ZAMSALAK…
ALİ BULUNMAZ
Elektriğe zam…
Doğalgaza zam…
Petrole, benzine, gıdaya, giyime, içeceğe zam…
Zam, zam, zam…
***
AKP iktidara gelirken ve 5 yıllık iktidarında, hep kendinden önceki hükümetleri eleştirip “zamla milleti soydunuz, bitirdiniz” diyordu…
“Her sabah zam yapılan dönemler bitti” diye iktidarını övüyordu…
Neredeyse “hiç zam yapmamakla” gururlanıyordu...
Şimdi zamlar arka arkaya gelmeye başladı.
Hem de öyle böyle değil: Yüzde 20’yi aşkın, buçuklu filan.
***
Her şeye zam, zam üstüne zam.
Emekliye, çalışana, asgari ücretliye gelince yüzde 3-4, gaza, gıdaya, hizmete gelince yüzde 20…
“Kriz var” lafı, hafiften “keriz var” diye telaffuz edilmeye başlanınca zamlar da üst üste bindi.
Olan yine yoksula, dar gelirliye ve işsize oldu.
***
“İktidara gelmezse kriz çıkar” diye AKP’ye oy verenler de, krizin ve çılgınca fiyat artışlarının tam ortasında buldu kendini.
Bir ara “ekonomi tıkırında” şarkısını gür sesle söyleyenler bile homurdanmaya başladı:
“Yandık bittik, paramız pul oldu, yatırımlar durdu; görünen köy, anlatılan gibi değil” demeye getirir oldu lafı.
Zamlar geldi, kapıyı kırıp içeri girdi.
Sözün özü hep birlikte zamsalak olduk.
Hamdolsun!...
5 Kasım 2008 Çarşamba
3 Kasım 2008 Pazartesi
GÜÇ FETİŞİZMİNİN DORUKLARINDA…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’yi tanımlayacak, bugünü özetleyecek en uygun ifade hangisi olabilir?
Güç fetişizmi belki…
“Devlet benim, güçlü benim; bana ram olacaksınız” anlayışı günümüzün yönetim kadrolarının bir numaralı isteği, dileği hatta emridir.
Buna direnen, gerçek demokrasi ve hukuktan yana duran; bir başka deyişle, bu iki ögeyi benimseyenler ise hemen çevrelenmesi gereken “bozuk” kişiliklerdir.
“Hamdolsun ekonomik kriz bizi fazla etkilemedi” görüşüne yan gözle bakanlardır bu “bozuk” kişilikler.
“Yüzyılın davasında” neyle suçlandığını bilmeden, aylarca cezaevinde yatan, hastalanan ve ölenler için adil yargılama ve suçlamaların noktasına virgülüne bilinmesini isteyenlerdir aynı zamanda…
Öte tarafta güç fetişistleri ile gücün kendisi kol koladır. Benden olan, yani “biz” dedikleri cemaatçi yapılanma, kendinden olmayanı “onlar” haline getirip çepere atmaya çalışmaktadır.
Güç fetişizminin doruklarına tırmanan “aydın” görünümlüler, kendilerini büyütüp palazlandıranlara teşekkür ve övgülerini böyle dile getirmektedir.
“Yakışanı, uygun geleni bu mudur?” diye sormanın zamanı geçmiştir artık.
Olan şimdi(lik) budur...
Güce tapanların; güç fetişistlerinin gözündeki pembe fer ne zaman geçer, geçer mi bilinmez ama bir gerçek var ki o da Türkiye’de her gün çağ dışılık, demokrasi ve özgürlük çemberinin daraltıldığıdır.
Sahi bu fetişistler “özgürlük”, “demokrasi” ve “hukuk” demiyor mu?
Demek ki bu “özgürlük”, “demokrasi” ve “hukuk” bir başka…
Belki güç fetişizminin tam ortasında, onun destekçisi…
O zaman ne kıymet-i harbiyesi kalıyor “hukuk”, “özgürlük” ve “demokrasi” diye çırpınmanın?..
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’yi tanımlayacak, bugünü özetleyecek en uygun ifade hangisi olabilir?
