BU BİR TRAMVAY DEĞİLDİR…(*)
ALİ BULUNMAZ
Max Horkheimer’ın şu belirlemesine dikkat etmeli: “Zamanımızın gerçek bireyleri kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil; ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçenlerdir.” Bu sözler, Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı eserinde yer alıyor. Şimdi düşünelim: Bugün kimleri kahramanlaştırıyoruz? “Mağdur” ve “mağrur demokrasi kahramanları” türemedi mi? Akıl tutulmasının neresindeyiz? Sonra Horkheimer’dan alıntılanan cümledeki direnişi merkeze alarak şu soruyu soralım: İlhan Selçuk neden gözaltına alındı?
“Türkiye nereye gidiyor?” günümüzün gözde sorusu. Bugün iktidar, eldeki oy oranına bakarak kendisine karşı gördüğü herkese ve her kuruma karşı tavır alabiliyor; bunu yaparken “demokrasi” ve “demokratlıktan” dem vuruyor. Şafak baskınları karşısında “hukuka saygı” diyenler, AKP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan iddianame için “demokrasi ayıbı”, “yargı sınırını aştı” ve “yargısal darbe” gibi ifadelerle “tepkisini” dile getiriyor. Demokrasinin üç unsuru; yasama, yürütme ve yargı ile kuvvetler ayrılığı ilkesi burada unutulup gidiyor.
Bu nedenle oyun oynanırken kuralları değiştirecek Anayasa değişiklikleri yaparak ve hatta bunu halkoyuna sunarak “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün “gerçeğe dönüştürülebileceği” hesaplanıyor! Dolayısıyla yargılamadan kurtulma tasarısı hayata geçirilmek isteniyor.
İktidarın temel dayanağı, iddianamenin “basında yer alan demeçlerden oluşturulduğu” ve “bunlarla bir partinin kapatılamayacağı; bu yüzden parti kapatmanın zorlaştırılması gerektiği.” Ancak sözler önemli. Çünkü iktidarın önüne koyduğu hedef var. Bu hedefe giden yolda sözcükler dikkate alınmalı. Yeri gelmişken Wittgenstein’ın, Avrupa’nın faşizm ve Nazizmle yüzleştiği yıllarda güncesine düştüğü “sözcükler eylemlerdir” ifadesini hatırlamakta-hatırlatmakta yarar var. İşte iddianamedeki sözler-sözcükler de, düşünmenin düşünceye, oradan da eyleme dönüşmesinde önemli yere sahip.
Tam da bu nedenle demokrasi, AKP eliyle demokrasicilik oyununa, çoğunlukçuluk ve “yalnız sayısal çoğunluğun dediği olur” anlayışına eşitleniyor. Sonuçta Anayasa değişikliklerine gereksinim duyuluyor; “o kadar muktedir olsam partimin kapatılmasını engellerdim” sözü, yapılmaya çabalanan değişikliklerle olanaklı hale getirilmeye çalışılıyor. Sözcükler, doğrudan eyleme dönüşüyor…
Burada örselenen gerçek demokrasi değil mi? Demokrasi sözcüğünü dilinden düşürmeyenler ve onu yalnız seçim sandığıyla bir tutanlara ne demeli?
Başına geçtiğimiz tahtaya kalın harflerle tramvay yazsak, buna “demokrasi” diyeceklerin kimler olduğu belli değil mi? Ya da demokrasi yazdığımızda, kimlerin bunu tramvay diye okuyacağını bilmiyor muyuz? O zaman, tahtadaki demokrasi sözcüğünün altına ne yazılmalı?
Belki şu olabilir: Bu bir tramvay değildir…
(*) Cumhuriyet, 12.04.2008
18 Nisan 2008 Cuma
16 Nisan 2008 Çarşamba
HELAL…
ALİ BULUNMAZ
“Faizsiz” bankacılığın kök saldığı yerler şeriatın esas alındığı; dinin siyaset ve ticaretle iç içe olduğu Arap ülkeleri.
Bu bankacılığın düsturu, “haram” sayıldığı için faizin, “kar payı” adı altında dağıtılması…
Faiz ile “kar payı arasında ne fark var? Herhangi bir fark olmadığını herkes biliyor, ama “faizsiz” bankacılığın yaratıcıları da müşterileri de takiyyeye başvuruyor.
Bu oyunu merkeze alan bankacılık, zamanında Türkiye’de de serpildi; aynı numaraları çeviren holdingler de, yurt içi ve dışında Türk Lirası ve döviz olarak paraları topladı.
Sonra iflas gerekçe gösterilerek, yurttaşların paraları bir çırpıda tokatlandı. Yıllarca çalışılıp biriktirilenler, “kar paycı” sahtekârlarca iç edildi.
***
Günümüzde, “helal” ürün ve sigortacılık sektörleri gözde. Yakın geçmişte “helal” gıda üretimi yapan kuruluşlar, Türk Standartları Enstitüsü’ne bile başvurmuştu.
Şimdi, “helal” sigortacılık Türkiye pazarına girmeye çalışıyor.
“Helal” sigortacılığın en gelişkin olduğu ülkelerin başını Malezya çekiyor.
Başka?
Cezayir, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn…
Hepsinde dinci-şeriatçı yönetimler işbaşında…
***
“Helal” sigortacılığın temel önermesi ne?
Toplanan fonlar, faizde işletilmiyor; faiz dışı yatırım araçlarında değerlendiriliyor!
