BULUŞMA...
ALİ BULUNMAZ
Seçim bitti. Gündem yoğun.
Bunun tam ortasına G20 Zirvesi ve Obama'nın Türkiye ziyareti oturdu.
Davos'ta Peres'e kafa tutan Tayyip Erdoğan, Arap ülkelerinin ilgisi ve minnetine mazhar olunca, bu sefer de G20 Zirvesi'nde Danimarka Başbakanı Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği'ne karşı olduğunu açıkladı ve “van minüt” diyerek “NATO Fatihi” unvanını da kazanmak istedi.
Karşı çıkışının nedenini de, Roj TV ile Hz. Muhammed karikatürleri olarak açıkladı.
ABD ve İsrail'e biat etmiş Arap ülkelerinde haklı bir sempati yaratan Erdoğan, bu çıkışıyla oralardaki puanını da arttırdı.
Ama gelin görün ki ABD'nin çiçeği burnunda başkanı Hüseyin Obama soruna ağırlığını koydu ve Erdoğan'ı “one minute” formülüyle ikna etti...
***
Türkiye garip bir ülke. Siyasetin işleyişi de acayip.
Seçim öncesi Davos'ta ortaya konan tuhaf ortaoyunla şişirilmeye çalışılan yelkenler ve “Davos Fatihi” sloganıyla parlatılan propaganda, ekonomik kriz ve yolsuzlukların gölgesinde kaldı.
İç politikada “bir dakika”, dış politikada “van münit”le yol alınmaya çalışılırken, sular çekildi, fırtına dindi ve gerçek gündemle baş başa kalındı.
Ekonomik kriz, işsizlik, enflasyon ve yoksulluk daimi gündem maddeleri.
Şimdi bunlara kısa Obama ziyareti de eklendi.
***
“Değişimin” simgesi ve dünya lideri Obama Türkiye'ye geliyor. G20 Zirvesi'nde kırmızı halıda yan yana yürüyen ve aile fotoğrafında omuz omuza görünen Erdoğan ve Obama, bu kez Türkiye'de görüşecek.
Neler konuşulacak?
Enerji, İsrail-Filistin sorunu, Kıbrıs ve ekonomik kriz...
Obama Türkiye'de sempati topladı, gıyabi kutlamalar yapıldı, kurbanlar kesildi...
Mutlu ve kutlu bir gün, Obama geliyor.
Obama sempatik mi sempatik, kısacası kimilerinin ifadesiyle “bizden biri...”
Ezilmiş ve hor görülmüşlerin temsilcisi kimilerine göre...
Aşılamaz denen sorunların üstesinden gelmesi beklenen bir dünya lideri.
“Davos Fatihi” ve arabulucu Tayyip Erdoğan ile dünya lideri, ezilmişlerin yüzü ve sesi Hüseyin Obama.
Hollywood filmlerini aratmayacak bir buluşma.
Filmin adı, "One Minute" ya da Türkçesiyle "Bir Dakika..."
5 Nisan 2009 Pazar
20 Mart 2009 Cuma
DÖRT İŞLEM...
ALİ BULUNMAZ
Dört işlem hayatın her döneminde insanın karşısına çıkar.
Kimileri “dört işlem bilmeyen adam olamaz” der.
Doğrudur...
Doğrudur da, siyasette dört işlem epey bir farklıdır.
***
Siyasette, özellikle bugün, kullanılan dört işlem akıllara seza.
Bölme bunların başındadır. Bu, biz-onlar ayrımıdır. Cemaat-tarikat kardeşi olanlar ile buna direnenler hemen birbirinden ayrıştırılır.
Yandaş demokrasisi, cemaat-tarikat kardeşliğine çalışır...
***
Çarpma da bölme gibi iş tutar. Kazanan ve kazancını katlayan hep yandaşlardır. Baş kızsa da, yandaşlık hep bire on verir, çarpar; büyür, palazlanır.
Katlanır, buna katlanamayanları dışarıda bırakır.