Güç fetişizmi belki…
“Devlet benim, güçlü benim; bana ram olacaksınız” anlayışı günümüzün yönetim kadrolarının bir numaralı isteği, dileği hatta emridir.
Buna direnen, gerçek demokrasi ve hukuktan yana duran; bir başka deyişle, bu iki ögeyi benimseyenler ise hemen çevrelenmesi gereken “bozuk” kişiliklerdir.
“Hamdolsun ekonomik kriz bizi fazla etkilemedi” görüşüne yan gözle bakanlardır bu “bozuk” kişilikler.
“Yüzyılın davasında” neyle suçlandığını bilmeden, aylarca cezaevinde yatan, hastalanan ve ölenler için adil yargılama ve suçlamaların noktasına virgülüne bilinmesini isteyenlerdir aynı zamanda…
Öte tarafta güç fetişistleri ile gücün kendisi kol koladır. Benden olan, yani “biz” dedikleri cemaatçi yapılanma, kendinden olmayanı “onlar” haline getirip çepere atmaya çalışmaktadır.
Güç fetişizminin doruklarına tırmanan “aydın” görünümlüler, kendilerini büyütüp palazlandıranlara teşekkür ve övgülerini böyle dile getirmektedir.
“Yakışanı, uygun geleni bu mudur?” diye sormanın zamanı geçmiştir artık.
Olan şimdi(lik) budur...
Güce tapanların; güç fetişistlerinin gözündeki pembe fer ne zaman geçer, geçer mi bilinmez ama bir gerçek var ki o da Türkiye’de her gün çağ dışılık, demokrasi ve özgürlük çemberinin daraltıldığıdır.
Sahi bu fetişistler “özgürlük”, “demokrasi” ve “hukuk” demiyor mu?
Demek ki bu “özgürlük”, “demokrasi” ve “hukuk” bir başka…
Belki güç fetişizminin tam ortasında, onun destekçisi…
O zaman ne kıymet-i harbiyesi kalıyor “hukuk”, “özgürlük” ve “demokrasi” diye çırpınmanın?..
16 Ekim 2008 Perşembe
KÜRESEL KRİZ VE TRAJİKOMİK DURUM...
ALİ BULUNMAZ
IMF ve Dünya Bankası...
Dünyada yoksulluğu; kişiler ve ülkeler arası eşitsizlikleri gün geçtikçe derinleştiren iki kurum.
IMF Başkanı Robert Zoellick ve Dünya Bankası Başkanı Dominique Strauss-Kahn geçen günlerde ortak bir açıklama yaptı.
Küresel kriz nedeniyle yaptıkları açıklamanın özü şuydu:
“Yoksul ülkeler, krizden en büyük zararı görecek...”
***
Düşünelim, yoksul ülkeler kimdir, hangileridir?
IMF ve Dünya Bankası'nın sunduğu kredilerle, oluşturdukları tefecilik düzenine kapılıp giden, günden güne borçlanan ülkeler...
Tefeci iki kurumun başı diyor ki: “Dikkatli olun, en büyük hasar siz yoksul ülkelerde olacak...”
Akıllara zarar...
Kapitalizmin borusunu büyük birader ile beraber elinde tut, ülkeleri sömür ve yoksullaştır ve sonra da borsa spekülatörleri ile kimi sihirbazların yarattığı krizlerin ardından babacan edayla çık, uyarıları sırala...
İki kurumun başkanları sadece bununla yetinmiyor. Açıklamalarına şöyle devam ediyor:
“Zengin ülkeler fakir ülkelere yardımı kesmemeli...”
Fakir denilen; yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin olan, fakat üretim yapmasına izin verilmeyen ülkeler...
Neymiş?
“Zengin ülkeler, fakir ülkelere yardımı kesmemeliymiş...”
***
İnsanlık, burada tam bir komedi oyununda gibi...
Emekçi, çalışan ve yoksulların sırtına her gün yeni yükler bindiren bir kriz...
