26 Kasım 2007 Pazartesi
GENİŞLEYEN VE DARALAN ÇEMBERLER
ALİ BULUNMAZ
Herbert Marcuse, 1940’larda “sanatla uğraşanlar dünyayı değiştiremez ama dünyayı değiştirecek güçte kişilerin düşüncelerini etkileyebilir” demişti.
Sanat, baskının boyunduruğuna girdiğinde mi yoksa başkaldırdığında mı sanattır? Bir başka deyişle, iktidarın hizmetkârı ve sözcüsü olan / bu kimliğe büründürülmeye çalışılan sanat ile onun herhangi bir dalı, kendi olarak kalabilir mi?
Sanatın, tüm dallarıyla “hayır” diyen, yeni bir dünya kurgulanışına ön ayak olan, eleştirel ve kalıpları kıyasıya kıran bir niteliğe bürünmesi gerekir. Aynı şekilde onlarla kendini ve sözü geçen “hayır”ı ifade eden kişiler de, bir özne olarak, baskının eziciliğine direnmesi zorunludur. Aksi halde, hangi sanat dalıyla uğraşılırsa uğraşılsın, sanatı sanat yapan yaratıcılıktan uzak kalacaktır.
***
Bir resim sergisi düşünün; tablolar nü eserlerden oluşuyor ve galeri, bunların ancak “nü halinden sıyrıldığı takdirde” sanatseverlerle buluşacağını bildiriyor. Ressam / “sanatçı” da, eserlerdeki sakıncalı yerleri “estetik bir çabanın ürünü olan tülbentlerle” örterek sergiliyor. Bunun anlamı, “ne yapalım böyle istendi, ben de uydum”dan başka bir şey değil. Bir diğer ifadeyle, sanatı / resim sanatını, baskıya göre “yeniden düzenlemek” bu.
***
İnsan bedeninin resimlerde ve öteki sanat dallarında açık seçik sergilenişinin miladı Rönesans’tır. Ortaçağ’da aşağılanan / Tanrı’ya göre konumlanan insan ve bedeni Rönesans’ta, Eski Yunan değerlerinin yeniden keşfiyle, daha güçlü biçimde sanatın her dalında konu olarak seçilmiştir. Bu, Ortaçağ’ın otoritelerine bir başkaldırıdır.
***
21. yüzyılda, Türkiye’de bir resim sergisindeki “sakıncalı” tablolar, üstelik yaratıcısı tarafından sansürlenip, baskıya mahkûm edilerek sanatseverlerin beğenisine sunuluyor.
Baskının çemberi genişlerken, sanatın özgürce kendini ortaya koyuşununki daraltılıyor. Şahin Filiz’in ifade ettiği “mikrofaşizm” etki alanını, makro düzeye çıkarıyor bir anlamda…
ALİ BULUNMAZ
Herbert Marcuse, 1940’larda “sanatla uğraşanlar dünyayı değiştiremez ama dünyayı değiştirecek güçte kişilerin düşüncelerini etkileyebilir” demişti.
Sanat, baskının boyunduruğuna girdiğinde mi yoksa başkaldırdığında mı sanattır? Bir başka deyişle, iktidarın hizmetkârı ve sözcüsü olan / bu kimliğe büründürülmeye çalışılan sanat ile onun herhangi bir dalı, kendi olarak kalabilir mi?
Sanatın, tüm dallarıyla “hayır” diyen, yeni bir dünya kurgulanışına ön ayak olan, eleştirel ve kalıpları kıyasıya kıran bir niteliğe bürünmesi gerekir. Aynı şekilde onlarla kendini ve sözü geçen “hayır”ı ifade eden kişiler de, bir özne olarak, baskının eziciliğine direnmesi zorunludur. Aksi halde, hangi sanat dalıyla uğraşılırsa uğraşılsın, sanatı sanat yapan yaratıcılıktan uzak kalacaktır.
***
Bir resim sergisi düşünün; tablolar nü eserlerden oluşuyor ve galeri, bunların ancak “nü halinden sıyrıldığı takdirde” sanatseverlerle buluşacağını bildiriyor. Ressam / “sanatçı” da, eserlerdeki sakıncalı yerleri “estetik bir çabanın ürünü olan tülbentlerle” örterek sergiliyor. Bunun anlamı, “ne yapalım böyle istendi, ben de uydum”dan başka bir şey değil. Bir diğer ifadeyle, sanatı / resim sanatını, baskıya göre “yeniden düzenlemek” bu.