İşte bu dışarda bırakma, bizi çıkarma işlemine götürür.
Yandaşlar ve tarikat-cemaat kardeşleri, kendinden olmayanları dışlar; güncel deyimle izole eder, yalnız bırakır...
***
Toplama ise günümüzün en çok faydalanılan işlemidir.
Muhalefet eden her kim varsa, yan yana gelip gelemeyeceği akıl mantık süzgecinden bile geçirilmeden arka arkaya dizilir.
Kapatılır, soruşturulur, suçlanır, yaftalanır ve etkisizleştirilir.
Eleştirenler, aydınlanmaya inanlar, muhalifler ve kendini iktidar yandaşı olarak görmeyenlerle sap ve saman karıştırılır; elmalar ile armutlar aynı çuvala doldurulur, şöyle bir silkelenir.
En sonunda istenen, özlenen ve ulaşılmaya çalışılan Türkiye ortaya çıkar: Dikensiz, engelsiz, eleştiri ve muhalefetsiz bir ülke...
***
Siyasette dört işlem, hele bir de kendini mutlak ve sınırsız güç biçiminde gören bir iktidar tarafından kullanılıyorsa keyiflere diyecek yoktur.
Her şey istenildiği gibi gitmektedir.
Yol açıktır.
Bölünür, çarpılır, çıkarılır ve toplanır...
Sağlama, toplumu ve kurumları istediği gibi şekillendiren bir zihniyetin elinde oyuncak olan ülkeden başka bir şey ortaya koymaz...
ALİ BULUNMAZ
Dört işlem hayatın her döneminde insanın karşısına çıkar.
Kimileri “dört işlem bilmeyen adam olamaz” der.
Doğrudur...
Doğrudur da, siyasette dört işlem epey bir farklıdır.
***
Siyasette, özellikle bugün, kullanılan dört işlem akıllara seza.
Bölme bunların başındadır. Bu, biz-onlar ayrımıdır. Cemaat-tarikat kardeşi olanlar ile buna direnenler hemen birbirinden ayrıştırılır.
Yandaş demokrasisi, cemaat-tarikat kardeşliğine çalışır...
***
Çarpma da bölme gibi iş tutar. Kazanan ve kazancını katlayan hep yandaşlardır. Baş kızsa da, yandaşlık hep bire on verir, çarpar; büyür, palazlanır.
Katlanır, buna katlanamayanları dışarıda bırakır.
İşte bu dışarda bırakma, bizi çıkarma işlemine götürür.
Yandaşlar ve tarikat-cemaat kardeşleri, kendinden olmayanları dışlar; güncel deyimle izole eder, yalnız bırakır...
***
Toplama ise günümüzün en çok faydalanılan işlemidir.
Muhalefet eden her kim varsa, yan yana gelip gelemeyeceği akıl mantık süzgecinden bile geçirilmeden arka arkaya dizilir.
Kapatılır, soruşturulur, suçlanır, yaftalanır ve etkisizleştirilir.
Eleştirenler, aydınlanmaya inanlar, muhalifler ve kendini iktidar yandaşı olarak görmeyenlerle sap ve saman karıştırılır; elmalar ile armutlar aynı çuvala doldurulur, şöyle bir silkelenir.
En sonunda istenen, özlenen ve ulaşılmaya çalışılan Türkiye ortaya çıkar: Dikensiz, engelsiz, eleştiri ve muhalefetsiz bir ülke...
***
Siyasette dört işlem, hele bir de kendini mutlak ve sınırsız güç biçiminde gören bir iktidar tarafından kullanılıyorsa keyiflere diyecek yoktur.
Her şey istenildiği gibi gitmektedir.
Yol açıktır.
Bölünür, çarpılır, çıkarılır ve toplanır...
Sağlama, toplumu ve kurumları istediği gibi şekillendiren bir zihniyetin elinde oyuncak olan ülkeden başka bir şey ortaya koymaz...
15 Mart 2009 Pazar
YÜZSÜZLÜK...
