KUM TORBASI İNSAN...
ALİ BULUNMAZ
İnsanla kum torbası arasındaki fark nedir?
Türkiye örneğinde bu sorunun yanıtını vermek artık çok kolay:
Yok...
***
İnsanla kum torbası arasındaki fark makası ülkemizde kapalı.
Hızlandırılan (!) trende, deneme insanlarla yapılır; onlarca kişi hayatını kaybedince “akıllar” başa gelir, yeni projede kum dolu torbalar kullanılır...
***
Tuzla'da da bunun benzeri yaşandı. Tankerin filikası, klas kontrol adı verilen ağırlık denemesi sırasında halatlarının kopması sonucu denize düştü.
Burada garip bir şey yok.
Teknik hata, hesap yanlışı veya bir başka olay, böylesine bir durumun yaşanmasına neden olabilir.
Ancak tuhaf olan, ağırlık diye insanların; işçilerin kullanılması ve cinayet gibi bir kaza sonucu ölmeleri...
Bir başka deyişle kum torbasına dönüştürülen insanlar, işçiler...
İşte burada her şey yer değiştiriyor:
Değerler, insan hayatının önemi, ahlak, sorumluluk...
Hemen hepsi bir sisin ya da denizin içinde kayboluyor. Ve kaybedilenler geri gelmiyor...
Hem insanlar hem de insanı insan yapan sorumluluklar...
Sonunda insan, bir kum torbası kadar “değerli” oluyor...
12 Ağustos 2008 Salı
8 Ağustos 2008 Cuma
ÖRSELENEN ÇEKİRDEK...
ALİ BULUNMAZ
AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, “Gençleri Koruma Kanunu” adı altında bir çalışma hazırladı. Tasarıdaki bazı maddeler şöyle:
“Pornografik yayın satın alanlardan imza ve T.C. Kimlik Numarası istenecek, bunlar satıcı tarafından Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ne bildirilecek...”
“18 yaşını doldurmayanlar otellere, 16 yaşını doldurmayanlar ise 22.00-05.00 saatleri arası lokanta ve restoranlara giremeyecek...”
“Gazete ve dergilerin şiddet ve cinsellik içeren yayın yapması yasak olacak...”
Tasarının asıl dikkat çeken maddesi veya esas ağırlık noktası “her seviyedeki okul, her dine mensup öğrenciler için ibadethane kurmakla yükümlü olacak” şeklinde...
***
2002'den bu yana okullarda mescid adı altında ve “ibadet özgürlüğü” amacıyla açılan yerler yok mu?
Buralar eğititimin ağır ağır dinselleştirilmesi için kullanılmıyor mu?
Söz konusu yasa tasarısı, belli kimi olumlu maddeler arasına serpilen başkaca maddelerle, eğitimde dinselleşmeyi resmî boyuta taşıyor.
***
Tasarıda yer alan gazete ve dergilerin şiddet ve cinsel içerikli yayın yapmasının yasaklanmasında önemli bazı sorunlar gündeme geliyor.
Örneğin burada ölçüt ne olacak? Neyin şiddet neyin istismara yönelik cinsel içerik olduğu kim tarafından belirlenecek? Daha önceleri yaşanan karmaşa ve açmazların yeniden belirme olasılığı kuvvetli değil mi?
***
İnce bir çizginin önünde Türkiye. Muhafazakârlıktan “ılımlı” oradan da siyasal İslam'a geçişin hamleleri bunlar.
Okullarda ibadethane açılmasını içeren “Gençleri Koruma Kanunu Yasa Tasarısı...”
Kreşlerde “dini eğitim verilsin” biçimindeki öneri...
Taciz ve tecavüzlerle gündeme gelen; dini eğitim adı altında hurafeleri esas alan tarikat-cemaatlere ait kaçak Kur'an Kursları...
Ve daha pek çok şey...
Alt alta yazdığımızda tablo belirginleşiyor:
İslam devletine giden yolda çekirdek; yani çocuklar olabildiğince örselenip kullanılıyor...
ALİ BULUNMAZ
AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, “Gençleri Koruma Kanunu” adı altında bir çalışma hazırladı. Tasarıdaki bazı maddeler şöyle:
“Pornografik yayın satın alanlardan imza ve T.C. Kimlik Numarası istenecek, bunlar satıcı tarafından Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ne bildirilecek...”
“18 yaşını doldurmayanlar otellere, 16 yaşını doldurmayanlar ise 22.00-05.00 saatleri arası lokanta ve restoranlara giremeyecek...”