Kriz olsun olmasın, bu kesimleri ve yoksul bırakılan ülkeleri sömüren düzen ve bu düzenin iki atlısı: IMF ve Dünya Bankası...
Bu iki kurumun başkanları ve yaptıkları açıklama...
Tam bir komedi.
Daha doğrusu, trajikomik bir durum...
ALİ BULUNMAZ
IMF ve Dünya Bankası...
Dünyada yoksulluğu; kişiler ve ülkeler arası eşitsizlikleri gün geçtikçe derinleştiren iki kurum.
IMF Başkanı Robert Zoellick ve Dünya Bankası Başkanı Dominique Strauss-Kahn geçen günlerde ortak bir açıklama yaptı.
Küresel kriz nedeniyle yaptıkları açıklamanın özü şuydu:
“Yoksul ülkeler, krizden en büyük zararı görecek...”
***
Düşünelim, yoksul ülkeler kimdir, hangileridir?
IMF ve Dünya Bankası'nın sunduğu kredilerle, oluşturdukları tefecilik düzenine kapılıp giden, günden güne borçlanan ülkeler...
Tefeci iki kurumun başı diyor ki: “Dikkatli olun, en büyük hasar siz yoksul ülkelerde olacak...”
Akıllara zarar...
Kapitalizmin borusunu büyük birader ile beraber elinde tut, ülkeleri sömür ve yoksullaştır ve sonra da borsa spekülatörleri ile kimi sihirbazların yarattığı krizlerin ardından babacan edayla çık, uyarıları sırala...
İki kurumun başkanları sadece bununla yetinmiyor. Açıklamalarına şöyle devam ediyor:
“Zengin ülkeler fakir ülkelere yardımı kesmemeli...”
Fakir denilen; yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin olan, fakat üretim yapmasına izin verilmeyen ülkeler...
Neymiş?
“Zengin ülkeler, fakir ülkelere yardımı kesmemeliymiş...”
***
İnsanlık, burada tam bir komedi oyununda gibi...
Emekçi, çalışan ve yoksulların sırtına her gün yeni yükler bindiren bir kriz...
Kriz olsun olmasın, bu kesimleri ve yoksul bırakılan ülkeleri sömüren düzen ve bu düzenin iki atlısı: IMF ve Dünya Bankası...
Bu iki kurumun başkanları ve yaptıkları açıklama...
Tam bir komedi.
Daha doğrusu, trajikomik bir durum...
13 Ekim 2008 Pazartesi
GÜÇLÜ OLMAK YA DA OLMAMAK…
ALİ BULUNMAZ
Neler görüyor neler geçiriyoruz?
Terörün acı yüzü…
Küresel ekonomik kriz…
Usulsüzlük, yolsuzluk, belge ve bilgiler eşliğinde süregelen tartışmalar…
***
Türkiye’de iktidar koltuğunda kim oturuyor?
ABD ve AB destekli “Ilımlı İslamcılar…”
Varolan sorunlara ve açmazlara karşı nasıl önlemler alınmış durumda?
…
***
“Devlet benim” diyen iktidar, sorunları bir kenara bırakmış, gücünü nasıl koruyacağına dair formüller üretirken pembe tablolar çizmeye devam ediyor.
“Küresel krizden etkilenmeyiz…”
“Şehitlerin kanı yerde kalmaz…”
“İstikrar devam ediyor…”
Bunlar, halkın gözünün içine bakarak söylenenler.
Peki, ya kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor?
Orası meçhul…
Ama arif olan bilip anlıyor:
Ülkede durum pek de iyi değil…
Birbiri ardına kapanan iş yerleri, artan işsizlik, emek sömürüsü ve küresel aktörlerin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlar…
Hepsi birer birer ortaya çıkıyor.
Faiz ve kredi köpüğüne boğulan, neredeyse tüm devlet kurum ve kuruluşları özelleştirilen, üretimden çok tüketime yöneltilen Türkiye’nin eli kolu bağlanıyor.
Bu ne demek?
Türkiye küçülüyor, daha da önemlisi kuşatılıyor.