ALİ BULUNMAZ
Yüz, ruhun aynasıdır...
Yüz, kişiliğin rengidir...
Yüz, insanın kendisidir bir yerde.
***
Yüzsüzlük günümüzün hastalığı. Hastalığın en çok nüksettiği yer de politika.
Bugün Türkiye seçim yolunda. Meydanlar, alanlar dolup taşıyor; sözler, geleceğe ilişkin söylemler meydanlardan Türkiye'nin dört bir yanına dağılıyor.
İktidar kendinden emin, yardımlar, sadakalar dağıtılıyor. Bunun seçimin sonucuna etki etmeyeceğini savunuyor.
“Teğet geçeceği” söylenen ve daha sonra “en az etkilenen ülkenin Türkiye olduğu” ifade edilen kriz için “önlem paketleri” açıklıyor.
İktidar yaman mı yaman. Kredi kartı borçlularına veryansın ediyor.
Bu borçların yokluktan ödenemediğini, kendisinin oy kapısı olan yoksulluğun borca borç kattığını adı gibi biliyor.
Ama seçim meydanı bu; burada her şey söylenir, yapılır.
***
Yolsuzluğu yol olarak seçenlerin, bunu sadakalarla kapatmaya, soruşturma ve çamur atmalarla kapatmaya çalışanların yüzsüzlüğü apaçık ortadadır artık.
Yüzsüzlük iki türlüdür: Her şeyi yapmaya ve söylemeye varan utanmazlık ile yüzün silinmesi.
İlkinde yüz vardır, ama kızarmaz olmuştur. İkincisi ise tam anlamıyla yüzü olmamak demektir. İnsan içine çıkmaktan çekinmektir bu.
Türkiye'nin büyük çoğunluğunun yüzü siliktir. Yokluk ve yoksullukla kavrulan yaşamlar için iktidarın fomülü bellidir: “Hamdedin!”
Fakat iktidar, onun yandaş ve yoldaşları hamdetmek şöyle dursun, gücüne güç katmaktadır.
Bugünün geçerli yüzsüzlüğü bunu gerektirmektedir de ondan. Yoksa bir art niyet aranmamalıdır! Yandaş demokrasisinin doğal sonucudur bu yaşananlar...
***
Yüz, ruhun aynasıdır; kişiliğin rengidir.
Kızarmayan bir yüzden her şey beklenir...
Korkusuzdur, fütursuz ve sınırsızdır. Yoluna böyle devam eder...
Bu anlamdaki yüzsüzlük tehlikelidir de.
Çünkü çemberini tamamlayıp, kendini yer bitirir bir noktadan sonra.
Eriyip yok olana kadar, yüzsüzlüğüne yüzsüzlük katar...
ALİ BULUNMAZ
Yüz, ruhun aynasıdır...
Yüz, kişiliğin rengidir...
Yüz, insanın kendisidir bir yerde.
***
Yüzsüzlük günümüzün hastalığı. Hastalığın en çok nüksettiği yer de politika.
Bugün Türkiye seçim yolunda. Meydanlar, alanlar dolup taşıyor; sözler, geleceğe ilişkin söylemler meydanlardan Türkiye'nin dört bir yanına dağılıyor.
İktidar kendinden emin, yardımlar, sadakalar dağıtılıyor. Bunun seçimin sonucuna etki etmeyeceğini savunuyor.
“Teğet geçeceği” söylenen ve daha sonra “en az etkilenen ülkenin Türkiye olduğu” ifade edilen kriz için “önlem paketleri” açıklıyor.
İktidar yaman mı yaman. Kredi kartı borçlularına veryansın ediyor.
Bu borçların yokluktan ödenemediğini, kendisinin oy kapısı olan yoksulluğun borca borç kattığını adı gibi biliyor.
Ama seçim meydanı bu; burada her şey söylenir, yapılır.
***
Yolsuzluğu yol olarak seçenlerin, bunu sadakalarla kapatmaya, soruşturma ve çamur atmalarla kapatmaya çalışanların yüzsüzlüğü apaçık ortadadır artık.