***
İnsan bedeninin resimlerde ve öteki sanat dallarında açık seçik sergilenişinin miladı Rönesans’tır. Ortaçağ’da aşağılanan / Tanrı’ya göre konumlanan insan ve bedeni Rönesans’ta, Eski Yunan değerlerinin yeniden keşfiyle, daha güçlü biçimde sanatın her dalında konu olarak seçilmiştir. Bu, Ortaçağ’ın otoritelerine bir başkaldırıdır.
***
21. yüzyılda, Türkiye’de bir resim sergisindeki “sakıncalı” tablolar, üstelik yaratıcısı tarafından sansürlenip, baskıya mahkûm edilerek sanatseverlerin beğenisine sunuluyor.
Baskının çemberi genişlerken, sanatın özgürce kendini ortaya koyuşununki daraltılıyor. Şahin Filiz’in ifade ettiği “mikrofaşizm” etki alanını, makro düzeye çıkarıyor bir anlamda…
23 Kasım 2007 Cuma
BAKMAK VE GÖRMEK
ALİ BULUNMAZ
Bugün iktidarda dinci bir oluşum var mıdır yok mudur? Kilit nokta ve görevlere gerekli liyakate sahip kişiler yerine, yandaşlar ile tarikat-cemaat üyeleri getirilmekte midir? AKP, Türkiye’yi "benden olanlar-olmayanlar" biçimindeki ayrımla yönetmekte midir?
Hazırlanan yeni anayasaya iliştirilmeye çabalanan “türban özgürlüğü” marifetiyle, ülke nereye vardırılmaya çalışılmaktadır?
Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç.Dr. Şahin Filiz’in belirlemeleri bu anlamda çok önemli. Filiz’e göre “türban, dinin siyasallaştırılması için bir araçtır; bu birinci aşamanın ardından ikinci aşamaya geçilmiş ve siyaset dinselleştirilmeye başlamıştır.”
Geçtiğimiz aylarda tartışmaların merkezinde yer alan “mahalle baskısı” kavramlaştırmasının bu noktada “hafif kalacağını” belirten Filiz, “mikrofaşizm”in gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade ediyor:
“İçte şeriat, dışta teslimiyet, vakıf yurtları, abi-abla örgütlenmesi, apartman-mahalle temsilcileri. Bu örgütlenmeyle uygulanan politika, kendinden olmayanı ‘ötekileştirme’ politikasıdır, bunun tam adı mikrofaşizmdir ve simgesi de türbandır.”
Şimdilerde imamlar hastanelerde çalışmak için başvuruda bulunuyor. Hemen her alanda imamlar köşe başlarını tutmuş durumda. AKP yandaşı tarikat-cemaat üyeleri her yerde. Ama bunu görmek gerek. Görmek için de bakmak.
***
Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ne dedi?:
“22 Temmuz seçimlerinin ardından AKP’nin yeniden iktidar olması, Türkiye için bir şanstır. AKP, içimizden çıktı, demokratik teamüllerle çıktıysa, bu büyük şanstır. Yıllardır bizimle aynı görüşü paylaşan insanlar AKP’ye girdi, ne diyeceğiz bu insanlara?” (Akşam, 20.11.2007).
Özdemir Özok’un AKP ile ilgili yakın geçmişte söylediklerinin tam tersini dillendirmesi ne anlama geliyor? Ya Hâkimler ve Savcılar Yasası’nda “çağdaş yaşam anlayışı” ilkesinin dışta bırakılmaya çalışılması, Özok için ne ifade ediyor?
Bakmak ve olanın ötesini görmek önemli. Ama bazen, olanı görmek / görmek istemek bile imkânsızlaşıyor anlaşılan.
Şahin Filiz’in betimlediği “mikrofaşizm” ortada tüm çıplaklığıyla duruyor oysa…
ALİ BULUNMAZ
Bugün iktidarda dinci bir oluşum var mıdır yok mudur? Kilit nokta ve görevlere gerekli liyakate sahip kişiler yerine, yandaşlar ile tarikat-cemaat üyeleri getirilmekte midir? AKP, Türkiye’yi "benden olanlar-olmayanlar" biçimindeki ayrımla yönetmekte midir?
