6 Şubat 2008 Çarşamba

ORTAMI GEREN KİM?
ALİ BULUNMAZ

Tayyip Erdoğan, “türban düzenlemesine karşı çıkanlar ortamı geriyor, annemizin örtüsünü istemiştiniz, onu getiriyoruz” dedi.

Gerginlik yaratan kim, altını bir kez daha çizmek gerek: “Türban düzenlemesine karşı çıkanlar.”

Ortada garip, trajik; hatta trajikomik bir durum var. Rektörlere, yargıya ve söz konusu düzenlemeye muhalefet edenlere “otur yerine, haddini bil, sen kim oluyorsun” demek, gerginlik yaratmıyor öyle mi?

Ya da ÜAK (Üniversitelerarası Kurul) toplantısının yapıldığı gün, rektörlere yönelik olarak “amuda kalkmasınlar” sözü ortam mı yumuşatıyor?

Anıtkabir’de toplanan yurttaşlara “teneke çalıyorlar” şeklinde yaklaşmak neyin nesi?

***
Gerginlik, ayrışma ve çatışma yaratanlar veya bunun fitilini ateşleyenler belli.

Yangından mal kaçırır gibi yapılan türban düzenlemesinin asıl nedeni ne?

Ekonomik krizi örtmek mi yoksa Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karşıt bir kararla, yerel seçimlere yeni bir “mağdur” rolü oynayarak girmek mi?

***

Türban düzenlemesi gündeme geldiğinden beri, dinci gazete ve televizyonlar ile internet sitelerini, “ilginç” yorum ve ifadeler süslüyor.

“Dinimize saldıranlar bertaraf olacak”, laiklik ahlaksızlıktır”, "laikler aklını başına toplasın”, “Müslüman uyanışı” bunlardan bazıları.

Bir de, düzenlemeyi beğenmeyip işin daha da ileri götürülmesinden yana olanlar var. Onları, üniversite kapılarında, “başörtüsü” dedikleri türban ve sıkmabaşa özgürlük eylemlerinin düzenleyicisi olarak tanıdık.

Düzenleme yeterli değil, bağlama şekline biz karar veririz” ve “türban kamuda da serbest olsun” diyorlar.

***

Türban ve sıkmabaşa bürünmüş genç kız ve kadınlar, dinin gereği örtündüklerine inandırıldı. Onları buna, erkek egemen feodal kültürün taşıyıcısı, türban ve sıkmabaş tetikçileri inandırdı.

Bu “inancı” kullanan din sömürgenleri, kimi zaman siyasi partilerde kimi zaman tarikat-cemaatlerde kimi zaman da üniversitelerde karşımıza çıktı.

“Türban düzenlemesi”yle dinciliğin önünü alabildiğince boşaltma girişiminin sahipleri ve onlara yardım edenlere soralım: Ortamı geren kim?

Annelerin, ninelerin kullandığı örtü bugüne kadar hiçbir gerginlik ve çatışma yarattı mı?

Bugüne dek oruç tuttuğu, namaz kıldığı, sıkmabaş ve türbana büründüğü için kimseye şiddet uygulandı mı?

Dinciliğin “mağdur” rolüne soyunması değil mi gerginliğe yol açan?

4 Şubat 2008 Pazartesi

KARAR AŞAMASI…
Ali BULUNMAZ

2 Şubat Cumartesi günü, Anıtkabir’de toplanan yüz binler ne anlatmak istedi?

Din adı altındaki dincilikle, onun siyasi simgeleriyle toplumun gerilmesine ve daha da önemlisi yönetilmesine karşı çıkıştı verilmeye çalışılan ileti. Bundan, türban düzenlemesi örtüsüyle ülkeyi uçuruma ve kamplaşmaya sürükleyenler kendileri için bir hisse çıkaracak mı?

Çıkarmayacakları çok açık.

***

Türban düzenlemesinin TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşüldüğü saatlerde, ÜAK da olağanüstü toplandı. Hakkında “isterse bizim istediklerimizi söylemesin” denen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, toplantının başındaki konuşmasında hükümet sözcülüğü görevini sürdürüp, kurulu uyardı: “Bu, sizin gündeminiz değil; hukuki sonuçlar doğabilir.”