Hasar ve sorumluluklar, katılımcıların paylarına sigorta havuzundan ödeniyor. Yatırılan primler, havuzda birikiyor ve “İslami usullere uygun” biçimde işletiliyor.
Örneğin, alkol üretimi yapan şirketlere yatırım yasak!
***
“Helal” sigortacılığın bir başka temel anlayışı “kar amacı gütmemesi”! Bu sektörün yaratıcıları, buna “kooperatif sigortacılığı” diyor.
O halde bir soru: 21. yüzyılda, paranın döndürdüğü oluşum “kar amacı gütmüyorsa” neden kurulur?
***
“Helal-haram” ayrımı yapıp, gönül okşayarak bir çeşit sömürü düzeni geliştiren bu sektörler, “kar payı” adı altında apaçık faiz dağıtıyor.
Türkiye, şu anda paradan en fazla paranın kazanıldığı ülke. AKP’nin öve öve bitiremediği yabancı “yatırımcılar”, bu yüzden Türkiye’yi tercih ediyor.
Adına “helal” veya “yatırım” deyin, amaç parayı işletmek.
Kar etmek…
Faizi cebe indirmek…
Olan biten bu…
ALİ BULUNMAZ
“Faizsiz” bankacılığın kök saldığı yerler şeriatın esas alındığı; dinin siyaset ve ticaretle iç içe olduğu Arap ülkeleri.
Bu bankacılığın düsturu, “haram” sayıldığı için faizin, “kar payı” adı altında dağıtılması…
Faiz ile “kar payı arasında ne fark var? Herhangi bir fark olmadığını herkes biliyor, ama “faizsiz” bankacılığın yaratıcıları da müşterileri de takiyyeye başvuruyor.
Bu oyunu merkeze alan bankacılık, zamanında Türkiye’de de serpildi; aynı numaraları çeviren holdingler de, yurt içi ve dışında Türk Lirası ve döviz olarak paraları topladı.
Sonra iflas gerekçe gösterilerek, yurttaşların paraları bir çırpıda tokatlandı. Yıllarca çalışılıp biriktirilenler, “kar paycı” sahtekârlarca iç edildi.
***
Günümüzde, “helal” ürün ve sigortacılık sektörleri gözde. Yakın geçmişte “helal” gıda üretimi yapan kuruluşlar, Türk Standartları Enstitüsü’ne bile başvurmuştu.
Şimdi, “helal” sigortacılık Türkiye pazarına girmeye çalışıyor.
“Helal” sigortacılığın en gelişkin olduğu ülkelerin başını Malezya çekiyor.
Başka?
Cezayir, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn…
Hepsinde dinci-şeriatçı yönetimler işbaşında…
***
“Helal” sigortacılığın temel önermesi ne?
Toplanan fonlar, faizde işletilmiyor; faiz dışı yatırım araçlarında değerlendiriliyor!
Hasar ve sorumluluklar, katılımcıların paylarına sigorta havuzundan ödeniyor. Yatırılan primler, havuzda birikiyor ve “İslami usullere uygun” biçimde işletiliyor.
Örneğin, alkol üretimi yapan şirketlere yatırım yasak!
***
“Helal” sigortacılığın bir başka temel anlayışı “kar amacı gütmemesi”! Bu sektörün yaratıcıları, buna “kooperatif sigortacılığı” diyor.
O halde bir soru: 21. yüzyılda, paranın döndürdüğü oluşum “kar amacı gütmüyorsa” neden kurulur?
***
“Helal-haram” ayrımı yapıp, gönül okşayarak bir çeşit sömürü düzeni geliştiren bu sektörler, “kar payı” adı altında apaçık faiz dağıtıyor.
Türkiye, şu anda paradan en fazla paranın kazanıldığı ülke. AKP’nin öve öve bitiremediği yabancı “yatırımcılar”, bu yüzden Türkiye’yi tercih ediyor.
Adına “helal” veya “yatırım” deyin, amaç parayı işletmek.
Kar etmek…
Faizi cebe indirmek…
Olan biten bu…
14 Nisan 2008 Pazartesi
BAY BARROSO…
ALİ BULUNMAZ
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso Türkiye’ye geldi. Ziyaretine Anıtkabir ile başladı. Özel deftere “reformcu Atatürk” yazdı.
Ancak Atatürk’ün reformları ile bugün “reform” adı altında AB’nin dayattıkları arasında dağlar kadar fark var.
Barroso’nun Türkiye’ye geldiği gün 10 Nisan’dı. 10 Nisan Laiklik Günü. 10 Nisan 1928’de laiklik, anayasaya girdi.
Barroso, TBMM’de yaptığı konuşmada ne dedi?
-“Laiklik demokratik olmalı.”
Daha önce “Laiklik din haline getirilmemeli” diyen Barroso, “demokratik laiklikten” bahsediyor. Bunun anlamı ne?
“Türkiye’de laiklik despot bir uygulama biçimidir ve bir dayatmadır” şeklinde mi yorumlanmalı bu söz? Ardından “Türkiye, laik yapısıyla radikal dinci oluşumlara karşı önemli bir örnek” gibi süslü laflar kuşanmak da neyin nesidir?
Barroso’ya şu hatırlatılmalı: Türkiye’de laiklik olmadan demokrasi yaşayamaz.
***
İddianame ne diyor?
- AKP, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldi.