“Gazete ve dergilerin şiddet ve cinsellik içeren yayın yapması yasak olacak...”
Tasarının asıl dikkat çeken maddesi veya esas ağırlık noktası “her seviyedeki okul, her dine mensup öğrenciler için ibadethane kurmakla yükümlü olacak” şeklinde...
***
2002'den bu yana okullarda mescid adı altında ve “ibadet özgürlüğü” amacıyla açılan yerler yok mu?
Buralar eğititimin ağır ağır dinselleştirilmesi için kullanılmıyor mu?
Söz konusu yasa tasarısı, belli kimi olumlu maddeler arasına serpilen başkaca maddelerle, eğitimde dinselleşmeyi resmî boyuta taşıyor.
***
Tasarıda yer alan gazete ve dergilerin şiddet ve cinsel içerikli yayın yapmasının yasaklanmasında önemli bazı sorunlar gündeme geliyor.
Örneğin burada ölçüt ne olacak? Neyin şiddet neyin istismara yönelik cinsel içerik olduğu kim tarafından belirlenecek? Daha önceleri yaşanan karmaşa ve açmazların yeniden belirme olasılığı kuvvetli değil mi?
***
İnce bir çizginin önünde Türkiye. Muhafazakârlıktan “ılımlı” oradan da siyasal İslam'a geçişin hamleleri bunlar.
Okullarda ibadethane açılmasını içeren “Gençleri Koruma Kanunu Yasa Tasarısı...”
Kreşlerde “dini eğitim verilsin” biçimindeki öneri...
Taciz ve tecavüzlerle gündeme gelen; dini eğitim adı altında hurafeleri esas alan tarikat-cemaatlere ait kaçak Kur'an Kursları...
Ve daha pek çok şey...
Alt alta yazdığımızda tablo belirginleşiyor:
İslam devletine giden yolda çekirdek; yani çocuklar olabildiğince örselenip kullanılıyor...
7 Ağustos 2008 Perşembe
KAPATILMA…
ALİ BULUNMAZ
Jeremy Bentham’ın bir hapishane tasarısı var, adı Panoptikon. Burası, çıkıntılık yapanın yola getirilmesini sağlayan, tam bir disiplin mekânı. Fransız düşünür Foucault, yaşama geçmemiş bu tasarıyı modern güç kavramının başlangıç noktası sayar.
Türkiye de sanki giderek Panoptikonlaşıyor . Muhalefet etmenin bedeli, ya suçlu ya da deli biçiminde yaftalanmak bugünlerde. Bunun demokrasi ile bağdaşır tarafı var mı?
İktidar gayet açık (!) bir “demokrasi” tanımı geliştirmiş durumda: “Bizim yanımızda olanlar ‘demokrat’, diğerleri ıslah edilmesi gereken hastalıklı kişilikler veya suçlulardır.” Böylelikle, hem toplumsal hem de siyasal muhalefet üzerinde yoğun bir baskı kurulup, karalama harekâtı başlatılıyor.
Türkiye’yi çekip çeviren iktidar, eleştiriye kapalı. Elindeki gücü çözüm üretmek adına değil, gerilimi arttırmak için kullanıyor. Soru şu: 21. yüzyılda Türkiye’de demokrasi mi gelişiyor yoksa diktatörlük mü kök salıyor?
Yaratılan korku ve sindirme koridorlarından geçmeye zorlanıyoruz. İktidar, muhalif gördüğü herkesin üzerine mim koyuyor. Ardından “demokrasi” ile “temiz toplum ve siyasetten” dem vuruyor. Anlam kaymasının zirvesi işte tam burası. Çünkü demokrasi eldeki güçle “her şeyi yapabilirim” demek değil. Demokrasi “sınırsız özgürlük” gibi bir boyunduruğun kırılışını simgeliyor, bir başka deyişle yapılabileceklerin ya da yapılamayacakların sınırını çiziyor.
Dolayısıyla sorunlara, toplumun her kesimini dikkate alarak çözüm üretme yöntemi oluveriyor. Siyasetçilerin, gerçekten demokrasiyi benimsemişse, yapacağı-yapması gereken şey de bu.