ÜAK’ın bildirisi tam tersi yöndeydi: “Bu konuları konuşmak asli görevimizdir” ve “üniversitede türban serbestisi, ülkeyi din yönetimine götürür.”

Buradan herhangi bir hisse çıkarılacak mı? Yanıt hayır. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun, rektörleri ima ederek “amuda kalkmasınlar” demesi, gidişatı gösteriyor.

AKP ve MHP, üniversitede türban serbestisi için tüm rektörlerin görüşünü aldı mı? “Kurumsal mutabakat” sağlandı mı?

Fahri AKP danışmanları ve ikinci cumhuriyetçi öğretim üyeleri, 22 Temmuz öncesi “milliyetçilik yükseliyor” diyerek oy topladıkları iktidar ve o zaman “tehlike” gördükleri, AKP’nin şimdiki ortağı MHP’nin yaptıklarına destek çıkmak amacıyla, ÜAK’ın bildirisine karşı bildiri ile yanıt verdi.

İkinci cumhuriyetçi fahri AKP danışmanları, türban ve sıkmabaşı “özgürlük” diye niteledi, “yasaklar kalkmalı” içerikli bildiriye imza atmak için kuyruğa girdi.

***

Türkiye nereye yol alıyor? Rota da istekler de belli. Hiçbir zaman bu denli gülünç duruma düşmemişti Türkiye. Dışişleri Bakanı Ali Babacan da olup bitenin bilincinde !!

Türban düzenlemesine burun kıvıran “özgürlük karşıtlarının” yarattığı tartışmaları, “Türkiye’yi dışarıda zayıf gösterdiğini” ve “AB yolunda yürüyen ülkeye bunların yakışmadığını” belirtiyor. Ali Babacan’a şunu sormalı: Uluslararası fuarlardaki görevli sıkmabaşlı kadınlar, Türkiye’yi AB’ye mi yakın gösteriyor?

***

Bu arada, diktatörlükle yönetilen Ortadoğu ülkelerinde ve İran basınında bir sevinç hüküm sürüyor. “İslamcı AKP’nin düzenlemelerine” övgüler düzülüyor. Gazete ve internet manşetlerini “İslamcı AKP” sözcükleri süslüyor.

Türkiye’de siyaset çizgisi dinciliğe kaydı; buradan oy toplamak için yarış kızışmaya başladı. MHP Genel Başkan Yardımcısı Tunca Toskay, bunu itiraf etti: “AKP, türbanı gündemde tuttu avantaj sağladı, haksız rekabete son vermek istedik; ne yaptığımızı biliyoruz, maliyetini ödemeye hazırız, hasadını da alacağız.”

Gerçekten mi? Emin misiniz?

Türkiye bir karar aşamasına doğru ilerliyor: Çağdaş, laikliğe sahip çıkan ve ilerlemeye açık bir toplum mu olacağız, yoksa diktatörlükle çekip çevrilen Ortadoğu ülkeleri gibi, baskıcı ve dinci bir yönetimin boyunduruğuna mı gireceğiz?

Üniversitede türbanın serbest bırakılması, ikinci seçeneğin ilk adımı. Farkında mıyız?

1 Şubat 2008 Cuma

SİZİN ESERİNİZ… (*)
Ali BULUNMAZ

Eleştiri, ayrıştırma yanında; doğruyu cesaretle söyleme anlamını da içerir. Eski Yunan’da buna “parrhesia” deniyordu. Bu bağlamda, doğruyu korkusuzca ifade etme gibi büyük bir sorumluluğu bulunan (gerçek, tam) aydın, sorumluluğunu yerine getirdiğinde, gücü elinde bulunduranları (bir anlamda iktidarı) eleştiri oklarının hedefi haline getirmeyi de bilmiştir.