Hazırlanan yeni anayasaya iliştirilmeye çabalanan “türban özgürlüğü” marifetiyle, ülke nereye vardırılmaya çalışılmaktadır?
Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç.Dr. Şahin Filiz’in belirlemeleri bu anlamda çok önemli. Filiz’e göre “türban, dinin siyasallaştırılması için bir araçtır; bu birinci aşamanın ardından ikinci aşamaya geçilmiş ve siyaset dinselleştirilmeye başlamıştır.”
Geçtiğimiz aylarda tartışmaların merkezinde yer alan “mahalle baskısı” kavramlaştırmasının bu noktada “hafif kalacağını” belirten Filiz, “mikrofaşizm”in gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade ediyor:
“İçte şeriat, dışta teslimiyet, vakıf yurtları, abi-abla örgütlenmesi, apartman-mahalle temsilcileri. Bu örgütlenmeyle uygulanan politika, kendinden olmayanı ‘ötekileştirme’ politikasıdır, bunun tam adı mikrofaşizmdir ve simgesi de türbandır.”
Şimdilerde imamlar hastanelerde çalışmak için başvuruda bulunuyor. Hemen her alanda imamlar köşe başlarını tutmuş durumda. AKP yandaşı tarikat-cemaat üyeleri her yerde. Ama bunu görmek gerek. Görmek için de bakmak.
***
Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ne dedi?:
“22 Temmuz seçimlerinin ardından AKP’nin yeniden iktidar olması, Türkiye için bir şanstır. AKP, içimizden çıktı, demokratik teamüllerle çıktıysa, bu büyük şanstır. Yıllardır bizimle aynı görüşü paylaşan insanlar AKP’ye girdi, ne diyeceğiz bu insanlara?” (Akşam, 20.11.2007).
Özdemir Özok’un AKP ile ilgili yakın geçmişte söylediklerinin tam tersini dillendirmesi ne anlama geliyor? Ya Hâkimler ve Savcılar Yasası’nda “çağdaş yaşam anlayışı” ilkesinin dışta bırakılmaya çalışılması, Özok için ne ifade ediyor?
Bakmak ve olanın ötesini görmek önemli. Ama bazen, olanı görmek / görmek istemek bile imkânsızlaşıyor anlaşılan.
Şahin Filiz’in betimlediği “mikrofaşizm” ortada tüm çıplaklığıyla duruyor oysa…
21 Kasım 2007 Çarşamba
AKIL KORKUSU… (*)
ALİ BULUNMAZ
İnsan, aklından korkar mı? Neden olmasın. Akıl, ilerleme ve erginleşmenin lokomotifi; insanı insan yapan aklı akıl yapan da soru ve sorgulama değil mi? Bu bile, korkunun fitilini ateşlemeye yetebiliyor.
İnsanın kendini keşfetmesi uzun sürdü. Aklını kullanışı ve onun gereğini yerine getirişi ise sancılarla doludur. Bu yolda pek çok kayıp da verilmiş; söylenene inanmayan, söyleyene de kanmayan bir dolu insan katledilmiş ya da yaşarken ölmüş ve sürgünlüğü tatmıştır. Mağara adamları, kovuklarındaki “huzur” ve “istikrar” bozulmasın diye, olmadık işkenceler reva görmüştür onlara. Bunlar hep aklın “suçudur”, sorgulayan bilincin bir “araz” olarak algılanışının ürünüdür.
Sormak bulmanın; bulmak istemenin ve anlamanın ilk adımıdır. Bugün, insanı özneye dönüştüren aklın yerini, onun nesne haline gelmesini sağlayan “uyum” ve sorunun yerini de bilmezden gelmenin ve gerçekten bilmemenin eşlik ettiği sakatlanmış “yorumlar” almadı mı? Bu, bir “kurtuluş” aynı zamanda. Kimseyi rahatsız etmemek demek bir anlamda. İstenenin ta kendisi başka bir deyişle. Ürkütmemek, günümüzün en önde gelen “erdemi.” Bu “tavır”, yeni mağaralar bulma ya da oluşturmanın ve yeni mağara arkadaşları edinerek güçten yararlanmanın temel koşulu. Soru yok, kızdırmak ve ürkütmek ise sakıncalı. Tatlı sularda yüzmenin adı da “yaşamak” şimdilerde. “Üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değmez” diyen Sokrates’in kemiklerini sızlatan da bu değil mi? İnsanın aklıyla konuştuğu günler de geride kalıyor sanki. Bugünün belirleyicileri yoz bir gösteriş ve alabildiğine görgüsüzlük. Bunları karşımıza koyup düşünmek, sorgulamak ve “kendimizi bilmek” ise, oradan hızla kaçıp gitmeyi gerektiriyor. Zarafetimizi kaybediyoruz kısacası.