Yüzsüzlük iki türlüdür: Her şeyi yapmaya ve söylemeye varan utanmazlık ile yüzün silinmesi.
İlkinde yüz vardır, ama kızarmaz olmuştur. İkincisi ise tam anlamıyla yüzü olmamak demektir. İnsan içine çıkmaktan çekinmektir bu.
Türkiye'nin büyük çoğunluğunun yüzü siliktir. Yokluk ve yoksullukla kavrulan yaşamlar için iktidarın fomülü bellidir: “Hamdedin!”
Fakat iktidar, onun yandaş ve yoldaşları hamdetmek şöyle dursun, gücüne güç katmaktadır.
Bugünün geçerli yüzsüzlüğü bunu gerektirmektedir de ondan. Yoksa bir art niyet aranmamalıdır! Yandaş demokrasisinin doğal sonucudur bu yaşananlar...
***
Yüz, ruhun aynasıdır; kişiliğin rengidir.
Kızarmayan bir yüzden her şey beklenir...
Korkusuzdur, fütursuz ve sınırsızdır. Yoluna böyle devam eder...
Bu anlamdaki yüzsüzlük tehlikelidir de.
Çünkü çemberini tamamlayıp, kendini yer bitirir bir noktadan sonra.
Eriyip yok olana kadar, yüzsüzlüğüne yüzsüzlük katar...
10 Mart 2009 Salı
“AK” YOLUNA GİDEN TÜRKİYE…
ALİ BULUNMAZ
Yolsuzluk, yoksulluk, avanta, takla…
Hırsızlık, uğursuzluk, vurgun, katakulli…
Soruşturma, kovuşturma, tutuklama, iftira…
“Yeni Osmanlı”, padişah, sultan, şeyhülislam…
“Fatih”, lafazanlık, palavra, yalan, dolan…
Basına boykot çağrısı, yandaş medyaya kıyak, bilgi sızdırma…
Emniyette, bürokraside, devlette, özel sektörde F tipi örgütlenme, dincilik, hokkabazlık…
***
Duyarlı yurttaş, gerçek aydın, bilinçli insan soruyor:
“Türkiye nereye gidiyor?”
Yanıtlar verilmeye çalışıyor, çözümler üretilmek isteniyor, kafa yoruluyor.
***
Soru olduğu yerde, külçe gibi ağır duruyor.
Köşe başında, dost meclislerinde, panellerde, televizyonda, gazete sütunlarında; hemen her yerde aynı soru yanıtlanmaya ve ileriye dönük tahminlerde bulunulmaya çabalanıyor.
***
Yerel seçimler yaklaştıkça siyaset ısınıyor, sözler havalarda uçuşuyor.
Vatandaş, gerçek aydın ve duyarlı insanlar soruyor:
“Türkiye nereye gidiyor?”
***
Yanıtı apaçık ortada:
İktidarın dümen suyuna gitmeyenin alaşağı edildiği, hapislere tıkıldığı, soruşturmalara uğradığı bir dönemden geçiyor ülke.
Kısacası:
Türkiye, “AK” yoluna gidiyor.
Daha doğrusu gitmeye zorlanıyor...
Türkiye'nin bu dönemi eski bir deyişi hatırlatıyor:
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir...”
ALİ BULUNMAZ
Yolsuzluk, yoksulluk, avanta, takla…
Hırsızlık, uğursuzluk, vurgun, katakulli…
Soruşturma, kovuşturma, tutuklama, iftira…
“Yeni Osmanlı”, padişah, sultan, şeyhülislam…
“Fatih”, lafazanlık, palavra, yalan, dolan…
Basına boykot çağrısı, yandaş medyaya kıyak, bilgi sızdırma…
Emniyette, bürokraside, devlette, özel sektörde F tipi örgütlenme, dincilik, hokkabazlık…
***
Duyarlı yurttaş, gerçek aydın, bilinçli insan soruyor:
“Türkiye nereye gidiyor?”