Aydın olmanın ilk koşullarından biri güce ilişmek değil; gücün kim / kimler tarafından, nasıl kullanıldığına ilişkin eleştiri(ler) ortaya koyabilmektir. Buradan bakıldığında, iktidarın da eleştiriye açık olması gereklidir. İşte bu türden bir eleştiriyi korkusuzca yöneltebilecek oluşumlardan biri de, aydınlarla beraber (her üyesi bir aydın olması gereken) basındır.

Türkiye örneğini göz önünde bulundurduğumuzda, uzun zamandır dillere pelesenk olan çok seslilik deyişi, kâğıt üzerinde geçerli görünmesine ve ilgi uyandırmasına karşın; uygulamada ağırlıklı olan tek sesliliktir. Bunun temel nedeni, gücün (iktidarın) sıcak yüzüne yakınlaşma kolaycılığı ile birlikte, muhalif sesler üzerinde kurulan baskıdır. Basın (daha doğru deyişle medya) ve aydınların büyük bir bölümünün tekelleşmesi ya da tekellerin güdümüne girmesi ve bu tekellerin iktidarla çıkar ilişkisi kurması; hem basın hem de aydınların büyük bir kısmının önündeki en büyük açmazdır. Çünkü burada kaybedilen veya teslim edilen şey özgürlüktür; güncel deyişle ifade özgürlüğüdür. Hal böyle olunca, iktidarın yarattığı “biz ve onlar” ayrışmasında; basının ve aydınların azımsanmayacak bir bölümü, iktidarın başını çektiği “biz” kompartımanına binmek için yarışmaktadır.

Bir zamanların kimi komünist veya solcu “aydınları” neoliberallikten, muhafazakâr demokratlığa “terfi edip”, “büyük medyada” kendilerine yer de bulunca; aynı iktidar gibi, “her şey yolunda” aldatmacasının kalemşorluğunu üstlenmekten geri kalmamıştır. Böylece muhalif sesleri ya duymazdan gelmiş ya da susturulmasına yönelik çalışmalara göz yummayı seçmişlerdir. Diğer bir ifadeyle, kendilerine oyuncaklar bulup, yozlaşan siyaseti eleştirmemeyi “görev” bilmişler; tek sesliliğe karşı duranların sindirilmesine ve haksız şekilde soruşturulmasına, “onlar da ileri gittiler” veya “özgürlük ve demokrasi karşıtları” gibi yakıştırmalarla açık veya gizli arka çıkmışlardır.

Böylesine bir yaklaşımın günü kurtardığı ve iktidarın hareket alanını genişletmekten başka bir anlamı olmadığı açık değil mi? Bu, belli “fikir” ve “edimler” etrafında kümeleşme anlamına gelmez mi? Peki özgürlük ya da ifade özgürlüğü nerede kaldı? Yoksa “ifade özgürlüğü”, yönlendirilen söylem ve fikirlerin peşinden gitmek olarak mı algılanmalı? O zaman, Türkiye’deki kimi aydınlar ve basının kimi kalemleri, söylem geliştirir ve eylemde bulunurken; gerçeğin peşinden gitmeyecek demektir. O halde bugün, birçok “aydın” ve “gazeteci” sansüre, baskıya ve haksız soruşturmaya ses çıkarmayan yarı aydın konumuna razıdır!

Bununla beraber, sansürü destekleyen yasa tasarıları hazırlanır, iktidarı eleştirenler takibe alınır ve soruşturulurken; “her şey yolunda” ve “istikrar yerinde” diyerek kendini ve herkesi kandırıp suskun kalanlar, yarın benzeri baskı politikaları kendilerine de dönerse sesini kime duyuracak?

Türkiye’de muhalif tavır takınan ve iktidarın uygulamalarını eleştirenlere karşı, varlığı tartışmasız olan baskı ve yıldırı ile yozlaşmış siyaset tablosu daha çok “görmeyen”, “duymayan” ve konuşmayanların eseri değil mi?

(*)11.03.2007, Cumhuriyet

30 Ocak 2008 Çarşamba

AKP’NİN GERÇEK GÜNDEMİ VE AYRIŞMA
Ali BULUNMAZ

AKP ve MHP anlaştı, türban ve sıkmabaş üniversiteye giriyor. AKP kurmayları ile MHP’liler, “düzenlemenin üniversiteyle sınırlı kalacağını” ısrarla vurguluyor. Ancak karşı görüşler, ilköğretimden kamuya kadar her alanda türban ve sıkmabaşın önüne geçilemeyeceğini dile getiriyor.