Her şeyin tersine çevrildiği bir dönemde yaşıyoruz. İnsan olmanın gereği, bilinci harekete geçirmektir ama şimdi kendimizi tanıyamayacak duruma geldik. Bir zamanlar sormayana kuşkuyla bakılıyordu, artık soruşturana deli gömlekleri giydirilip, yaftalar yapıştırılıyor; bilmek ve bildirmek isteyen aşağılanıyor. Başkaldırmanın bir değeri vardı, günümüzde ise bir an bile düşünmeden, yaka yıka “başkalaşmak” ve “değişmek”; unutmak ve mağaralara sığınmak, aranılan bir özellik haline geldi. Bu, akıl korkusunun egemenliğinden başka bir şey değil.
Buna bir de modernleşmesi sürekli örselenmeye çalışılan, “ılımlılık” masalı ile avutulup kuşatılan ve tüm yaşamı alaturkalaştırılan bireylerden oluşan yapısıyla bir toplum eklemlenince, korktuğumuz aklımızı yitirmeye ne kadar yaklaştığımız daha da rahat kavranabilir…
(*) Cumhuriyet, 04.11.2007
ALİ BULUNMAZ
İnsan, aklından korkar mı? Neden olmasın. Akıl, ilerleme ve erginleşmenin lokomotifi; insanı insan yapan aklı akıl yapan da soru ve sorgulama değil mi? Bu bile, korkunun fitilini ateşlemeye yetebiliyor.
İnsanın kendini keşfetmesi uzun sürdü. Aklını kullanışı ve onun gereğini yerine getirişi ise sancılarla doludur. Bu yolda pek çok kayıp da verilmiş; söylenene inanmayan, söyleyene de kanmayan bir dolu insan katledilmiş ya da yaşarken ölmüş ve sürgünlüğü tatmıştır. Mağara adamları, kovuklarındaki “huzur” ve “istikrar” bozulmasın diye, olmadık işkenceler reva görmüştür onlara. Bunlar hep aklın “suçudur”, sorgulayan bilincin bir “araz” olarak algılanışının ürünüdür.
Sormak bulmanın; bulmak istemenin ve anlamanın ilk adımıdır. Bugün, insanı özneye dönüştüren aklın yerini, onun nesne haline gelmesini sağlayan “uyum” ve sorunun yerini de bilmezden gelmenin ve gerçekten bilmemenin eşlik ettiği sakatlanmış “yorumlar” almadı mı? Bu, bir “kurtuluş” aynı zamanda. Kimseyi rahatsız etmemek demek bir anlamda. İstenenin ta kendisi başka bir deyişle. Ürkütmemek, günümüzün en önde gelen “erdemi.” Bu “tavır”, yeni mağaralar bulma ya da oluşturmanın ve yeni mağara arkadaşları edinerek güçten yararlanmanın temel koşulu. Soru yok, kızdırmak ve ürkütmek ise sakıncalı. Tatlı sularda yüzmenin adı da “yaşamak” şimdilerde. “Üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değmez” diyen Sokrates’in kemiklerini sızlatan da bu değil mi? İnsanın aklıyla konuştuğu günler de geride kalıyor sanki. Bugünün belirleyicileri yoz bir gösteriş ve alabildiğine görgüsüzlük. Bunları karşımıza koyup düşünmek, sorgulamak ve “kendimizi bilmek” ise, oradan hızla kaçıp gitmeyi gerektiriyor. Zarafetimizi kaybediyoruz kısacası.