Yanıtlar verilmeye çalışıyor, çözümler üretilmek isteniyor, kafa yoruluyor.
***
Soru olduğu yerde, külçe gibi ağır duruyor.
Köşe başında, dost meclislerinde, panellerde, televizyonda, gazete sütunlarında; hemen her yerde aynı soru yanıtlanmaya ve ileriye dönük tahminlerde bulunulmaya çabalanıyor.
***
Yerel seçimler yaklaştıkça siyaset ısınıyor, sözler havalarda uçuşuyor.
Vatandaş, gerçek aydın ve duyarlı insanlar soruyor:
“Türkiye nereye gidiyor?”
***
Yanıtı apaçık ortada:
İktidarın dümen suyuna gitmeyenin alaşağı edildiği, hapislere tıkıldığı, soruşturmalara uğradığı bir dönemden geçiyor ülke.
Kısacası:
Türkiye, “AK” yoluna gidiyor.
Daha doğrusu gitmeye zorlanıyor...
Türkiye'nin bu dönemi eski bir deyişi hatırlatıyor:
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir...”
6 Mart 2009 Cuma
“BEN...”
ALİ BULUNMAZ
Benim partim...
Benim milletim...
Benim vatandaşım...
Benim bakanım...
Benim ülkem...
Ben, ben, ben...
***
Sonra...
“Ben ve o”; “biz ve onlar” ayrımları...
Benden; cemaat kardeşi ve tarikat yoldaşı olan ile beni eleştiren...
***
Padişah olmak, her yolun kendisine çıkmasını istemek; yandaşlarla kendine yeni bir dünya yaratmak, dayanılmaz çekiciliğe sahip bugünlerde.
O nedenle bir ülkenin başbakanı için “Son Osmanlı Padişahı” yazılı pankartlar açılıyor.
Bu pankartı hazırlayanlar ve pankartın altına imzasını atanlar her şeyin farkında. Neyin hoşa gidip gitmeyeceğini iyi hesaplamışlar.
***
Amerika'nın neoconları (Yeni Muhafazakârları) kafa kafaya verip Türkiye'de kendilerinin bir benzerini yarattı.
Adına da “Yeni Osmanlı” dedi; yandaşlarını palazlandırdılar.
Şimdi “hamdolsun Davos'u fetheden”, ülkede eleştirel bakış açısı bırakmamak için elinden geleni ardına koymayan bir “Son Osmanlı Padişahı” var.
“Ben”, diyor, “benim” diyor, “onlar” diye ayırıyor...
“Benden olmayan, taraf olmayan bertaraf olur” diyor.
Bunun adı da Yeni Osmanlı lugâtında “demokrasi” oluyor...
ALİ BULUNMAZ
Benim partim...
Benim milletim...
Benim vatandaşım...
Benim bakanım...
Benim ülkem...
Ben, ben, ben...
***
Sonra...
“Ben ve o”; “biz ve onlar” ayrımları...
Benden; cemaat kardeşi ve tarikat yoldaşı olan ile beni eleştiren...
***
Padişah olmak, her yolun kendisine çıkmasını istemek; yandaşlarla kendine yeni bir dünya yaratmak, dayanılmaz çekiciliğe sahip bugünlerde.
O nedenle bir ülkenin başbakanı için “Son Osmanlı Padişahı” yazılı pankartlar açılıyor.
Bu pankartı hazırlayanlar ve pankartın altına imzasını atanlar her şeyin farkında. Neyin hoşa gidip gitmeyeceğini iyi hesaplamışlar.
***
Amerika'nın neoconları (Yeni Muhafazakârları) kafa kafaya verip Türkiye'de kendilerinin bir benzerini yarattı.
Adına da “Yeni Osmanlı” dedi; yandaşlarını palazlandırdılar.
Şimdi “hamdolsun Davos'u fetheden”, ülkede eleştirel bakış açısı bırakmamak için elinden geleni ardına koymayan bir “Son Osmanlı Padişahı” var.