Barroso, hem iddianameyi hazırlayanlara hem de Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabulüne ilişkin neler söyledi neler.
Ama TBMM’deki konuşmasında geçen “AB Komisyonu, ülkelerin iç işlerine karışmaz; reformlara yardımcı olur” ifadesini nereye koyacağız? Yargıya gözdağı vermek, Türkiye’nin iç işlerine karışmak değil mi?
Barroso, AKP’nin kapatma davası için demediğini bırakmazken, laiklik ve türban gerilimi ile ilgili olarak “Türkiye bunu kendi çözecektir, türban kadınların kendi kararıdır” buyurdu. Bu noktada Türkiye’nin iç işlerine karışmamayı tercih etti!
***
Barroso TBMM’de neden konuştu? AB Komisyonu’nun “reformlara yardımcı olma” ilkesi gereği mi?
AB’nin öngördüğü “reformlar” arasında siyasi partiler yasasının değişmesi, yüzde 10’luk seçim barajının kaldırılması, milletvekili dokunulmazlıklarının sonlandırılması, sendikal örgütlenmenin yaygınlaştırılması bulunuyor mu?
AB, nasıl bir Türkiye istiyor?
“Reformlara” bağlı, “demokratik laik”, AB’nin her talebini koşulsuz yerine getiren, ekonomik-siyasi-kültürel dayatmaları harfiyen uygulayan…
Barroso ne dedi?
- “Başkalarına yönelik zaman zaman taviz vermemiz gerekir. Taviz vermek bir zaaf işareti değil, tam tersi bu, Avrupa’nın uzlaşı ruhudur.”
Bu, bir tür sömürü düzeni değil mi?
O zaman Bay Barroso’nun unvanı ne oluyor?...
ALİ BULUNMAZ
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso Türkiye’ye geldi. Ziyaretine Anıtkabir ile başladı. Özel deftere “reformcu Atatürk” yazdı.
Ancak Atatürk’ün reformları ile bugün “reform” adı altında AB’nin dayattıkları arasında dağlar kadar fark var.
Barroso’nun Türkiye’ye geldiği gün 10 Nisan’dı. 10 Nisan Laiklik Günü. 10 Nisan 1928’de laiklik, anayasaya girdi.
Barroso, TBMM’de yaptığı konuşmada ne dedi?
-“Laiklik demokratik olmalı.”
Daha önce “Laiklik din haline getirilmemeli” diyen Barroso, “demokratik laiklikten” bahsediyor. Bunun anlamı ne?
“Türkiye’de laiklik despot bir uygulama biçimidir ve bir dayatmadır” şeklinde mi yorumlanmalı bu söz? Ardından “Türkiye, laik yapısıyla radikal dinci oluşumlara karşı önemli bir örnek” gibi süslü laflar kuşanmak da neyin nesidir?
Barroso’ya şu hatırlatılmalı: Türkiye’de laiklik olmadan demokrasi yaşayamaz.
***
İddianame ne diyor?
- AKP, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldi.
Barroso, hem iddianameyi hazırlayanlara hem de Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabulüne ilişkin neler söyledi neler.
Ama TBMM’deki konuşmasında geçen “AB Komisyonu, ülkelerin iç işlerine karışmaz; reformlara yardımcı olur” ifadesini nereye koyacağız? Yargıya gözdağı vermek, Türkiye’nin iç işlerine karışmak değil mi?
Barroso, AKP’nin kapatma davası için demediğini bırakmazken, laiklik ve türban gerilimi ile ilgili olarak “Türkiye bunu kendi çözecektir, türban kadınların kendi kararıdır” buyurdu. Bu noktada Türkiye’nin iç işlerine karışmamayı tercih etti!
***
Barroso TBMM’de neden konuştu? AB Komisyonu’nun “reformlara yardımcı olma” ilkesi gereği mi?
AB’nin öngördüğü “reformlar” arasında siyasi partiler yasasının değişmesi, yüzde 10’luk seçim barajının kaldırılması, milletvekili dokunulmazlıklarının sonlandırılması, sendikal örgütlenmenin yaygınlaştırılması bulunuyor mu?
AB, nasıl bir Türkiye istiyor?
“Reformlara” bağlı, “demokratik laik”, AB’nin her talebini koşulsuz yerine getiren, ekonomik-siyasi-kültürel dayatmaları harfiyen uygulayan…
Barroso ne dedi?
- “Başkalarına yönelik zaman zaman taviz vermemiz gerekir. Taviz vermek bir zaaf işareti değil, tam tersi bu, Avrupa’nın uzlaşı ruhudur.”
Bu, bir tür sömürü düzeni değil mi?
O zaman Bay Barroso’nun unvanı ne oluyor?...
11 Nisan 2008 Cuma
AB’YE KIZMALI MIYIZ? (*)
Ali BULUNMAZ
AKP’yi hükümet eden en önemli etkenlerden biri iş çevrelerinin ve patronların büyük çoğunluğunun desteği değil miydi? Bu kesimler, desteği “AB hedefi” nedeniyle vermemiş miydi? AKP’nin önde gelenleri, seçim meydanlarında ve hükümet olduktan sonra her platformda AB üyeliği için “nasıl çalışıldığını” anlattı durdu. Bu “çabaları” yüzünden hükümete destek veren iş çevreleri ve “aydınlar”; AB’nin dayattığı “ev ödevlerine”, piyasalar sarsılıp işler aksamasın diye hiç ses çıkarmadılar. Ancak gerçeklerin farkında olan pek çok insan, AB’nin söylem ve eylemlerine tepki göstermeye başladı.