Her şeyin tersine çevrildiği bir dönemde yaşıyoruz. İnsan olmanın gereği, bilinci harekete geçirmektir ama şimdi kendimizi tanıyamayacak duruma geldik. Bir zamanlar sormayana kuşkuyla bakılıyordu, artık soruşturana deli gömlekleri giydirilip, yaftalar yapıştırılıyor; bilmek ve bildirmek isteyen aşağılanıyor. Başkaldırmanın bir değeri vardı, günümüzde ise bir an bile düşünmeden, yaka yıka “başkalaşmak” ve “değişmek”; unutmak ve mağaralara sığınmak, aranılan bir özellik haline geldi. Bu, akıl korkusunun egemenliğinden başka bir şey değil.
Buna bir de modernleşmesi sürekli örselenmeye çalışılan, “ılımlılık” masalı ile avutulup kuşatılan ve tüm yaşamı alaturkalaştırılan bireylerden oluşan yapısıyla bir toplum eklemlenince, korktuğumuz aklımızı yitirmeye ne kadar yaklaştığımız daha da rahat kavranabilir…
(*) Cumhuriyet, 04.11.2007
19 Kasım 2007 Pazartesi
“ZAFERLER” VE “YENİLGİLER” (*)
ALİ BULUNMAZ
Aydın zor zamanların insanı değil midir? Onun sorumlulukları, sorgu ve soruları; kendisine verilen aydın payesinin bir ağırlığı yok mudur? O ağırlık, doğruyu söylemeyi, yeri geldiğinde kendini bile eleştirmeyi zorunlu kılmaz mı? Kendi olmayı ve nereden nereye geldiğini bilmeyi? Ayaklarının, öncelikle kendisini insanına ve dünyaya açan topraklara basması; olayları yorumlar, gerçekleri görürken / görmesi beklenirken, tüm yapıp etmeleri ve söylemlerinin tekrar tekrar üstünden geçmesi gerekmez mi aydının?
Demokrasi, özgürlük; hak hukuk derken, aynı zamanda onuru da içselleştirip dillendirmesi gerekmez mi? Onuru, yaşamının tam orta yerine yerleştirmesi? Ama hayır, sorumluluk, bilinç ve onur; bunların hiçbir önemi yok bugün. Şimdilerde “yenilgiler” ve “zaferler” var.
Kimimiz “yenildiğini” düşünüyor; “ötekileştiriliyoruz” diyor, “kenara itiliyoruz.” Hayır. Bugün değersizleştirilmeye ve içi boşaltılmaya çalışılan bir onur var elde. Yenilgi değil bu. Gerçek aydının “hayır”ına karşılık, sahtelerinin “evet”leri ve yüzlerinde, “zafer” kazanmış bir edayla kocaman bir gülümseme var. Koşulsuz, sorgusuz ve alay edercesine. Fakat onların, onuru ve yılların kazanımlarını elinin tersiyle itme gibi bir aymazlığı evetlemesi mümkün müdür? “Her şeyi istediğimiz gibi yaparız” türünden bir baskı kurma eğilimi ve gücün boyunduruğundaki cemaatleşme, bir zafer midir? Elbette değildir. Bu, olsa olsa yanılgıdır, aklı ateşe atmaktır; bilinç çekilmesidir. Her şeyden önemlisi onuru ötelemektir.
Bir yenilgi yoktur ortada, zafer de. Olup biteni tüm çıplaklığıyla görenler ve duyanlara; bu yüzden endişelenenlere, güce ilişen ve “alışırsınız, her şeye alışırsınız” diyen nobranların “korku yaratıyorsunuz, işleri yokuşa sürüyorsunuz” biçimindeki saldırıları sürmektedir. Nur topunun ışığıyla yüzü gözü “aydınlanmıştır” bunları dillendirenlerin; “zafer” kazandıklarını sanmış, yengilerini ilan etmişlerdir.
Her yere eni konu kendilerini kopyalayanlar. Hayır yerine evet demeyi seçenler. Bindikleri balonlarla yüksekten ve kıtalararası yolculuklara uzananlar. Gerçek aydınları, “sahte” gibi göstermeye çalışan ve susturmaya çabalayanlar… Gerçekte korkanlar onlar. O nedenle kendileri gibi olmayanı yanlarına yaklaştırmıyorlar.
Özgürlük ve demokrasiyi de, iktidarlarını sağlam kılmak için, onuru çeperde bırakarak kendilerince yorumlamaları da bu yüzden. Cemaatlerinde mutlu ve varsıl yaşıyorlar. Fakat bir “zafer” mi bu? Baskı, zafer midir?