Ama günümüzün Türkiye fotoğrafı, Panoptikon’un yüksek duvarlarından çekilmiş gibi duruyor: Avluda iktidara muhalefet edenler. Kulelerde iktidarın gözleri. Dışarıda, alkışlarıyla olup bitene destek vermek için sıraya girmiş, ellerine az biraz mürekkep bulaşmış zevat…
Kuşatma büyüyor, kapatılma genişliyor…
ALİ BULUNMAZ
Jeremy Bentham’ın bir hapishane tasarısı var, adı Panoptikon. Burası, çıkıntılık yapanın yola getirilmesini sağlayan, tam bir disiplin mekânı. Fransız düşünür Foucault, yaşama geçmemiş bu tasarıyı modern güç kavramının başlangıç noktası sayar.
Türkiye de sanki giderek Panoptikonlaşıyor . Muhalefet etmenin bedeli, ya suçlu ya da deli biçiminde yaftalanmak bugünlerde. Bunun demokrasi ile bağdaşır tarafı var mı?
İktidar gayet açık (!) bir “demokrasi” tanımı geliştirmiş durumda: “Bizim yanımızda olanlar ‘demokrat’, diğerleri ıslah edilmesi gereken hastalıklı kişilikler veya suçlulardır.” Böylelikle, hem toplumsal hem de siyasal muhalefet üzerinde yoğun bir baskı kurulup, karalama harekâtı başlatılıyor.
Türkiye’yi çekip çeviren iktidar, eleştiriye kapalı. Elindeki gücü çözüm üretmek adına değil, gerilimi arttırmak için kullanıyor. Soru şu: 21. yüzyılda Türkiye’de demokrasi mi gelişiyor yoksa diktatörlük mü kök salıyor?
Yaratılan korku ve sindirme koridorlarından geçmeye zorlanıyoruz. İktidar, muhalif gördüğü herkesin üzerine mim koyuyor. Ardından “demokrasi” ile “temiz toplum ve siyasetten” dem vuruyor. Anlam kaymasının zirvesi işte tam burası. Çünkü demokrasi eldeki güçle “her şeyi yapabilirim” demek değil. Demokrasi “sınırsız özgürlük” gibi bir boyunduruğun kırılışını simgeliyor, bir başka deyişle yapılabileceklerin ya da yapılamayacakların sınırını çiziyor.
Dolayısıyla sorunlara, toplumun her kesimini dikkate alarak çözüm üretme yöntemi oluveriyor. Siyasetçilerin, gerçekten demokrasiyi benimsemişse, yapacağı-yapması gereken şey de bu.
Ama günümüzün Türkiye fotoğrafı, Panoptikon’un yüksek duvarlarından çekilmiş gibi duruyor: Avluda iktidara muhalefet edenler. Kulelerde iktidarın gözleri. Dışarıda, alkışlarıyla olup bitene destek vermek için sıraya girmiş, ellerine az biraz mürekkep bulaşmış zevat…
Kuşatma büyüyor, kapatılma genişliyor…
6 Ağustos 2008 Çarşamba
ÇÖKEN NEDİR?
ALİ BULUNMAZ
Konya'da, Süleymancılar'a ait bir Kuran Kursu çöktü.
18 öğrenci hayatını kaybetti. Buna cinayet diyebilir miyiz?
Rahatlıkla...
Eğitim kurumu adı altında bir dolu kaçak Kuran Kursu faaliyet gösteriyor. Bunlar cemaat ve tarikatların denetiminde.
Bir başka deyişle, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın denetimi dışında...
Genç beyinlerin yıkandığı mekânlar buralar. AKP iktidarıyla bu tür kurumların sayısında inanılmaz bir artış yaşandı.
Bu mekânlar neden çoğalıyor?
Yanıtı çok yalın: Amaç Türkiye'de din devletine giden yolu açmak...
Hurafeleri egemen kılmak...
Kaçak Kuran Kursları lokomotif görevi üstlenmiş durumda. Ancak denetimsizlik ile cemaat-tarikat egemenliği, Konya'dakine benzer olaylarda nasıl bir çöküşün eşiğine geldiğimizi gösteriyor...
Kaçak kurslar, yıkılmaya çalışılan ve adına “statüko” denen sistem...
Din ticareti, tarikat-cemaat işgüzarlığı...
Çöken insanlık...
ALİ BULUNMAZ
Konya'da, Süleymancılar'a ait bir Kuran Kursu çöktü.
18 öğrenci hayatını kaybetti. Buna cinayet diyebilir miyiz?
Rahatlıkla...
Eğitim kurumu adı altında bir dolu kaçak Kuran Kursu faaliyet gösteriyor. Bunlar cemaat ve tarikatların denetiminde.