Bu ulusalcı çıkışlar, sözü geçen “aydınlar” ve iş çevreleri tarafından “Serv paranoyası” ve “marjinal tepki” biçiminde değerlendirilip, kıyasıya eleştirildi. “İstikrar” adına AB’nin Kıbrıs, limanlar, Ruhban Okulu ve “Kürt meselesi” konularındaki girişimleri ve planları, bazen alttan alta bazen de açık seçik desteklendi. Üstelik bu destek, kimi “muhalefet” partileri ve onların liderleri tarafından da dile getirildi. Seçim sonrası AKP ile olası bir koalisyona ısındığı gözlenen geçmişin “bazı sert milliyetçileri”, bugün mazilerinin tam tersi bir minvalde doludizgin ilerlediği gözlendi / gözleniyor.
Aslında ne AB’ye ne de onun gözü kapalı destekçilerine kızmalıyız. Çünkü AB, elli hatta yüz yıllık projeksiyonlarla hareket etmektedir. Bir başka deyişle doğasına ve kuruluş ilkelerine uygun davranmaktadır. Türkiye için “demokratikleşme” uyarıları yaparken, kendi içinde Ermeni soykırımı iddialarının reddine cezayı gündeme getiren; yirminci yüzyılın ikinci yarısının başında dünyanın dört bir yanında ve on yıl önce Ruanda’da katliamlar gerçekleştiren ve buna göz yuman kimi büyük üyelerine aynı uyarıları “nedense” yapmamaktadır. Türkiye Avrupa’da, seçim masalarına meze olurken; ülkemizde seçim yaklaşırken AB’nin dayatmalarını yeren söylemleri “faşizm” biçiminde suçlamak pek normal karşılanmaya başladı.
Yine AB, iç politika malzemesi şeklinde algılanırken; aslında bunun hiç de göz ardı edilmemesi gereken ve son derece sağlam bir duruşu zorunlu kılan dış politika yönünü ötelemek, asla dokunulmaması istenen bir yaklaşım haline geldi.
Öte yandan AKP için müzakerelerin askıya alınması, özellikle seçim sürecinde siyasi açıdan; milliyetçi oylardan “faydalanma” adına belirleyici olabilir. Müzakerelerdeki tıkanma veya herhangi bir terslik, AKP’nin eline “bakın biz dik durduk, böyle oldu” türünden bir seçim “kozunu” pekâlâ verebilir. Zaten AB’nin dilinden düşmeyen “tren kazası” deyimi, tavanda rahatsızlık yaratsa da; gerek AKP’nin tabanına gerekse huzursuz diğer muhafazakâr kesime iletiler göndermek için bir çıkış noktasını akla getirebilir.
Özetle AB, seçim yaklaştıkça iç politikaya daha çok alet edilecek gibi görünüyor. Ancak hükümet (ve Türkiye) için AB müzakerelerinin önemli bir diplomasi unsuru olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, AB’nin isteklerini eleştirel bir tutum takınmadan evetlemenin ya da en azından evetlemeye sıcak bakmanın ulusal bir politikayla ne kadar örtüştüğü tartışmalıdır. Böyle bir politika ne kadar ulusaldır? AB’ye üyelik için bekleyen veya yeni üye olmuş hangi ülkeye, Türkiye’ye dayatılan şartların benzerleri dayatılmıştır?
Bu tür soruları dillendirenleri “uç” olarak değerlendirmek, “paranoyaklıkla” suçlayıp dışlamak; adımlanan yolun ve bu yolun suskunlarının istediği ve benimsediği bir tavırdır. Bu da tehlikeli bir gidiştir.
(*) Cumhuriyet, 07.11.2006
Ali BULUNMAZ
AKP’yi hükümet eden en önemli etkenlerden biri iş çevrelerinin ve patronların büyük çoğunluğunun desteği değil miydi? Bu kesimler, desteği “AB hedefi” nedeniyle vermemiş miydi? AKP’nin önde gelenleri, seçim meydanlarında ve hükümet olduktan sonra her platformda AB üyeliği için “nasıl çalışıldığını” anlattı durdu. Bu “çabaları” yüzünden hükümete destek veren iş çevreleri ve “aydınlar”; AB’nin dayattığı “ev ödevlerine”, piyasalar sarsılıp işler aksamasın diye hiç ses çıkarmadılar. Ancak gerçeklerin farkında olan pek çok insan, AB’nin söylem ve eylemlerine tepki göstermeye başladı.
Bu ulusalcı çıkışlar, sözü geçen “aydınlar” ve iş çevreleri tarafından “Serv paranoyası” ve “marjinal tepki” biçiminde değerlendirilip, kıyasıya eleştirildi. “İstikrar” adına AB’nin Kıbrıs, limanlar, Ruhban Okulu ve “Kürt meselesi” konularındaki girişimleri ve planları, bazen alttan alta bazen de açık seçik desteklendi. Üstelik bu destek, kimi “muhalefet” partileri ve onların liderleri tarafından da dile getirildi. Seçim sonrası AKP ile olası bir koalisyona ısındığı gözlenen geçmişin “bazı sert milliyetçileri”, bugün mazilerinin tam tersi bir minvalde doludizgin ilerlediği gözlendi / gözleniyor.
