5 Aralık 2008 Cuma

1989 RUHU MU, 2009 GERÇEĞİ Mİ?
ALİ BULUNMAZ

Pek çok insanın ağzında bir cümle var:

“Bu ülke AKP’den kurtulmak zorunda…”

Günümüzün ekonomik krizi, yolsuzluk, vurgun, sınırı kalmayan yandaş kayırmacılığı ve demokrasisi, insanlara bu cümleyi söylettiriyor.

Bir başka deyişle, AKP’nin ne olduğunu anlamayanlar ve gizleyenler bile, iktidar partisinin ne yapmaya çalıştığını artık kavramış gözüküyor.

Elbette bunu kabullenmeyen, kabullenmek istemeyenler de var.

***

Özellikle ekonomik krizin faturasını ödeyen; krizin “teğet geçmediği” herkes AKP’den kurtulma söylemine sarılıyor.

İyi de nasıl?

Nereden başlamalı?

Önümüzdeki yerel seçimler, bunun bir başlangıcı olabilir mi?

Neden olmasın?..

Bir daha soralım o zaman: Nasıl?

***

İşte 2009 yerel seçimlerinin, Türkiye için önemi de burada belirginleşiyor.

AKP’nin gerçek yüzünün, ekonomide izlediği yolun ne denli yanlış olduğunun görüldüğü şu zamanda yerel seçimler kurtarıcı rol üstlenebilir.

Ancak kartlar doğru oynanırsa.

Daha açık söylemek gerekirse, AKP’ye karşı ortak adaylarla hareket edilirse, siyaset bir umut üretebilir.

Böylelikle, AKP’den kurtulma söylemi de lafta kalmaz. En azından gelecek için kaygıların azaltılması adına belli bir yol alınabilir.

Peki, gelişmeler ne doğrultuda?

Sol veya sosyal demokrasi ortak adaylarla sahne alabilecek mi?

Özellikle büyük şehirlerde ve Anadolu’da ortak adaylar çıkarılabilecek mi? Sol ve sosyal demokrasi, bu konuda çalışma yapıyor mu?

Şimdilik bu merkezde olumlu bir gelişme yok. Solda eski hastalıklar, birbirine rakip olma ve birbirinden oy alma kaygısı devam ediyor.

***

Solun iki önemli partisi CHP ve DSP, seçim birlikteliği konusunda mesafe alamadı. Alamadığı gibi, ortak hareket etmeleri gereken seçim için birbirini rakip görmekte.

Tehlikeli ve yanlış olan da bu zaten.

Zaman zaman dillendirilen “1989 ruhu” deyişi, durum böyle seyrederse başka noktalara gidebilir.

Örneğin “1989 ruhu” denirken, birden bire 1994 gerçeği karşımıza dikilebilir.

***

Hatırlayalım, başta Ankara ve İstanbul’da beraber hareket edemeyen ve üçe bölünen sosyal demokrat oylar, belediyelerin çoğunluğunun çok küçük farklarla Refah Partisi’ne geçmesine yol açmıştı.

O dönemden bu döneme, neredeyse aynı kadrolar farklı çatılar altında yerel iktidarlarını sağlamlaştırıp palazlandı.

Sonuçta bugün, AKP kadrolarının büyük bir kısmını 1994 yerel seçimlerinde iş başına gelenler oluşturdu.

***

Fotoğrafa bakıldığında, yerel iktidarın gelecek için ne kadar önemli olduğu rahatlıkla görülebilir.

Bu yüzden 2009 yerel seçimleri de çok önemli, ortak adaylarla beraber hareket etmek de aynı derecede gerekli.

Sol partilerin bu gerçeği bir an önce kavraması; kısır ve günübirlik tartışmaları sonlandırması zorunlu.

Aksi takdirde 1994 gerçeği, evrilip 2009 gerçeğine dönüşebilir…

3 Aralık 2008 Çarşamba

SERHAN...
ALİ BULUNMAZ

Türkiye'de sağlık gibi hayati öneme sahip bir konu, ticarete alet edildi mi edilmedi mi?

Pıtrak gibi ortaya çıkan özel hastaneler, ticarethane mantığıyla mı “hizmet” veriyor yoksa insan sağlığını mı öne çıkarıyor?