İktidar ne diyor: “Sapasağlam ayaktayız, ülke olarak güçlüyüz…”
Kazanımlarını, kurduklarını ve geleceğini satıp savan hangi ülke güçlü olabilir?
Bir de bunun yanıtını bulsalar…
ALİ BULUNMAZ
Neler görüyor neler geçiriyoruz?
Terörün acı yüzü…
Küresel ekonomik kriz…
Usulsüzlük, yolsuzluk, belge ve bilgiler eşliğinde süregelen tartışmalar…
***
Türkiye’de iktidar koltuğunda kim oturuyor?
ABD ve AB destekli “Ilımlı İslamcılar…”
Varolan sorunlara ve açmazlara karşı nasıl önlemler alınmış durumda?
…
***
“Devlet benim” diyen iktidar, sorunları bir kenara bırakmış, gücünü nasıl koruyacağına dair formüller üretirken pembe tablolar çizmeye devam ediyor.
“Küresel krizden etkilenmeyiz…”
“Şehitlerin kanı yerde kalmaz…”
“İstikrar devam ediyor…”
Bunlar, halkın gözünün içine bakarak söylenenler.
Peki, ya kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor?
Orası meçhul…
Ama arif olan bilip anlıyor:
Ülkede durum pek de iyi değil…
Birbiri ardına kapanan iş yerleri, artan işsizlik, emek sömürüsü ve küresel aktörlerin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlar…
Hepsi birer birer ortaya çıkıyor.
Faiz ve kredi köpüğüne boğulan, neredeyse tüm devlet kurum ve kuruluşları özelleştirilen, üretimden çok tüketime yöneltilen Türkiye’nin eli kolu bağlanıyor.
Bu ne demek?
Türkiye küçülüyor, daha da önemlisi kuşatılıyor.
İktidar ne diyor: “Sapasağlam ayaktayız, ülke olarak güçlüyüz…”
Kazanımlarını, kurduklarını ve geleceğini satıp savan hangi ülke güçlü olabilir?
Bir de bunun yanıtını bulsalar…
29 Eylül 2008 Pazartesi
HEP BANA…
ALİ BULUNMAZ
Yargı, bana…
Medya, bana…
Sivil toplum, siyaset, ekonomi…
Belediyeler, halk, bürokrasi…
Zihinler, üniversiteler, rektörler, hocalar…
Hepsi bana, hep bana bağlı olsun.
Biat etsin, ram olsun…
***
Avrupa’da, 1930’larda sosyal-ekonomik-toplumsal sorunları kullanan, iktidarını sağlamlaştırmak hatta mutlak kılmak için çabalayan faşist lider ve onlara hizmet eden örgütlenmeler, hep yukarıdaki gibi eyledi.
Duyguları sömürdü, kullandı ve yoğun baskıyla hâkimiyetini kurdu.
***
Faşizmin özü bu işte.
Ben merkezci, ayrıştırıcı, gerilim yaratan ve baskıcı…
Kendisini mutlak yetke gören, güç fetişizmiyle gözleri kamaşan yönetim biçimi.
Hep “ben” diyen, “ben”i en doğru ve iyi olarak niteleyen, kendinden ve kendi görüşünden ayrılanları; eleştiri yöneltenleri “diğer” ya da “öteki” biçiminde nitelendiren anlayış…
Faşizm bu.
Hemen her şeyin kendisine bağlı olmasını isteyip, kendi “değerlerini” yücelten; herkesi aynılaştırmaya çabalayan bir görüş…
“Hep bana” derken, iktidarının keyfini süren, ama beri yandan ülkesinin, insanının ve geleceğinin sonunu hazırlayan yıkıcı bir idare şekli…
Linç eden, tekmeleyen, itip kakan, önüne geleni ezip geçen…
ALİ BULUNMAZ
Yargı, bana…
Medya, bana…
Sivil toplum, siyaset, ekonomi…
Belediyeler, halk, bürokrasi…
Zihinler, üniversiteler, rektörler, hocalar…
Hepsi bana, hep bana bağlı olsun.