Aslında ne AB’ye ne de onun gözü kapalı destekçilerine kızmalıyız. Çünkü AB, elli hatta yüz yıllık projeksiyonlarla hareket etmektedir. Bir başka deyişle doğasına ve kuruluş ilkelerine uygun davranmaktadır. Türkiye için “demokratikleşme” uyarıları yaparken, kendi içinde Ermeni soykırımı iddialarının reddine cezayı gündeme getiren; yirminci yüzyılın ikinci yarısının başında dünyanın dört bir yanında ve on yıl önce Ruanda’da katliamlar gerçekleştiren ve buna göz yuman kimi büyük üyelerine aynı uyarıları “nedense” yapmamaktadır. Türkiye Avrupa’da, seçim masalarına meze olurken; ülkemizde seçim yaklaşırken AB’nin dayatmalarını yeren söylemleri “faşizm” biçiminde suçlamak pek normal karşılanmaya başladı.
Yine AB, iç politika malzemesi şeklinde algılanırken; aslında bunun hiç de göz ardı edilmemesi gereken ve son derece sağlam bir duruşu zorunlu kılan dış politika yönünü ötelemek, asla dokunulmaması istenen bir yaklaşım haline geldi.
Öte yandan AKP için müzakerelerin askıya alınması, özellikle seçim sürecinde siyasi açıdan; milliyetçi oylardan “faydalanma” adına belirleyici olabilir. Müzakerelerdeki tıkanma veya herhangi bir terslik, AKP’nin eline “bakın biz dik durduk, böyle oldu” türünden bir seçim “kozunu” pekâlâ verebilir. Zaten AB’nin dilinden düşmeyen “tren kazası” deyimi, tavanda rahatsızlık yaratsa da; gerek AKP’nin tabanına gerekse huzursuz diğer muhafazakâr kesime iletiler göndermek için bir çıkış noktasını akla getirebilir.
Özetle AB, seçim yaklaştıkça iç politikaya daha çok alet edilecek gibi görünüyor. Ancak hükümet (ve Türkiye) için AB müzakerelerinin önemli bir diplomasi unsuru olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, AB’nin isteklerini eleştirel bir tutum takınmadan evetlemenin ya da en azından evetlemeye sıcak bakmanın ulusal bir politikayla ne kadar örtüştüğü tartışmalıdır. Böyle bir politika ne kadar ulusaldır? AB’ye üyelik için bekleyen veya yeni üye olmuş hangi ülkeye, Türkiye’ye dayatılan şartların benzerleri dayatılmıştır?
Bu tür soruları dillendirenleri “uç” olarak değerlendirmek, “paranoyaklıkla” suçlayıp dışlamak; adımlanan yolun ve bu yolun suskunlarının istediği ve benimsediği bir tavırdır. Bu da tehlikeli bir gidiştir.
(*) Cumhuriyet, 07.11.2006
9 Nisan 2008 Çarşamba
HANGİ TÜRKİYE, HANGİ AB? (II)
ALİ BULUNMAZ
AKP’ye kapatma davası açıldığı günden bu yana, AB’nin özellikle vurgu yaptığı birkaç nokta var:
- “Türkiye’de oy çoğunluğuyla iktidara gelmiş bir parti, ‘yargı darbesiyle’ kapatılırsa bu, AB müzakerelerinin gözden geçirilmesine neden olur”
- “Katı laik Türk yargısı, demokrasinin işleyişine darbe vuruyor”
- “Başsavcının iddianamesine ‘ılımlı laikler’ bile karşı çıkıyor”
- “Muhafazakar Kemalist kesim, AKP’yi kapatarak kendine hareket alanı yaratmaya çabalıyor”
- “Demokrasilerde parti kapatma söz konusu değildir”
***
AB ülkelerinde parti kapatma söz konusu değil mi?
İspanya ve Almanya kapatmaya nasıl bakıyor?
Şimdilerde Almanya’da, Nasyonal Demokrat Parti (NDP)’nin kapatılması gündemde. Dolayısıyla parti kapatma girişimi, AB için de geçerli. Almanya, bu konudaki en taze örnek.
Ancak AB yetkilileri NDP’nin kapatılma girişimini hukuki ve demokrasiye uygun olduğunu ima eden açıklamalar yaparken, Türkiye’de AKP’nin yargılanması bile neredeyse tüm bunlara aykırıymış gibi bir hava yaratıyor.
Çünkü Türkiye yabancı yatırımcıların yüksek faiz nedeniyle, en rahat para kazandıkları ülkelerin başında geliyor.
Aynı zamanda AB’nin Türkiye’den isteyeceği daha çok şey var.
***
Almanya ve İspanya’da partilere kapatma davası açılır ve partiler kapatılırken, Türkiye’de AKP’ye dava açılınca bu “yargı darbesi” ya da “demokrasi açısından ham olma” şeklinde nitelenecek.
Bu “mantığın” açıklanabilecek bir yanı var mı?
AKP’nin yargılama sürecini durdurmaya yönelik anayasa değişikliği girişimleri de AB yetkilileri tarafından son derece “hukuki” ve “demokratik” sayılması nasıl değerlendirilmeli?
O halde “hangi Avrupa?” diye sormak zorunlu.