***

Müzisyen Burhan Şeşen'in oğlu Serhan'a doğru teşhis koyamayıp yanlış tedavi uygulayan ve Serhan'ın komaya girmesinde başrolü oynayan Özel Sema Hastanesi'nin Başhekimi İlyas Akdemir kameralar önünde ne dedi:

“Bu konu bu kadar önemli miymiş yahu...”

Hipokrat yemini etmiş bir doktorun ağzından döküldü bu cümle...

Sağlık yerine parayı, hizmet yerine ticareti ve meslek ahlakı yerine tarikat-cemaat kardeşliğini önemseyen çarkın bir dişlisi nihayet bu açıklamayı yapan.

“Önemli bulunmayan” bu olay, daha doğrusu hatalı teşhis sonucu karanlığa gömülen bir yaşam, bu zihniyet için ne ifade eder?

İfade eder mi?..

***

Bu ve buna benzer olaylarda mağdur çok. İsimler önemli değil, fakat öte yandan çok da önemli.

Çünkü isimler yaşamın ta kendisi...

Hani şimdi “başka Serhanlar olmasın” diyebilir pek çok kişi doğal olarak.

Ama olacak.

Neden mi?

Çünkü burada insan ve sağlığından çok, insandan ve onun sağlığından “ne kadar kazanç sağlayabiliriz?” mantığı ağırlık verilen.

Elbette hukuk Serhan'ın başına gelenler hakkında son sözü söyleyecek.

Fakat bu zihniyetin tekerine çomak sokulmadığı sürece gidenler geri gelecek mi?

Yitip giden yaşamlar karşısında, “bu olay bu kadar önemli miymiş yahu” diye soranlar, görevlerini gönül rahatlığıyla nasıl sürdürecek?

Bugünkü gibi mi yoksa...

1 Aralık 2008 Pazartesi

ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK...
ALİ BULUNMAZ

Türkiye'de basının, medyalaşmasının ardından araştırmacı gazetecilik terimi ya da kavramı da sulandırıldı.

Aslında Uğur Mumcu'dan günümüze, tam anlamıyla araştırmacı gazeteciye rastlamak da mümkün değil.

Suskun, bilinçsiz ve sorgulama yetisini yitirmiş bir toplum yaratmak isteyen toplum mühendisleri, araştırmacı ve sorgulayıcı gazeteciler yerine, yorumcuları ve magazin “gazetecilerini” palazlandırdı.

Bilgi ve belgeden yola çıkıp, gerçekleri gün yüzüne dökmeye çalışan gazeteciler yerine susan, iktidara yamanan ve kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan gazeteciler kapladı medya meydanını.

***

Faili meçhul cinayetler...

Yolsuzluk...

Adam kayırmacılığı...

Yandaş demokrasisi...

Usulsüzlük...

Kaçakçılık...

Bunların üzerine cesaretle giden, hiç olmazsa söz konusu başlıkları gündeme getiren kaç gazeteci kaldı?

***

21. yüzyılda medya için ne deniyor:

“Dördüncü kuvvet...”

Ama bu kuvvet olma durumu, daha çok iktidar ile ilişkileri iyi tutup, diğer alanlarda faaliyet gösteren medya patronlarının kendi elini rahatlatması için kullanılıyor.

Bağımsızlık ve özgürlük, medya için gün geçtikçe uzak bir hayale dönüşüyor.

Dolayısıyla, can çekişen bağımlı medya içinden araştırmacı gazetecilerin çıkmasını beklemek de aynı ölçüde zorlaşıyor.

Cümleyi tersine çevirelim:

Bağımsız ve özgür bir basın ortamı, araştırmacı gazetecilerin yetişmesini; onların, olayların üstüne cesaretle gitmesini sağlayabilir.

İlk ve en önemli koşul budur...

20 Kasım 2008 Perşembe

“KRİZİ FIRSATA DÖNÜŞTÜRMEK!”
ALİ BULUNMAZ

Kredi...

Faiz...

Döviz...

Borsa...

Para, para, para...

Ve kriz...

Krize “kapitalizmin krizi” diyen de var, “borsa ve finans spekülatörlerinin marifeti” diyen de...

Ama ortada bir gerçek duruyor: Krizin vurduğu kesim, ne sermaye babaları ne de para sihirbazları.