AKP Konya milletvekili Hüsnü Tuna ile Isparta’nın AKP’li belediye başkanı Hasan Balaman, “türban her yerde serbest olmalı” dedi. Partileri ise “usulen”, doğabilecek tepkileri susturmak adına “inceleme” başlattı. Komedinin önde gideni!

AKP, türban ve sıkmabaşı bir bütün halinde serbest bırakmayı düşünüyor. MHP de, buna çanak tutuyor. “İnceleme” başlatılan AKP’liler gerçeği söylüyor. Türban ve sıkmabaş, resmi olmasa da fiilen belediyelerde, okullarda ve diğer kamu kuruluşlarında, hatta TBMM’de bile kullanılıyor.

***

Davos’taki Türk heyetinin eğlencelerle kendini tatmin ettiği süreçte, Türkiye’de türban ve sıkmabaş tartışması yaşandı. AKP ve MHP, “özgürlük” ve “eşitlik” söylemiyle hukukun etrafından dolanarak, Anayasa’da değişiklik yapma çalışmalarını sürdürdü.

AKP döneminde hukukun arkasından dolanma, yani hukuk tanımazlık “kural” haline geldi. Oy kaygısına düşenler de, AKP ile aynı yolun yolcusu oldu.

Şimdi AKP ve MHP’nin, Anayasa’da türban ve sıkmabaş değişikliğine yönelik çalışmaları, resmileşmeyi bekliyor. Bu arada yaşanan tartışmalara Abdullah Gül de katıldı. “Önemli konuları halkın oyuna sunmakta yarar var” diyen Gül, Tayyip Erdoğan’ın “referandum kültürü” ifadesine mi gönderme yaptı acaba?

Ekim 2007’de ne demişti Erdoğan?: “Türkiye bundan böyle referandum kültürüne de alışmalıdır. Bu ülkede öyle konular gündeme gelecektir ki, bu konuları artık sahibine göndereceğiz.”

“Öyle konular” denilen konulardan biri, şimdiki türban ve sıkmabaş düzenlemesi midir? Bunun ötesi var mıdır?

***

Türkiye, sıkmabaş ve türban düzenlemesi ve tartışmasıyla ikiye bölünmeye çalışılıyor. Burada “eşitlik” ve “özgürlük” söz konusu değil. Asıl yapılmaya çabalanan, toplumu laik cumhuriyetten yana olanlar ve olmayanlar biçiminde ayrıştırmaktır.

Gül’ün belirttiği “halka götürme” anlayışı, yarın bir gün bu ve daha ileri bir düzenlemenin oylanmasına vardırılabilir mi Türkiye’de?

AKP, yanına aldığı MHP ile bir yandan türban ve sıkmabaşı dayatmaya çalışıp, bunun adını “normalleşme” koyarken öte yandan parti içinden kimi isimlerin ağzından gerçek gündemini gün ışığına çıkararak tepki ölçüyor.

Ancak tüm bunların ülkeyi nereye sürüklediği, her iki partinin yetkilileri tarafından etraflıca düşünülüyor mu? Burası tartışmalıdır…

28 Ocak 2008 Pazartesi

KADIN SORUNU KİMİN SORUNU? (*)
Ali BULUNMAZ

2002’de AKP’nin iktidara gelişinin ardından, bir kadın akademisyenimiz “kimse zorla benim başımı örtemez” demişti. Şimdilerde yaşananlara baktığımızda, bu kısmen doğru. Çünkü öyle bir oyun oynanıyor ve dincilik ile sıkmabaş öyle pazarlanıyor ki, örtünme adeta özendiriliyor, hatta pek çok kapı açıyor. Üstelik türbanda ve haşemada “moda renkler” belirleniyor, kimi dinci kadın yazarlar “giyinmek rahatlık getirir” gibi fetvalar veriyor. Serdar Kızık’ın ifadesiyle “alışma / alıştırılma” dönemindeyiz; bakın yan yana yaşıyorsunuz denilen bir ortamdan, örtünseniz iyi olur ve örtüneceksiniz demeye kadar uzanan sürecin başındayız.