Demokrasinin ve hukukun üstünlüğünden yana olan mı, yoksa kendi çıkarları için bu iki kavramı istediği gibi kullanarak AB’ye aday ülkelerin iç işlerine ve yargısına karışmayı görev bilen bir Avrupa mı?
ALİ BULUNMAZ
AKP’ye kapatma davası açıldığı günden bu yana, AB’nin özellikle vurgu yaptığı birkaç nokta var:
- “Türkiye’de oy çoğunluğuyla iktidara gelmiş bir parti, ‘yargı darbesiyle’ kapatılırsa bu, AB müzakerelerinin gözden geçirilmesine neden olur”
- “Katı laik Türk yargısı, demokrasinin işleyişine darbe vuruyor”
- “Başsavcının iddianamesine ‘ılımlı laikler’ bile karşı çıkıyor”
- “Muhafazakar Kemalist kesim, AKP’yi kapatarak kendine hareket alanı yaratmaya çabalıyor”
- “Demokrasilerde parti kapatma söz konusu değildir”
***
AB ülkelerinde parti kapatma söz konusu değil mi?
İspanya ve Almanya kapatmaya nasıl bakıyor?
Şimdilerde Almanya’da, Nasyonal Demokrat Parti (NDP)’nin kapatılması gündemde. Dolayısıyla parti kapatma girişimi, AB için de geçerli. Almanya, bu konudaki en taze örnek.
Ancak AB yetkilileri NDP’nin kapatılma girişimini hukuki ve demokrasiye uygun olduğunu ima eden açıklamalar yaparken, Türkiye’de AKP’nin yargılanması bile neredeyse tüm bunlara aykırıymış gibi bir hava yaratıyor.
Çünkü Türkiye yabancı yatırımcıların yüksek faiz nedeniyle, en rahat para kazandıkları ülkelerin başında geliyor.
Aynı zamanda AB’nin Türkiye’den isteyeceği daha çok şey var.
***
Almanya ve İspanya’da partilere kapatma davası açılır ve partiler kapatılırken, Türkiye’de AKP’ye dava açılınca bu “yargı darbesi” ya da “demokrasi açısından ham olma” şeklinde nitelenecek.
Bu “mantığın” açıklanabilecek bir yanı var mı?
AKP’nin yargılama sürecini durdurmaya yönelik anayasa değişikliği girişimleri de AB yetkilileri tarafından son derece “hukuki” ve “demokratik” sayılması nasıl değerlendirilmeli?
O halde “hangi Avrupa?” diye sormak zorunlu.
Demokrasinin ve hukukun üstünlüğünden yana olan mı, yoksa kendi çıkarları için bu iki kavramı istediği gibi kullanarak AB’ye aday ülkelerin iç işlerine ve yargısına karışmayı görev bilen bir Avrupa mı?
7 Nisan 2008 Pazartesi
HANGİ TÜRKİYE, HANGİ AB? (I)
ALİ BULUNMAZ
İzmir, Expo 2015’i neden kaybetti?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, buna hemen imalı bir yanıtı vardı: “İzmir’in yarışı kaybetmesinin, Türkiye’de son dönemde yaşananlarla bir ilgisi var mı, bu çok tartışılacak.”
Fırat’ın ima ettiği şey, AKP’ye açılan kapatma davası. Ancak Fırat, İtalya Başbakanı Prodi’nin oylama öncesinde söylediklerini hiç dile getirmedi. Ne demişti Prodi?
“Türkiye’de son yıllardaki anti laik gelişmelere ve dinsel fundamentalizme karşı, kadınların hak ve özgürlükleri için bize oy verin.”
Türkiye’de laiklik karşıtı eylemler ve kadına yönelik negatif ayrımcılık, AKP iktidarıyla artmadı mı?
***
31 Mart günkü Vatan gazetesinin birinci sayfasındaki fotoğraf ve haber, bize ne anlatıyor? Kara çarşaflı, cübbeli ziyaretçiler, tekbir ve ilahilerle Çanakkale Şehitler Anıtı’nı geziyor…
Ya Çin’in hazırladığı Olimpiyat Kitapçığı’nda yer alan, olimpiyat meşalesinin getirildiği İstanbul’u tanıtan türbanlı kız çocuğu fotoğrafına ne demeli? Bu kare, İstanbul ve Türkiye’yi mi resmediyor?
Unutmadan, yabancı ajanslar AKP’nin kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nce kabulünü abonelerine hangi fotoğraf eşliğinde servis etti?
Türbanlı ve kara çarşaflı kadın fotoğraflarıyla…
***
Türkiye, dünyadan nasıl görünüyor? Yukarıdaki örnekler bunu açıkça ortaya koyuyor aslında.
AKP, iktidar olduğu günden beri Türkiye’de dincilik hızla yayıldı, kadrolaştı ve toplumun yapısı değişmeye başladı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “AKP laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldi” diyerek kapatma davası açınca hem AKP hem de AB, yargıya yönelik inanılmaz bir saldırı başlattı.
Öyle ki “yargı darbesi” tanımlaması, AKP yandaşları ve AB yetkilileri tarafından sıkça kullanılır oldu. AB, kapatılmaması için AKP’ye destek harekâtına girişti. Olli Rehn, Lagendijk ve diğer AB önde gelenleri AKP’ye kol kanat gerdi.
Yurtsever ve duyarlı insanların kafasını, yanıtı belli sorular meşgul ediyor:
Adı geçen yetkililer, neden AKP’ye bu kadar destek çıkıyor?