Biat etsin, ram olsun…
***
Avrupa’da, 1930’larda sosyal-ekonomik-toplumsal sorunları kullanan, iktidarını sağlamlaştırmak hatta mutlak kılmak için çabalayan faşist lider ve onlara hizmet eden örgütlenmeler, hep yukarıdaki gibi eyledi.
Duyguları sömürdü, kullandı ve yoğun baskıyla hâkimiyetini kurdu.
***
Faşizmin özü bu işte.
Ben merkezci, ayrıştırıcı, gerilim yaratan ve baskıcı…
Kendisini mutlak yetke gören, güç fetişizmiyle gözleri kamaşan yönetim biçimi.
Hep “ben” diyen, “ben”i en doğru ve iyi olarak niteleyen, kendinden ve kendi görüşünden ayrılanları; eleştiri yöneltenleri “diğer” ya da “öteki” biçiminde nitelendiren anlayış…
Faşizm bu.
Hemen her şeyin kendisine bağlı olmasını isteyip, kendi “değerlerini” yücelten; herkesi aynılaştırmaya çabalayan bir görüş…
“Hep bana” derken, iktidarının keyfini süren, ama beri yandan ülkesinin, insanının ve geleceğinin sonunu hazırlayan yıkıcı bir idare şekli…
Linç eden, tekmeleyen, itip kakan, önüne geleni ezip geçen…
24 Eylül 2008 Çarşamba
FENERİ SÖNDÜRMEK...
ALİ BULUNMAZ
Deniz Feneri davasının zanlısı RTÜK Başkanı Zahit Akman, sonunda söylemesi gerekeni söyledi.
Basın toplantısında istifa açıklaması gelmedi.
Ya ne oldu?
Akman, “başbakan ve diğer bakanlar arkamda, istifa etmeme gerek olmadığını düşünüyorlar; öyle uzaktan kağıt göstermekle istifa edecek değilim” dedi.
Böylece “yolsuzluklarla mücadele eden” AKP'nin bürokrat tipi de belirginleşmiş oldu.
***
Deniz Feneri Derneği aracılığıyla tokatlanan paraları ve Alman mahkemelerinin kararlarını, ortaya koyduğu bilgi ve belgeleri günlerdir kamuoyuna sunan gazetelere boykot çağrısı yapan Tayyip Erdoğan'ın koruyup kolladığı Zahit Akman'ın, gücünü nereden aldığı da tescillenmiş oldu.
Hem de ilk ağızdan...
Yüzyılın soygun hareketi Deniz Feneri ve art arda gelen suçlamalar; buna ilişkin belgeler gün ışığına çıktıkça AKP köşeye sıkışıyor.
Bunu da saldırganlıkla bastırmaya çalışıyor.
İddiaların, bilgi ve belgelerin doğru olup olmadığının kanıtlanması için mahkemelere başvurmak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak yerine, boykot çağrıları ile şeref tartışmaları gündemi meşgul ediyor.
“Ortaya konanlar yalandır, iftiradır, şerefsizliktir; bunların Türkiye ile ilgisi yoktur” demek ne kadar gerçekçi?
Bunu anlamanın bir tek yolu var: Deniz Feneri davasında, Türkiye'de bulunup da adı geçenlerin yargılanmasını sağlamak.
Ama buna gerek olmadığı vurgulanıyor.
Acaba neden?..
Fener'i söndürmek ve unutturmak için mi?
Artık konu öyle bir noktaya ulaştı ki, Fener'i ne bu hasıraltı etme çabaları ne de “Ergenekon”un dokuz ve arkasından gelecek dalgaları söndürebilir...
ALİ BULUNMAZ
Deniz Feneri davasının zanlısı RTÜK Başkanı Zahit Akman, sonunda söylemesi gerekeni söyledi.
Basın toplantısında istifa açıklaması gelmedi.
Ya ne oldu?
Akman, “başbakan ve diğer bakanlar arkamda, istifa etmeme gerek olmadığını düşünüyorlar; öyle uzaktan kağıt göstermekle istifa edecek değilim” dedi.
Böylece “yolsuzluklarla mücadele eden” AKP'nin bürokrat tipi de belirginleşmiş oldu.