Sıkmabaşın el üstünde tutulması, sözü geçen dinci yazarlara göre, Türkiye’nin “normalleşmesi” demek. Bülent Ortaçgil’in şarkısında yaptığı gibi, biz de sormalıyız: “Nedir bu normal?” Sıkmabaşın “başörtüsü”ne ya da “aksesuar”a dönüştürülmesi mi, kadının onunla “özgürleşeceğinin” belleklere kazınmaya çalışılması mı? Yoksa “tesettürün altına şu giyilir mi giyilmez mi” tartışması mı? Ya da kadının bu yolla ikinci sınıf vatandaş olmaya özendirilmesi mi? Bu da eşitsizlik bağlamında, kadın sorununun bir parçası değil mi?

Geçenlerde milletvekillerine “hediye” diye silah dağıtıldığına tanık olduk. Acaba dağıtımı yapan bakan ve üyesi olduğu iktidar partisi, oy almak için gittikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, neredeyse her gün “töre” uğruna, benzer silahlarla kadınların ve genç kızların katledildiğini bilmiyor mu? Ya o bölgeden seçilen DTP’li milletvekilleri, neden “töre” cinayetleri ve kadını ezen çarpık aşiret düzenine dönük çözüm önerilerini gür bir sesle dile getir(e)miyor?

Peki, erkeğin ve kadının, kadına erkekçe bakışına ne demeli? Erkeğin ve sorunun merkezindeki kadının, kadına biçtiği başlıca roller ne? Çocuk doğur, evinin hanımı ol, kocanı memnun et, törelere ve geleneklere bağlı kal. Bu nedenle özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, gencecik kızlar, bir an önce evlendirilip çoluk çocuğa karıştırılmıyor mu? Seçimden önce, bölge gezilerinden birkaçında ne demişti başbakan: “Çocuk doğurmaktan kaçınmayın.” “Normal” olan bu bakış açısı mı?

Kadın sorunu, insan olma sorunu aynı zamanda; kadının toplumsal yaşama katılması ve bireysel özne olması ile ilintili bir sorun. Ama öncelikle eşitlik adına; kadının insan sayılması, hakları olduğunun kavranması ve ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtulması adına, kadına erkekçe bakışın yok edilmesi gerekiyor. Bu bir bilinçlenme ile ayrımcılığın giderilmesini zorunlu kılıyor bir yerde. Dolayısıyla kadın sorunu / kadının sorunu, insan olan herkesin sorunu değil mi aslında?

(*) Cumhuriyet, 25.08.2007

25 Ocak 2008 Cuma

YALNIZLAŞMAK… (*)
Ali BULUNMAZ

Uğur Mumcu 9 Aralık 1974’te, Yeni Ortam’daki “Sorumlu Olmak” başlıklı yazısında, sorumluluk bilinci zayıf toplumlarda “suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur” diyordu. Yazısının son cümlesi ise “önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir ‘mezar taşı’ suskunluk simgesi olmamasıdır” idi.

Şimdilerde sorumluluk bilincinden uzak suskunlar karşısında yalnızlaşıyoruz sanki. Kendinden ıraktakiler, susmanın adını bazen “özgürlük” bazen de “mutluluk” koyuyor. Cemaatleşerek ve birey olmaktan uzaklaşıp ümmete evrilerek, “huzur” ve “istikrarı” yakalayanların yanında, seslerini duyurmaya çabalayanların önüne engeller dikiliyor.

Durmadan dönüp değişmek; ne oldum deliliğinin boyunduruğu altında günden güne kişiliksizleşip silikleşmek yaşamak mıdır? Olup bitene ses çıkar(a)maz hale gelenler, alışmaya başlamadı mı buna? Alışkanlıklar, sorup sorgulamaya karşı bir duvar örmüyor mu? “Boş ver gitsin” denmiyor mu sonra? Sıtkı sıyrılanlar unutmaya yeltenip, en sonunda bilinçli bir terk edişe yönelmiyor mu?