“Ben”, diyor, “benim” diyor, “onlar” diye ayırıyor...
“Benden olmayan, taraf olmayan bertaraf olur” diyor.
Bunun adı da Yeni Osmanlı lugâtında “demokrasi” oluyor...
7 Şubat 2009 Cumartesi
“SOSYAL DEVLET”İN ANTİ-SOSYALLİĞİ
ALİ BULUNMAZ
Yerel seçimler yaklaşırken Tunceli'de beyaz eşya dağıtılması da memleketin “normalleri” arasında yerini aldı.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “ihtiyacı olan yurttaşlara buzdolabı, çamaşır makinesi ve kanepe dağıtmayı” sosyal devlet ile ilişkilendirdi!
***
Türkiye'de “sosyal devlet”, AKP iktidarıyla cemaat, tarikat ve sadaka kültürüyle bağdaştırılır oldu.
Cemaati, sivil toplum kuruluşundan devletin kendisi haline getirmek ve “sosyal devleti” sadaka dağıtmayla eşitlemek de kolay iş değil.
AKP'nin “başarılı devlet yönetiminin” meyveleri bunlar.
Buna bir de biz-onlar ayrımını ve yandaş demokrasisini eklediğinizde her şey daha berrak biçimde ortaya çıkıyor.
***
Ama eksik kalan bir şey var: AKP, “sosyal devletten” sadaka dağıtmayı anlıyor da, sadaka dağıtmanın gerekçesi olan “ihtiyacı”; daha doğrusu yoksulluğu en az seviyeye indirmek için herhangi bir şey yapıyor mu, biraz da ona bakmak gerek...
Gelir-gider dengesizliği, üretmeden tüketme ve yoksulluğa alıştırma, insanları her geçen gün daha fazla zorluyor.
Balık tutmayı öğretmek yerine balık verme yolunu seçen zihniyet “sosyal devlet” olduğunu iddia ederek, sadaka dağıtmayı büyük ve gerekli bir iş sayıyor.
Fakat bunu değiştirmek ve yana yatmış gemiyi düzeltmek kimsenin işine gelmiyor.
Çünkü yoksulluğa alıştırılmış, adeta sadaka bekler hale gelmiş ve umudunu sistematik yardımlara bağlamış kitlelerin varlığı, aynı zamanda oy kaynağı olarak görülüyor.
***
“Sosyal devlet”in anti-sosyalliği, “hamdetme”yi bilen yurttaşların sayısının arttırılmasıyla her gün biraz daha gün ışığına çıkıyor.
Çalışanın, emekçinin, emeklinin, yoksulun ve genel anlamda yurttaşının hakkını korumak ve kollamak yerine; yandaşa, yoldaşa ve cemaat kardeşine peşkeş çekilen kaynakların varlığı aklı başında herkesi ürkütüyor.
Türkiye'de “sosyal devlet” dediğiniz şey, o kadar da sosyal değil anlayacağınız. Sosyal devletin hayat bulabilmesi için öncelikle bilinç gerek, demokrasi gerek, hukukun içselleştirilmesi gerek...
Sosyal devlet için bunları benimsemiş, kendini bunların üstünde görmeyen bir iktidar anlayışı gerek her şey bir tarafa. Eşitlikten yana, kendini yurttaşının yerine koyabilen yöneticiler gerek...
Sosyal devlet, ancak o zaman gerçek anlamıyla sosyal olabilir işte...
ALİ BULUNMAZ
Yerel seçimler yaklaşırken Tunceli'de beyaz eşya dağıtılması da memleketin “normalleri” arasında yerini aldı.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “ihtiyacı olan yurttaşlara buzdolabı, çamaşır makinesi ve kanepe dağıtmayı” sosyal devlet ile ilişkilendirdi!
***
Türkiye'de “sosyal devlet”, AKP iktidarıyla cemaat, tarikat ve sadaka kültürüyle bağdaştırılır oldu.
Cemaati, sivil toplum kuruluşundan devletin kendisi haline getirmek ve “sosyal devleti” sadaka dağıtmayla eşitlemek de kolay iş değil.