***
Deniz Feneri Derneği aracılığıyla tokatlanan paraları ve Alman mahkemelerinin kararlarını, ortaya koyduğu bilgi ve belgeleri günlerdir kamuoyuna sunan gazetelere boykot çağrısı yapan Tayyip Erdoğan'ın koruyup kolladığı Zahit Akman'ın, gücünü nereden aldığı da tescillenmiş oldu.
Hem de ilk ağızdan...
Yüzyılın soygun hareketi Deniz Feneri ve art arda gelen suçlamalar; buna ilişkin belgeler gün ışığına çıktıkça AKP köşeye sıkışıyor.
Bunu da saldırganlıkla bastırmaya çalışıyor.
İddiaların, bilgi ve belgelerin doğru olup olmadığının kanıtlanması için mahkemelere başvurmak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak yerine, boykot çağrıları ile şeref tartışmaları gündemi meşgul ediyor.
“Ortaya konanlar yalandır, iftiradır, şerefsizliktir; bunların Türkiye ile ilgisi yoktur” demek ne kadar gerçekçi?
Bunu anlamanın bir tek yolu var: Deniz Feneri davasında, Türkiye'de bulunup da adı geçenlerin yargılanmasını sağlamak.
Ama buna gerek olmadığı vurgulanıyor.
Acaba neden?..
Fener'i söndürmek ve unutturmak için mi?
Artık konu öyle bir noktaya ulaştı ki, Fener'i ne bu hasıraltı etme çabaları ne de “Ergenekon”un dokuz ve arkasından gelecek dalgaları söndürebilir...
22 Eylül 2008 Pazartesi
DİNCİ FAŞİZMİN AYAK SESLERİ...
ALİ BULUNMAZ
Bir başbakanın, bir medya patronuna kızıp, “bu yayın grubunun gazetelerini satın almayın” demesi neyin göstergesidir?
Her şey ortada...
Bu, faşizme doğru sürüklenişin ayak sesleri...
Öyle böyle değil, hem de dinci faşizm.
İktidar, kendi medyasını yaratalı beri, özgür basına ve kendisini eleştiren medyaya karşı kılıçları çekti.
Şimdi ikinci aşamaya geçti ve boykot çağrısı yapıyor.
Gidiş, tehlikeli bir gidiş.
***
Yolsuzluklar, çalınıp çırpılan paralar ve AKP'lilerin tüm bunlarda başrolü oynadığının gün yüzüne çıkarılması, başbakanı haliyle rahatsız ediyor.
Sorumlu olarak da, AKP'nin üstüne giden medyayı gösteriyor.
Ve istiyor ki, herkes iktidara biat etsin. Kimse konuşmasın, her şey sumen altı edilsin.
İşte bu gidiş, faşizme gidişten başka bir şey değil.
Üstelik dinci iktidarın yaratmaya çabaladığı dinci faşizm...
ALİ BULUNMAZ
Bir başbakanın, bir medya patronuna kızıp, “bu yayın grubunun gazetelerini satın almayın” demesi neyin göstergesidir?
Her şey ortada...
Bu, faşizme doğru sürüklenişin ayak sesleri...
Öyle böyle değil, hem de dinci faşizm.
İktidar, kendi medyasını yaratalı beri, özgür basına ve kendisini eleştiren medyaya karşı kılıçları çekti.
Şimdi ikinci aşamaya geçti ve boykot çağrısı yapıyor.
Gidiş, tehlikeli bir gidiş.
***
Yolsuzluklar, çalınıp çırpılan paralar ve AKP'lilerin tüm bunlarda başrolü oynadığının gün yüzüne çıkarılması, başbakanı haliyle rahatsız ediyor.
Sorumlu olarak da, AKP'nin üstüne giden medyayı gösteriyor.
Ve istiyor ki, herkes iktidara biat etsin. Kimse konuşmasın, her şey sumen altı edilsin.
İşte bu gidiş, faşizme gidişten başka bir şey değil.
Üstelik dinci iktidarın yaratmaya çabaladığı dinci faşizm...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)