Bir başka deyişle, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın denetimi dışında...
Genç beyinlerin yıkandığı mekânlar buralar. AKP iktidarıyla bu tür kurumların sayısında inanılmaz bir artış yaşandı.
Bu mekânlar neden çoğalıyor?
Yanıtı çok yalın: Amaç Türkiye'de din devletine giden yolu açmak...
Hurafeleri egemen kılmak...
Kaçak Kuran Kursları lokomotif görevi üstlenmiş durumda. Ancak denetimsizlik ile cemaat-tarikat egemenliği, Konya'dakine benzer olaylarda nasıl bir çöküşün eşiğine geldiğimizi gösteriyor...
Kaçak kurslar, yıkılmaya çalışılan ve adına “statüko” denen sistem...
Din ticareti, tarikat-cemaat işgüzarlığı...
Çöken insanlık...
2 Ağustos 2008 Cumartesi
SORU…
ALİ BULUNMAZ
Özgür basından bağımlı medyaya geçişte sınır kalmadı. Tek-elleşme, öteki deyişle birörnekleşme, daha başka söyleyişle bağdaşıklık da sorunları çoğaltıyor. En küçük bir olayda bile, bu medyanın hangi sularda yüzdüğü gözlenebiliyor.
Yanlışlar ve doğrular birbirine karışırken, isminin önünde “gazeteci” sıfatı bulunan bağımlı ve bağdaşık medya üyeleri, yapmaları gereken en hayati şeyi unutuveriyor:
Soru sormak… Kuşkulanmak… Bildiğinin veya bildiğini sandığının üzerinden birkaç kez daha geçmek…
Sormadan; eldeki bilgi ve belgenin doğruluğuna bakmaksızın “buldum” nidalarıyla sokaklara saçılmanın anlamı nedir? Bunu, gazeteciliğin öz suyuna ulaşamama; bilgilenme ve bilgilendirme sorumluluğunu yok sayma şeklinde açıklayabiliriz belki.
Bağdaşıklar tarafından belden aşağı vuruşlarla hiçbir kural ya da güne uygun deyişle, raconun tanınmadığı bir kavga başlatıldığında gazetecilik de doğal olarak yönlendirme, baskı yaratımına katkıda bulunma, kanı ve kanaatler ile önyargıları “bilgi” diye sunmaya dönüşüyor ki orada zemin kayıyor, zaman duruyor. Kabulleniş, duymazdan ve görmezden geliş en üst düzeye çıkıyor. Kelamşorler salvoları sıralıyor. Beri taraftan soru yok oluyor.
Soru sormamak insan doğasına aykırı bir şey. Fakat çoğu zaman “rahatlatıcı” bir eylemsizlik hali… Ama gazetecinin soru sormaması, mesleki refleksini yitirdiğinin, aydınlanma ve aydınlatma, bilgiyi en kısa zamanda ama en doğru şekilde kamuoyu ile paylaşma sorumluluğundan uzaklaştığının göstergesi değil midir?
Eleştirme ve araştırmayı geri alana itmek; sanal “gerçekliğin” peşine düşmek bir tercihtir elbet, ona da saygı duyulmalıdır. Ancak böyle bir tavırla sürdürülen gazeteciliğin kendisi, sorgulanası ve şüpheli hale gelecektir.
Hatta gelmiştir de…
ALİ BULUNMAZ
Özgür basından bağımlı medyaya geçişte sınır kalmadı. Tek-elleşme, öteki deyişle birörnekleşme, daha başka söyleyişle bağdaşıklık da sorunları çoğaltıyor. En küçük bir olayda bile, bu medyanın hangi sularda yüzdüğü gözlenebiliyor.
Yanlışlar ve doğrular birbirine karışırken, isminin önünde “gazeteci” sıfatı bulunan bağımlı ve bağdaşık medya üyeleri, yapmaları gereken en hayati şeyi unutuveriyor:
Soru sormak… Kuşkulanmak… Bildiğinin veya bildiğini sandığının üzerinden birkaç kez daha geçmek…
Sormadan; eldeki bilgi ve belgenin doğruluğuna bakmaksızın “buldum” nidalarıyla sokaklara saçılmanın anlamı nedir? Bunu, gazeteciliğin öz suyuna ulaşamama; bilgilenme ve bilgilendirme sorumluluğunu yok sayma şeklinde açıklayabiliriz belki.