Gerçek zaferler onurla kazanılır; onun olmadığı “utku” geleceğin yenilgileri değil midir aslında? Tarih, bunun örneklerinin yazılı olduğu büyük bir kitaptır. Okumak isteyene kendisini açar…
(*) Cumhuriyet, 09.10.2007
ALİ BULUNMAZ
Aydın zor zamanların insanı değil midir? Onun sorumlulukları, sorgu ve soruları; kendisine verilen aydın payesinin bir ağırlığı yok mudur? O ağırlık, doğruyu söylemeyi, yeri geldiğinde kendini bile eleştirmeyi zorunlu kılmaz mı? Kendi olmayı ve nereden nereye geldiğini bilmeyi? Ayaklarının, öncelikle kendisini insanına ve dünyaya açan topraklara basması; olayları yorumlar, gerçekleri görürken / görmesi beklenirken, tüm yapıp etmeleri ve söylemlerinin tekrar tekrar üstünden geçmesi gerekmez mi aydının?
Demokrasi, özgürlük; hak hukuk derken, aynı zamanda onuru da içselleştirip dillendirmesi gerekmez mi? Onuru, yaşamının tam orta yerine yerleştirmesi? Ama hayır, sorumluluk, bilinç ve onur; bunların hiçbir önemi yok bugün. Şimdilerde “yenilgiler” ve “zaferler” var.
Kimimiz “yenildiğini” düşünüyor; “ötekileştiriliyoruz” diyor, “kenara itiliyoruz.” Hayır. Bugün değersizleştirilmeye ve içi boşaltılmaya çalışılan bir onur var elde. Yenilgi değil bu. Gerçek aydının “hayır”ına karşılık, sahtelerinin “evet”leri ve yüzlerinde, “zafer” kazanmış bir edayla kocaman bir gülümseme var. Koşulsuz, sorgusuz ve alay edercesine. Fakat onların, onuru ve yılların kazanımlarını elinin tersiyle itme gibi bir aymazlığı evetlemesi mümkün müdür? “Her şeyi istediğimiz gibi yaparız” türünden bir baskı kurma eğilimi ve gücün boyunduruğundaki cemaatleşme, bir zafer midir? Elbette değildir. Bu, olsa olsa yanılgıdır, aklı ateşe atmaktır; bilinç çekilmesidir. Her şeyden önemlisi onuru ötelemektir.
Bir yenilgi yoktur ortada, zafer de. Olup biteni tüm çıplaklığıyla görenler ve duyanlara; bu yüzden endişelenenlere, güce ilişen ve “alışırsınız, her şeye alışırsınız” diyen nobranların “korku yaratıyorsunuz, işleri yokuşa sürüyorsunuz” biçimindeki saldırıları sürmektedir. Nur topunun ışığıyla yüzü gözü “aydınlanmıştır” bunları dillendirenlerin; “zafer” kazandıklarını sanmış, yengilerini ilan etmişlerdir.
Her yere eni konu kendilerini kopyalayanlar. Hayır yerine evet demeyi seçenler. Bindikleri balonlarla yüksekten ve kıtalararası yolculuklara uzananlar. Gerçek aydınları, “sahte” gibi göstermeye çalışan ve susturmaya çabalayanlar… Gerçekte korkanlar onlar. O nedenle kendileri gibi olmayanı yanlarına yaklaştırmıyorlar.
Özgürlük ve demokrasiyi de, iktidarlarını sağlam kılmak için, onuru çeperde bırakarak kendilerince yorumlamaları da bu yüzden. Cemaatlerinde mutlu ve varsıl yaşıyorlar. Fakat bir “zafer” mi bu? Baskı, zafer midir?
Gerçek zaferler onurla kazanılır; onun olmadığı “utku” geleceğin yenilgileri değil midir aslında? Tarih, bunun örneklerinin yazılı olduğu büyük bir kitaptır. Okumak isteyene kendisini açar…
(*) Cumhuriyet, 09.10.2007
16 Kasım 2007 Cuma
İNTERNETTE SANSÜR DÖNEMİ Mİ?