AB için Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğünün varolması önemli mi, yoksa işe yarar bir iktidar mı isteniyor?
***
Avrupa basını da, Rehn ve Lagendijk ile Türkiye’deki AKP yandaşlarının ağzıyla yayın yapıyor.
Örneğin Le Monde’daki yorumlar, daha öncekilerden farksız:
- “AKP’ye açılan dava ‘yargısal bir darbe’dir.”
- “Türkiye’de İslamcı muhafazakarlar ile laikler arasındaki mücadele kızışıyor.”
- “İlerleme kaydeden ve istikrar sağlayan AKP’nin kapatılma girişimi, Türkiye’deki demokratik olgunluğun sorgulanması demek. Türkiye bu girişimle, kurumlar arasında yaşanabilecek, sonu kestirilemeyen bir gerilimin içine girebilir…”
***
Türkiye’deki gerilimin kaynağı kim?
Her fırsatta “biz hiçbir zaman gerilimin tarafı olmadık” diyen Tayyip Erdoğan, partisinin tüm ülkeye yaydığı gerilim ve ayrıştırma zihniyetini elbette görmezden geliyor…
Son dönemde “liberal aydınlar” ve dinci basının dilinden düşmeyen “kapatma davasının Avrupa ülkelerindeki demokrasiyle uyuşmadığı” görüşü ne derece gerçekçi?
AB içinde, dinci örgütlenmeyle iktidarını güçlendiren veya güçlendirecek bir siyasi partiye nasıl yaklaşılır?
AB, baktığında hangi Türkiye’yi görüyor?
Daha da önemlisi Türk halkı, hangi Türkiye’de yaşamak istiyor?...
ALİ BULUNMAZ
İzmir, Expo 2015’i neden kaybetti?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, buna hemen imalı bir yanıtı vardı: “İzmir’in yarışı kaybetmesinin, Türkiye’de son dönemde yaşananlarla bir ilgisi var mı, bu çok tartışılacak.”
Fırat’ın ima ettiği şey, AKP’ye açılan kapatma davası. Ancak Fırat, İtalya Başbakanı Prodi’nin oylama öncesinde söylediklerini hiç dile getirmedi. Ne demişti Prodi?
“Türkiye’de son yıllardaki anti laik gelişmelere ve dinsel fundamentalizme karşı, kadınların hak ve özgürlükleri için bize oy verin.”
Türkiye’de laiklik karşıtı eylemler ve kadına yönelik negatif ayrımcılık, AKP iktidarıyla artmadı mı?
***
31 Mart günkü Vatan gazetesinin birinci sayfasındaki fotoğraf ve haber, bize ne anlatıyor? Kara çarşaflı, cübbeli ziyaretçiler, tekbir ve ilahilerle Çanakkale Şehitler Anıtı’nı geziyor…
Ya Çin’in hazırladığı Olimpiyat Kitapçığı’nda yer alan, olimpiyat meşalesinin getirildiği İstanbul’u tanıtan türbanlı kız çocuğu fotoğrafına ne demeli? Bu kare, İstanbul ve Türkiye’yi mi resmediyor?
Unutmadan, yabancı ajanslar AKP’nin kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nce kabulünü abonelerine hangi fotoğraf eşliğinde servis etti?
Türbanlı ve kara çarşaflı kadın fotoğraflarıyla…
***
Türkiye, dünyadan nasıl görünüyor? Yukarıdaki örnekler bunu açıkça ortaya koyuyor aslında.
AKP, iktidar olduğu günden beri Türkiye’de dincilik hızla yayıldı, kadrolaştı ve toplumun yapısı değişmeye başladı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “AKP laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldi” diyerek kapatma davası açınca hem AKP hem de AB, yargıya yönelik inanılmaz bir saldırı başlattı.
Öyle ki “yargı darbesi” tanımlaması, AKP yandaşları ve AB yetkilileri tarafından sıkça kullanılır oldu. AB, kapatılmaması için AKP’ye destek harekâtına girişti. Olli Rehn, Lagendijk ve diğer AB önde gelenleri AKP’ye kol kanat gerdi.
Yurtsever ve duyarlı insanların kafasını, yanıtı belli sorular meşgul ediyor:
Adı geçen yetkililer, neden AKP’ye bu kadar destek çıkıyor?
AB için Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğünün varolması önemli mi, yoksa işe yarar bir iktidar mı isteniyor?
***
Avrupa basını da, Rehn ve Lagendijk ile Türkiye’deki AKP yandaşlarının ağzıyla yayın yapıyor.
Örneğin Le Monde’daki yorumlar, daha öncekilerden farksız:
- “AKP’ye açılan dava ‘yargısal bir darbe’dir.”
- “Türkiye’de İslamcı muhafazakarlar ile laikler arasındaki mücadele kızışıyor.”
- “İlerleme kaydeden ve istikrar sağlayan AKP’nin kapatılma girişimi, Türkiye’deki demokratik olgunluğun sorgulanması demek. Türkiye bu girişimle, kurumlar arasında yaşanabilecek, sonu kestirilemeyen bir gerilimin içine girebilir…”
***
Türkiye’deki gerilimin kaynağı kim?