Bağdaşıklar tarafından belden aşağı vuruşlarla hiçbir kural ya da güne uygun deyişle, raconun tanınmadığı bir kavga başlatıldığında gazetecilik de doğal olarak yönlendirme, baskı yaratımına katkıda bulunma, kanı ve kanaatler ile önyargıları “bilgi” diye sunmaya dönüşüyor ki orada zemin kayıyor, zaman duruyor. Kabulleniş, duymazdan ve görmezden geliş en üst düzeye çıkıyor. Kelamşorler salvoları sıralıyor. Beri taraftan soru yok oluyor.
Soru sormamak insan doğasına aykırı bir şey. Fakat çoğu zaman “rahatlatıcı” bir eylemsizlik hali… Ama gazetecinin soru sormaması, mesleki refleksini yitirdiğinin, aydınlanma ve aydınlatma, bilgiyi en kısa zamanda ama en doğru şekilde kamuoyu ile paylaşma sorumluluğundan uzaklaştığının göstergesi değil midir?
Eleştirme ve araştırmayı geri alana itmek; sanal “gerçekliğin” peşine düşmek bir tercihtir elbet, ona da saygı duyulmalıdır. Ancak böyle bir tavırla sürdürülen gazeteciliğin kendisi, sorgulanası ve şüpheli hale gelecektir.
Hatta gelmiştir de…
1 Ağustos 2008 Cuma
KARAR…
ALİ BULUNMAZ
Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmadı. Ama 10 üye, AKP’nin laiklik karşıt eylemlerin odağı olduğunu tescilledi.
AKP sularını, sevinç rüzgarları dalgalandırıyor. Davul zurnalar, halaylar… Piyasa yorumcuları ve Lagendijk ferahlamış durumda…
Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz gecesindekine benzer bir açıklama yaptı:
- “Herkesi kucaklayacağız…”
***
22 Temmuz akşamı, parti binasının balkonuna çıkıp “bize oy veren vermeyen herkesin iktidarı olacağız” diyen Erdoğan ve arkadaşlarının, sonrasındaki eylemleri malum…
Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonrası “herkesi kucaklayacağız” söyleminin nelere gebe olacağı yakın zamanda görülecektir.
AKP, Anayasa Mahkemesi’nin kararından gerekli dersleri çıkaracak mı?
AKP medyası bu kararı, güncel deyişle doğru okuyabilecek mi?
***
Kapatılmama kararı sonrası davul zurnaya sarılanlar, AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu kararını kabullenebilecek mi?
Bu karar, AKP ve tabanının, laiklik ve cumhuriyetle kavgalı olduğu gerçeğini daha net göstermiyor mu?
Bunlar, anlaşılabilecek mi?
Zamanla ortaya çıkacak….
ALİ BULUNMAZ
Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmadı. Ama 10 üye, AKP’nin laiklik karşıt eylemlerin odağı olduğunu tescilledi.
AKP sularını, sevinç rüzgarları dalgalandırıyor. Davul zurnalar, halaylar… Piyasa yorumcuları ve Lagendijk ferahlamış durumda…
Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz gecesindekine benzer bir açıklama yaptı:
- “Herkesi kucaklayacağız…”
***
22 Temmuz akşamı, parti binasının balkonuna çıkıp “bize oy veren vermeyen herkesin iktidarı olacağız” diyen Erdoğan ve arkadaşlarının, sonrasındaki eylemleri malum…
Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonrası “herkesi kucaklayacağız” söyleminin nelere gebe olacağı yakın zamanda görülecektir.
AKP, Anayasa Mahkemesi’nin kararından gerekli dersleri çıkaracak mı?
AKP medyası bu kararı, güncel deyişle doğru okuyabilecek mi?
***
Kapatılmama kararı sonrası davul zurnaya sarılanlar, AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu kararını kabullenebilecek mi?
Bu karar, AKP ve tabanının, laiklik ve cumhuriyetle kavgalı olduğu gerçeğini daha net göstermiyor mu?
Bunlar, anlaşılabilecek mi?
Zamanla ortaya çıkacak….
29 Temmuz 2008 Salı
USLU ÇOCUKLAR…
ALİ BULUNMAZ
Uğur Mumcu, 8 Aralık 1976 günkü “Kadro” adlı yazısında ne diyordu:
- “Devleti ele geçirmek her zaman tankla, tüfekle olmaz. Devlet bürokrasisi içinde önemli köprü başlarının tutulması, karar organlarında egemenlik kurulması da bir bakıma devletin ele geçirilmesidir.”