AKP'nin “başarılı devlet yönetiminin” meyveleri bunlar.
Buna bir de biz-onlar ayrımını ve yandaş demokrasisini eklediğinizde her şey daha berrak biçimde ortaya çıkıyor.
***
Ama eksik kalan bir şey var: AKP, “sosyal devletten” sadaka dağıtmayı anlıyor da, sadaka dağıtmanın gerekçesi olan “ihtiyacı”; daha doğrusu yoksulluğu en az seviyeye indirmek için herhangi bir şey yapıyor mu, biraz da ona bakmak gerek...
Gelir-gider dengesizliği, üretmeden tüketme ve yoksulluğa alıştırma, insanları her geçen gün daha fazla zorluyor.
Balık tutmayı öğretmek yerine balık verme yolunu seçen zihniyet “sosyal devlet” olduğunu iddia ederek, sadaka dağıtmayı büyük ve gerekli bir iş sayıyor.
Fakat bunu değiştirmek ve yana yatmış gemiyi düzeltmek kimsenin işine gelmiyor.
Çünkü yoksulluğa alıştırılmış, adeta sadaka bekler hale gelmiş ve umudunu sistematik yardımlara bağlamış kitlelerin varlığı, aynı zamanda oy kaynağı olarak görülüyor.
***
“Sosyal devlet”in anti-sosyalliği, “hamdetme”yi bilen yurttaşların sayısının arttırılmasıyla her gün biraz daha gün ışığına çıkıyor.
Çalışanın, emekçinin, emeklinin, yoksulun ve genel anlamda yurttaşının hakkını korumak ve kollamak yerine; yandaşa, yoldaşa ve cemaat kardeşine peşkeş çekilen kaynakların varlığı aklı başında herkesi ürkütüyor.
Türkiye'de “sosyal devlet” dediğiniz şey, o kadar da sosyal değil anlayacağınız. Sosyal devletin hayat bulabilmesi için öncelikle bilinç gerek, demokrasi gerek, hukukun içselleştirilmesi gerek...
Sosyal devlet için bunları benimsemiş, kendini bunların üstünde görmeyen bir iktidar anlayışı gerek her şey bir tarafa. Eşitlikten yana, kendini yurttaşının yerine koyabilen yöneticiler gerek...
Sosyal devlet, ancak o zaman gerçek anlamıyla sosyal olabilir işte...
2 Şubat 2009 Pazartesi
AYDINLANMIŞ ZİHİN...
ALİ BULUNMAZ
Immanuel Kant'ın neredeyse evrensel hale gelmiş bir aydınlanma tanımı var. Diyor ki:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”
***
Tayyip Erdoğan'ın, Davos'ta hiddetlenip, İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek paneli terk etmesi karşısında farklı tepkiler geldi.
Ama en önemlisi Arap dünyasında Erdoğan'ın puanı arttı, Gazze'de insanlar ellerinde Erdoğan posterleriyle gösteriler düzenledi örneğin.
***
Arap dünyası bir tuhaf.
Yıllardır ABD, İngiltere ve İsrail'in dümen suyunda yol alıp, katliamlara neredeyse ses çıkarmayan Araplar Gazze saldırıları basın aracılığıyla dünyaya servis edilince birden kıpırdandılar.
Fakat kıpırdananlar genellikle Gazze'de öldürülenler gibi sivil halktı. Politikacılar yine edilgin kalmayı tercih etti.
Erdoğan'ın terk ettiği panelde, Ban Ki Moon'un tek işaretiyle yerine oturuveren Arap lider gibi...
***
Arap'tan çok Arap olmanın bir mantığı yok elbette. Üstelik aklını ABD, İngiltere ve İsrail'e teslim eden Arapların durumu da içler acısı.
Yılların Filistin-İsrail sorununda suskunluğunu bozmayan, katliam ve cinayetlere ses etmeyen Araplar'ın bundan sonra kalıcı ve etraflı çözümler üretilmesine katkı sağlayacakları düşünülebilir mi?