ALİ BULUNMAZ
Şubat 2007’de İngiltere’de bir tartışma, kamuoyunu epey meşgul etmişti. Bu tartışmanın merkezinde, “popüler kültür gençleri nasıl etkiliyor?” ve "teknoloji, internet kullanımı veya genel olarak popüler kültür, gençleri şiddet ve suça teşvik eder mi?” soruları bulunuyordu.
17-18 Şubat 2007’de Independent on Sunday’de yayımlanan haber ve makalelerde, bu konu ve sorular derinlemesine irdelenmişti. Varılan ortak nokta ise şuydu:
"Muhafazakârlar, kendi beğenmediklerini suçlayarak gençleri şiddete yönelttiğini belirtir. Bu tür toplumlar, başta sansür olmak üzere, bireyleri engeller. Sansür engel ya da önlem de değildir; aksine yeni teknolojilerle, sansürlenen görüntüler, daha etkili biçimde yayılabilir.”
Bu bağlamda, İngiltere’de internete sansür getirilmesine dönük görüşler, eleştirilmiş ve bunu uygulayan zihniyete yaklaşılmaması gerektiği ifade edilmişti.
Tartışmada sözü geçen ülkeler sıralanırken Çin, Vietnam, İran, Özbekistan, Suudi Arabistan, Suriye ve Maldiv Adaları öne çıkmıştı. Örneğin Çin’de, Tiananmen Olayları, dini ve siyasi grup ile ilgili siteler internet sansürünün taşıyıcısı durumunda. İran’da yine siyasi siteler gerekçe gösterilerek internete ağır bir sansür uygulanıyor. Suudi Arabistan’da da, porno ve siyasi siteler nedeniyle internete sansür uygulanmakla kalmıyor, aynı zamanda kullanıcılardan, özellikle porno siteler başta olmak üzere “sakıncalı” siteleri ihbar etmeleri yönünde form doldurmaları isteniyor. Aksi takdirde erişim imkânı verilmiyor. Suudi Arabistan, 2004’ten bu yana en katı sansür uygulayan ülkeler sıralamasında birinci sırada yer alıyor.
İnternette sansüre başvuran ülkelerin ortak özelliği, demokrasinin sekteye uğraması veya hiç bulunmaması.
***
Türkiye ise, “internette sansür” kuşkusu doğuracak kimi gelişmelerle karşı karşıya. 23 Mayıs 2007’de kabul edilen “5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” eliyle, çeşitli kısıtlamalar getirilmesi düşünülüyor.
Bu kısıtlamalara konu olan başlıca suçlar ise “internet ortamında Atatürk aleyhine işlenen suçlar, intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma, müstehcenlik, kumar oynanmasına imkân sağlama” şeklinde sıralanıyor.
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), sözü geçen suç unsurlarının takibi, bunlara yönelik yaptırımların merkezi haline gelecek. Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek’in, “23 Kasım’dan itibaren ihbar merkezinin kurulacağını” belirtmesi, internetin RTÜK’ünün doğuşunun habercisi gibi.
Şimşek, “sansür mü geliyor?” sorusuna, “kanunun verdiği yetkiyi sık kullanmak istemediğini; yetkiyi, ortada gerçekten yakıcı bir sorun / suç varsa kullanırım” yanıtını vermişti. Bu da kimi kuşkuları perçinlemişti.
Suç oluşturacak unsurların (örneğin müstehcenlik, fuhuş, çocuk istismarı..) sınırları, kapsamı ve ayrıntıları belirgin değil. Dolayısıyla muğlâklık, bir sorun olarak karşımızda duruyor.
Bu bağlamda TİB, yetki ve sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitecek? Daha da önemlisi TİB, yürütmenin etkisi altına girerek, kurumun içinde yer alacak kişilerin kültür anlayışına ve dünyaya bakışına göre uygulamada bulunma tehlikesi ile karşı karşıya değil mi? Bir başka deyişle, internet ortamında keyfiyete dayalı sansür dönemi mi başlıyor?
Son dönemde, yazılı ve görsel basında sıkça karşılaştığımız; gerekçesi, kapsam ve içeriği belirsizliklerle dolu sansür uygulamalarının bir benzeri, sanal ortamda da gündeme gelecek gibi gözüküyor.
AKP’nin girişimleri, gidişin böyle olduğunu gösteriyor.