Kriz, parası, bugünü ve geleceği tefeciler, tefecilere bağımlı siyasetçiler ve onları çekip çevirenlerin oyununa gelen yoksulları vuruyor.

***

İşsizliğin çığ gibi büyüdüğü, yaşam koşullarının güçleştiği, hemen her şeye zam gelirken, çalışanların ücretlerinin yerinde saydığı hatta aşağı çekildiği Türkiye'de “krizi fırsata dönüştürelim” çağrısı, tuhaf bir biçimde dillere pelesenk oluyor.

Kriz kimin için fırsat olabilir?

Emekçi, yoksul, asgari ücretli, işçi, memur için mi?

Yoksa yolsuzluk, vurgun, faiz, dolandırıcılıkla “geçimini sağlayan”; palazlanıp büyüyenler için mi?

Bugüne kadar yaşanan krizlere dönüp bakınca kimlerin ayakta kaldığı; kimlerin krizleri fırsata dönüştürdüğü görülebilir.

Uzağa gitmeye de gerek yok, şöyle yakın tarihin mürekkebi kurumamış sayfaları karıştırılsa yeter.

Bugünün “teğet geçeceği” söylenen krizi, acaba kimler için fırsat olabilir?

Birkaç kez düşünelim...

14 Kasım 2008 Cuma

KÜÇÜK TAŞLAR...
ALİ BULUNMAZ

İşlemde bir başka, ileri boyuta geçildi.

Akıllara kılçık atılmaya, ağızlara sakız verilmeye başlandı.

Anayasanın değiştirilemez ilkeleri, bir “sempozyum vesilesiyle” tartışmaya açılmaya hazırlanıyor, hatta açıldı bile.

Zihinler buna alıştırılıyor.

***

BOP denen oyunda yeni bir perde açılıyor.

Aslında bilinmedik bir şey yok burada. Her şey kitabına uygun ilerliyor.

Anayasanın değiştirilemez ilkelerinin tartışılması ne anlam taşıyor? Türkiye Cumhuriyeti'nin emniyet sübapları bir bir sökülmeye başlanmayacak mı bu tartışmayla?

Her şey ortada.

Şimdi hedef anayasa ve yargıyı dinci yörüngeye sokmaktır.

Hemen her yerde olduğu gibi, bu “kutlu”, mutlu ve günümüze “uygun” yörünge, geleceğin ülkesini şekillendirmede kilit rol oynayacaktır.

***

Siz bakmayın “demokrasi”, “hukuk” ve “özgürlük” söylemlerine ve kavramlarına...

Bunlar gelip geçici şeyler. Önemli olan hedefe varmak. Dinciliği, “ılımlı İslam”ı orta yere koymak.

Ondan sonra, ne demokrasi ne hukuk ne de özgürlük... Hepsi hedefe giden yoldaki “küçük taşlar!”

En azından dinci zevat için öyle...

12 Kasım 2008 Çarşamba

GÖREV GEREĞİ…
ALİ BULUNMAZ

Gazetede bir haber, haberin başlığı her şeyi anlatıyor:

“Kılıç’ın hedefi ilk dört madde…”

Haberi biraz eşelemekte yarar var:

Bilkent Üniversitesi ve Alman Uluslararası Hukuki İşbirliği Vakfı bir sempozyum düzenliyor. Konu ise “Anayasalardaki değiştirilemez ilkeler.”

Sempozyuma Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve Mahkeme raportörü Osman Can da katılıyor. Kılıç, seçilen konunun “cesaretle belirlendiğini, Türkiye için hayati öneme sahip olduğunu” dile getiriyor.

Raportör Osman Can ise “1924 Anayasası hariç, Türkiye’de hep ferman anayasalarının hâkim olduğunu” söyleyip ekliyor: “Bir anayasa değiştirildiği zaman değiştirilemez maddelere de dokunulmalıdır.”

Sempozyumdan çıkan sonuç şu: “Anayasalarda değiştirilemez hükümler bulunması 'demokrasi' açısından kabul edilemez.”

***

Türkiye’de yürürlükteki anayasanın değiştirilemez maddeleri neler?

Madde 1: Devletin şekli Cumhuriyettir.