Türkiye sahnesinde bugün “akıllı tasarım” ürünü, altın nesille harmanlanmış; kendilerini zirveye çıkaranlara saygıda kusur etmeyen uslu çocuklardan oluşan kadro harikalar yaratıyor!
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünü işine geldiği gibi okuyarak, sayısal çoğunluk diktası kurmaya yönelmiş bir zihniyet var karşımızda…
Eğitim-öğretim, bürokrasi, medya, ekonomi, siyaset ve yargıyı kendi hareket anlayışına uygun biçimde yeniden kurgulamaya çalışan ve yeni bir Türkiye yaratmaya niyetlenmiş bir kadro…
Uslu çocukların şiarı belli:
- Taraf olmayan bertaraf olur.
Bu kadro, Türkiye’nin kurucu ve birleştirici değerlerini “uçta yer alan ideolojik bir biçime” sokma çabasında.
Yöntemleri ise tanıdık: Kafa karıştırmak.
Fikir babalarından öğrendikleri bu. Suyu bulandırıp sonra da ava çıkmak… Ardından itaati, en “yüce” ve “yükselen değer” haline getirip, buna “demokrasi” demek…
Uslu çocuklar öte yandan halkı yoksullukta eşitliyor; sosyal devleti sadaka dağıtan bir yapıya dönüştürüp, Sosyal “Güvenlik” Yasa Tasarısı’yla insanları köleleştiriyor.
“Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı”nı gündeme getirerek ve insanlar üzerinde ekonomik-siyasal ve sosyal baskı kurarak uslu halk yaratmaya çabalıyor.
Telefonları dinleyerek, haberleşme özgürlüğünü ve kişisel hakları çiğneyerek sindirme politikası güdüyorlar.
Burada mağdur olan kim?
Geleceğini düşünen ulus mu, yoksa ümmeti düşleyen, haklarında iddianame hazırlanan ve uslu halk yaratmaya çalışan, fikir babalarına ve stratejik ortaklarına ram olan uslu çocuklar mı?
ALİ BULUNMAZ
Uğur Mumcu, 8 Aralık 1976 günkü “Kadro” adlı yazısında ne diyordu:
- “Devleti ele geçirmek her zaman tankla, tüfekle olmaz. Devlet bürokrasisi içinde önemli köprü başlarının tutulması, karar organlarında egemenlik kurulması da bir bakıma devletin ele geçirilmesidir.”
Türkiye sahnesinde bugün “akıllı tasarım” ürünü, altın nesille harmanlanmış; kendilerini zirveye çıkaranlara saygıda kusur etmeyen uslu çocuklardan oluşan kadro harikalar yaratıyor!
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünü işine geldiği gibi okuyarak, sayısal çoğunluk diktası kurmaya yönelmiş bir zihniyet var karşımızda…
Eğitim-öğretim, bürokrasi, medya, ekonomi, siyaset ve yargıyı kendi hareket anlayışına uygun biçimde yeniden kurgulamaya çalışan ve yeni bir Türkiye yaratmaya niyetlenmiş bir kadro…
Uslu çocukların şiarı belli:
- Taraf olmayan bertaraf olur.
Bu kadro, Türkiye’nin kurucu ve birleştirici değerlerini “uçta yer alan ideolojik bir biçime” sokma çabasında.
Yöntemleri ise tanıdık: Kafa karıştırmak.
Fikir babalarından öğrendikleri bu. Suyu bulandırıp sonra da ava çıkmak… Ardından itaati, en “yüce” ve “yükselen değer” haline getirip, buna “demokrasi” demek…
Uslu çocuklar öte yandan halkı yoksullukta eşitliyor; sosyal devleti sadaka dağıtan bir yapıya dönüştürüp, Sosyal “Güvenlik” Yasa Tasarısı’yla insanları köleleştiriyor.
“Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı”nı gündeme getirerek ve insanlar üzerinde ekonomik-siyasal ve sosyal baskı kurarak uslu halk yaratmaya çabalıyor.
Telefonları dinleyerek, haberleşme özgürlüğünü ve kişisel hakları çiğneyerek sindirme politikası güdüyorlar.
Burada mağdur olan kim?
Geleceğini düşünen ulus mu, yoksa ümmeti düşleyen, haklarında iddianame hazırlanan ve uslu halk yaratmaya çalışan, fikir babalarına ve stratejik ortaklarına ram olan uslu çocuklar mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)