ALİ BULUNMAZ
Şubat 2007’de İngiltere’de bir tartışma, kamuoyunu epey meşgul etmişti. Bu tartışmanın merkezinde, “popüler kültür gençleri nasıl etkiliyor?” ve "teknoloji, internet kullanımı veya genel olarak popüler kültür, gençleri şiddet ve suça teşvik eder mi?” soruları bulunuyordu.
17-18 Şubat 2007’de Independent on Sunday’de yayımlanan haber ve makalelerde, bu konu ve sorular derinlemesine irdelenmişti. Varılan ortak nokta ise şuydu:
"Muhafazakârlar, kendi beğenmediklerini suçlayarak gençleri şiddete yönelttiğini belirtir. Bu tür toplumlar, başta sansür olmak üzere, bireyleri engeller. Sansür engel ya da önlem de değildir; aksine yeni teknolojilerle, sansürlenen görüntüler, daha etkili biçimde yayılabilir.”
Bu bağlamda, İngiltere’de internete sansür getirilmesine dönük görüşler, eleştirilmiş ve bunu uygulayan zihniyete yaklaşılmaması gerektiği ifade edilmişti.
Tartışmada sözü geçen ülkeler sıralanırken Çin, Vietnam, İran, Özbekistan, Suudi Arabistan, Suriye ve Maldiv Adaları öne çıkmıştı. Örneğin Çin’de, Tiananmen Olayları, dini ve siyasi grup ile ilgili siteler internet sansürünün taşıyıcısı durumunda. İran’da yine siyasi siteler gerekçe gösterilerek internete ağır bir sansür uygulanıyor. Suudi Arabistan’da da, porno ve siyasi siteler nedeniyle internete sansür uygulanmakla kalmıyor, aynı zamanda kullanıcılardan, özellikle porno siteler başta olmak üzere “sakıncalı” siteleri ihbar etmeleri yönünde form doldurmaları isteniyor. Aksi takdirde erişim imkânı verilmiyor. Suudi Arabistan, 2004’ten bu yana en katı sansür uygulayan ülkeler sıralamasında birinci sırada yer alıyor.
İnternette sansüre başvuran ülkelerin ortak özelliği, demokrasinin sekteye uğraması veya hiç bulunmaması.
***
Türkiye ise, “internette sansür” kuşkusu doğuracak kimi gelişmelerle karşı karşıya. 23 Mayıs 2007’de kabul edilen “5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” eliyle, çeşitli kısıtlamalar getirilmesi düşünülüyor.
Bu kısıtlamalara konu olan başlıca suçlar ise “internet ortamında Atatürk aleyhine işlenen suçlar, intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma, müstehcenlik, kumar oynanmasına imkân sağlama” şeklinde sıralanıyor.
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), sözü geçen suç unsurlarının takibi, bunlara yönelik yaptırımların merkezi haline gelecek. Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek’in, “23 Kasım’dan itibaren ihbar merkezinin kurulacağını” belirtmesi, internetin RTÜK’ünün doğuşunun habercisi gibi.
Şimşek, “sansür mü geliyor?” sorusuna, “kanunun verdiği yetkiyi sık kullanmak istemediğini; yetkiyi, ortada gerçekten yakıcı bir sorun / suç varsa kullanırım” yanıtını vermişti. Bu da kimi kuşkuları perçinlemişti.
Suç oluşturacak unsurların (örneğin müstehcenlik, fuhuş, çocuk istismarı..) sınırları, kapsamı ve ayrıntıları belirgin değil. Dolayısıyla muğlâklık, bir sorun olarak karşımızda duruyor.
Bu bağlamda TİB, yetki ve sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitecek? Daha da önemlisi TİB, yürütmenin etkisi altına girerek, kurumun içinde yer alacak kişilerin kültür anlayışına ve dünyaya bakışına göre uygulamada bulunma tehlikesi ile karşı karşıya değil mi? Bir başka deyişle, internet ortamında keyfiyete dayalı sansür dönemi mi başlıyor?
Son dönemde, yazılı ve görsel basında sıkça karşılaştığımız; gerekçesi, kapsam ve içeriği belirsizliklerle dolu sansür uygulamalarının bir benzeri, sanal ortamda da gündeme gelecek gibi gözüküyor.
AKP’nin girişimleri, gidişin böyle olduğunu gösteriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)