Madde 2: Cumhuriyetin nitelikleri

Madde 3: Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti…

Sempozyumdan çıkan sonuca göre bu maddelerin değiştirilemez olması “demokrasiye aykırılık” içeriyor.

“Velev ki” öyle…

Şimdi düşünelim: Devletin şeklinden başlayarak, niteliklerine oradan resmi dile, başkente ve bayrağa kadar uzanan üç maddenin değiştirilmesi neden istenir?

Ya da şöyle soralım: Bunların üzerine neden gidilir?

***

2002’den beri sahnelenen oyun burada tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor. BOP temelli ve onun eş başkanlığını yürüten iktidar, belirli ağızlardan kafasındaki hedefi ve kendisine verilen görevi, yeri ve zamanı geldikçe kamuoyu ile paylaşıyor.

Bu paylaşımlara verilen tepkiler doğrultusunda, eylemlerini hızlandırıyor ya da soğutuyor.

Ama öyle veya böyle istediğini yapmaya gayret ediyor.

Yapıyor da.

Toplumsal ve siyasal dönüşüm projesi hayata geçiriliyor…

***

Kısacası AKP iktidarı, ona ram olmuş “aydınlar”, iktidarın peşinden giden fırsatçılar, iktidarın görev verdiği sözcüler ve uygulayıcılar, plan ve programı harfiyen yerine getiriyor.

Şimdi sıra anayasanın değiştirilemez maddelerine mi geldi?

Öyle görünüyor…

Neden?

Bu da verilen görev gereği…

10 Kasım 2008 Pazartesi

MUSTAFA KEMAL BU MU?
ALİ BULUNMAZ

Zamlar, yaratılmaya çalışılan kargaşa ortamı, siyasi polemikler... Hepsini bir kenara bırakalım.
Gösterimde bir film, daha doğrusu bir belgesel var. Adı “Mustafa.”

Yazan ve yöneten Can Dündar.

Daha önce Sarı Zeybek adlı çalışmasıyla gündeme oturmuştu Dündar.

O günden bugüne pek çok şey değişti, köorülerin altından çok su aktı...

***
Belgeselin adı “Mustafa.”

Belgeselin “amacı”, Galileo Galilei'nin “bilimi gökyüünden yeryüzüne indirmek” sözünden esinlenmiş bir biçimde “Mustafa Kemal'i yeryüzüne indirmek”ti.

İnsanlar salonlara koştu. 7'den 77'ye pek çok kişi belgeseli izledi. Büyük kısmı ise buruk hatta kızgın ayrıldı.

Neden?

“Mustafa” denen Mustafa Kemal, tarihsel kimlik ve kişiliğinden koparılmış, magazinel bir yaklaşımla ele alınmıştı.

Koca heykellerini diktiren, karanlıktan korkan, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan endişelenen...

Sigara ve içkinin dibini bulan, tüm yakın arkadaşlarını kendinden uzaklaştıran...

Anlayacağınız tam bir diktatör, megaloman ve zayıf kişilik...

Mustafa Kemal bu mu?

***

Tarihsel özne Mustafa Kemal, bir belgeselin magazinel nesnesine ancak bu kadar dönüştürülebilirdi.

Dündar, “yeryüzüne indirmeye ve aramıza almaya çalıştığı” Mustafa Kemal'i, enikonu uzaklaştırmaya mı çalışmıştı?

Soruyu şöyle soralım: Acaba “Mustafa”daki Mustafa Kemal, kimin veya kimlerin görmek ve göstermek istediği kişilikti?

Atatürkçü, aydın, gerçek anlamda demokrat ve hukuktan yana insanların çeşit çeşit baskıya uğradığı günümüz Türkiyesinde, “işte Mustafa Kemal bu” diyecekler kimlerdir?

Biraz etrafı gözlesek bulabiliriz. “Yaftalamayın” derken, herkesi kamplara ayırıp, “bizden-onlardan” bölüştürmesiyle gerilim yaratanlar değil midir Mustafa Kemal'i belgeseldeki gibi gören ve gösteren?

***

Bu belgeseli izleyenlerin aklında ne kaldı?

Halkın arasında bir Mustafa Kemal mi, yoksa halktan uzakta, tarihsel kimliğinden sıyrılmış, yalnız ve diktatör bir Mustafa Kemal mi?..