Her fırsatta “biz hiçbir zaman gerilimin tarafı olmadık” diyen Tayyip Erdoğan, partisinin tüm ülkeye yaydığı gerilim ve ayrıştırma zihniyetini elbette görmezden geliyor…
Son dönemde “liberal aydınlar” ve dinci basının dilinden düşmeyen “kapatma davasının Avrupa ülkelerindeki demokrasiyle uyuşmadığı” görüşü ne derece gerçekçi?
AB içinde, dinci örgütlenmeyle iktidarını güçlendiren veya güçlendirecek bir siyasi partiye nasıl yaklaşılır?
AB, baktığında hangi Türkiye’yi görüyor?
Daha da önemlisi Türk halkı, hangi Türkiye’de yaşamak istiyor?...
4 Nisan 2008 Cuma
KAPATMA…
ALİ BULUNMAZ
Şöyle bir hava var: AKP, Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı, dava bitti ve parti kapatıldı. Bunu yayanların herhalde bir bildikleri var…
AKP medyası bu temayı toptan ve perakende satışa sundu. “Mağduriyet”, “haksızlık” ve “yargı darbesi” gibi konular da bu temaya eklendi.
AB yetkilileri de, AKP’ye bu “hukuk mücadelesinde” destek çıkıyor ve Anayasa Mahkemesi’ne kendilerince akıl veriyor:
- “Millet iradesine ve 22 Temmuz’da sandıktan çıkan sonuca uygun karar alın…”
- “AKP’yi kapatırsanız, AB yolculuğunuz biter…”
- “Kapatma ve siyasi yasak talebi esastan reddedilsin…”
***
AB, “AKP olmazsa Türkiye’de ‘demokrasi’ olmaz” ve “AKP yoksa müzakereler sonlanır” türünden tehditkâr bir yaklaşım içinde…
Ama AB, işine gelmediğinden, AKP’nin Türkiye’de yarattığı gerilimden, hukuk tanımaz söylem ve eylemlerden, toplumu ayrıştırışından söz etmiyor; beraber yürüdüğü yol arkadaşına kol kanat geriyor…
AB, usulen bir eleştiri de getiriyor bu arada:
-“Reformları yapın yoksa size sırtımızı döneriz.”
***
AKP’nin Türkiye’yi kapatma girişimleri, AB’nin pek öyle umurunda değil. Uyguladığı yandaş demokrasisi ve varmak istediği ümmet toplumu, AB için şu an bahsi geçmeyecek kadar tali konular.
Varsa yoksa, AKP eliyle Türkiye’nin denetim altında tutulma gayreti…
***
AKP ve destekçileri, kendi demokrasisi, yargısı, medya ve sermayesini tam anlamıyla kurmak için tüm gücüyle çalışıyor.
Bir başka deyişle, Türkiye’deki her kurumu kapatmaya; kendisine katmaya çabalıyor.
Kapatma davasına hukuk açısından değil de, siyasi gözlükle bakılarak, “yargı darbesi” denmesi ve davadan kurtulmak istenmesinin nedeni de bu girişimin sekteye uğrama olasılığı...
AKP ve yandaşları, suçlarını; demokrasiye karşı söylem ve eylemlerinin ağırlığını biliyor…
ALİ BULUNMAZ
Şöyle bir hava var: AKP, Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı, dava bitti ve parti kapatıldı. Bunu yayanların herhalde bir bildikleri var…
AKP medyası bu temayı toptan ve perakende satışa sundu. “Mağduriyet”, “haksızlık” ve “yargı darbesi” gibi konular da bu temaya eklendi.
AB yetkilileri de, AKP’ye bu “hukuk mücadelesinde” destek çıkıyor ve Anayasa Mahkemesi’ne kendilerince akıl veriyor:
- “Millet iradesine ve 22 Temmuz’da sandıktan çıkan sonuca uygun karar alın…”
- “AKP’yi kapatırsanız, AB yolculuğunuz biter…”
- “Kapatma ve siyasi yasak talebi esastan reddedilsin…”
***
AB, “AKP olmazsa Türkiye’de ‘demokrasi’ olmaz” ve “AKP yoksa müzakereler sonlanır” türünden tehditkâr bir yaklaşım içinde…
Ama AB, işine gelmediğinden, AKP’nin Türkiye’de yarattığı gerilimden, hukuk tanımaz söylem ve eylemlerden, toplumu ayrıştırışından söz etmiyor; beraber yürüdüğü yol arkadaşına kol kanat geriyor…
AB, usulen bir eleştiri de getiriyor bu arada:
-“Reformları yapın yoksa size sırtımızı döneriz.”
***
AKP’nin Türkiye’yi kapatma girişimleri, AB’nin pek öyle umurunda değil. Uyguladığı yandaş demokrasisi ve varmak istediği ümmet toplumu, AB için şu an bahsi geçmeyecek kadar tali konular.
Varsa yoksa, AKP eliyle Türkiye’nin denetim altında tutulma gayreti…
***
AKP ve destekçileri, kendi demokrasisi, yargısı, medya ve sermayesini tam anlamıyla kurmak için tüm gücüyle çalışıyor.
Bir başka deyişle, Türkiye’deki her kurumu kapatmaya; kendisine katmaya çabalıyor.
Kapatma davasına hukuk açısından değil de, siyasi gözlükle bakılarak, “yargı darbesi” denmesi ve davadan kurtulmak istenmesinin nedeni de bu girişimin sekteye uğrama olasılığı...
AKP ve yandaşları, suçlarını; demokrasiye karşı söylem ve eylemlerinin ağırlığını biliyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)