***
Aydınlanmış zihinler, aydınlanmamış ya da aydınlanmamakta direnen zihinlere anlatmalı: Ne Erdoğan'ın terk ettiği toplantı ne o toplantıda havanda dövülen su ne de politikacıların açıklamaları bir sonuç üretecektir.
Önemli ve gerekli olan, bağımsızlığı, özgürlüğü ve aydınlanmayı istemektir.
Aklını kendi kullanacak bireylerin oluşturduğu toplumların oluşmasını sağlamaktır.
Dünya sorunlarını iç politikaya alet etmek de iktidarını sağlayan dünya güçlerine kafa tutar gibi yapmak da, sadece gülüp geçilecek olaylardır.
Asıl olan tam bağımsızlığı, gerçek demokrasiyi ve hukuku içselleştirip savunmaktır.
Kısacası ergin ve aklını kullanan özgür bireylerin yaşadığı toplumları yaratmak, aydın zihinleri söz sahibi yapmaktır.
Aydınlanmış zihin bilir, eleştirir, sorgular ve sonuçlara ulaşmaya çabalar.
Baktığımızda bunu isteyen kaç politikacı görüyoruz?..
ALİ BULUNMAZ
Immanuel Kant'ın neredeyse evrensel hale gelmiş bir aydınlanma tanımı var. Diyor ki:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”
***
Tayyip Erdoğan'ın, Davos'ta hiddetlenip, İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek paneli terk etmesi karşısında farklı tepkiler geldi.
Ama en önemlisi Arap dünyasında Erdoğan'ın puanı arttı, Gazze'de insanlar ellerinde Erdoğan posterleriyle gösteriler düzenledi örneğin.
***
Arap dünyası bir tuhaf.
Yıllardır ABD, İngiltere ve İsrail'in dümen suyunda yol alıp, katliamlara neredeyse ses çıkarmayan Araplar Gazze saldırıları basın aracılığıyla dünyaya servis edilince birden kıpırdandılar.
Fakat kıpırdananlar genellikle Gazze'de öldürülenler gibi sivil halktı. Politikacılar yine edilgin kalmayı tercih etti.
Erdoğan'ın terk ettiği panelde, Ban Ki Moon'un tek işaretiyle yerine oturuveren Arap lider gibi...
***
Arap'tan çok Arap olmanın bir mantığı yok elbette. Üstelik aklını ABD, İngiltere ve İsrail'e teslim eden Arapların durumu da içler acısı.
Yılların Filistin-İsrail sorununda suskunluğunu bozmayan, katliam ve cinayetlere ses etmeyen Araplar'ın bundan sonra kalıcı ve etraflı çözümler üretilmesine katkı sağlayacakları düşünülebilir mi?
***
Aydınlanmış zihinler, aydınlanmamış ya da aydınlanmamakta direnen zihinlere anlatmalı: Ne Erdoğan'ın terk ettiği toplantı ne o toplantıda havanda dövülen su ne de politikacıların açıklamaları bir sonuç üretecektir.
Önemli ve gerekli olan, bağımsızlığı, özgürlüğü ve aydınlanmayı istemektir.
Aklını kendi kullanacak bireylerin oluşturduğu toplumların oluşmasını sağlamaktır.
Dünya sorunlarını iç politikaya alet etmek de iktidarını sağlayan dünya güçlerine kafa tutar gibi yapmak da, sadece gülüp geçilecek olaylardır.
Asıl olan tam bağımsızlığı, gerçek demokrasiyi ve hukuku içselleştirip savunmaktır.
Kısacası ergin ve aklını kullanan özgür bireylerin yaşadığı toplumları yaratmak, aydın zihinleri söz sahibi yapmaktır.
Aydınlanmış zihin bilir, eleştirir, sorgular ve sonuçlara ulaşmaya çabalar.
Baktığımızda bunu isteyen kaç politikacı görüyoruz?..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)