Gözlerin içine bakılarak söylenen yalanları, “gerçek” diye adlandırma kolaycılığı değil mi kimilerine “mutluluk” veren? Kılını kıpırdatmayan o kitlenin dilinden, “hamdolsun” ve “çok şükür” nidaları dökülmüyor mu? Ağızlardan bunlar çıkıyor, kalemler bunu yazıyor çoğunlukla. Ama varolan soruşturulup, tüm çıplaklığıyla ortada duran eleştirildiğinde, aforoz ediciler görevini kuşanıyor hemen. Suçlamalar ve “her şey yolunda doludizgin gidiyor” telkiniyle kovuşturmalar başlıyor.

Kervan yürüyor, yolsuzluk yol oluyor; vurgunun adı “istikrar”, cemaatleşmeninki ise “demokrasi.” Yalnızlaştığımızı hissettikçe, “renksiz” ve “ak” olanlara inat, onurlu kalemleri özlüyoruz. Hemen yanı başımızda bir dost ses, Behçet Aysan’ın sesi, yaşananların farkında olmayanları uyarıyor:

“Sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler / yalan her şey gibi aşklarınız da / yaşamı ölüm diye anlatıyorlar size / yalanı gerçek diye.”

Yalnızlaştıkça, 15 yıl önce Uğur Mumcu’nun ardından çoğalan kalabalığa dönüyoruz yüzümüzü ve onun anlattıklarına; gerçeklere, bugünlere, yarınlara… Verilen sözler, edilen yeminler omuzlarımıza biniyor. Bugün yemin eden ve söz verenler karşımızda bitiyor: Yalanı “gerçek” diye anlatan, kalemini yalanla “gerçek” kılanlar.

Umutsuz muyuz? Yılgın mıyız? Olmamalıyız. Ama yalanların peşinden gidip, olanı biteni görmek istemeyenler karşısında yalnızlaşıyoruz. Şimdilik hepsi bu….

(*) Cumhuriyet, 24.01.2008

23 Ocak 2008 Çarşamba

TÜRBAN VE SIKMABAŞ TARTIŞMASININ NEDENİ NE?
ALİ BULUNMAZ

Başbakan Madrid’de türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti.

Buna Yargıtay ve Danıştay’dan uyarı geldi. Uyarılar dikkate alınmadığı gibi Başbakan, AKP’nin İstanbul’daki kadın kolları toplantısında yargıya verdi veriştirdi.

Tayyip Erdoğan’a göre “yargı yerini bilmeli.” Bir başka deyişle “haddini.” Bu jargona Türkiye alıştı ne yazık ki. Ülkeyi buna AKP alıştırdı.

AKP’nin eylemlerine dönük övgü geldiğinde bunun adı “demokrasi” oluyor. Yok eğer olumsuz eleştiriler yöneltilirse, iş “herkes haddini yerini bilsin”e dönüyor.

***

Başbakan yargıya nerede sert çıktı? Salonun ezici çoğunluğunun sıkmabaşlı olduğu AKP kadın kolları toplantısında. Başbakanın arkasındaki masada da sıkmabaşlı kadınlar oturuyordu. Türban ve sıkmabaş, bu toplantıda yine “başörtüsü” olarak adlandırıldı, “vatandaşın bireysel tercihi; din ve vicdan özgürlüğü" biçiminde nitelendi. Bunlar önemli ayrıntılar.

AKP gerçek yüzünü gösteriyor. Kadın üzerinden, türban ve sıkmabaş destekli politikasını kuvvetlendiriyor.

AKP’nin kadını örtülere bezeyen zihniyeti şimdi sesini daha güçlü çıkarıyor. “Dinin gereği” tezi ile “normal” hale getirilmeye çalışılan türban ve sıkmabaş ile tabana “özgürlükler kısıtlanıyor, bakın bunun çözümü için çalışıyoruz” deniyor. Bu arada yargıya edilmedik laf bırakılmayarak, gerilim siyaseti doruklara çıkarılıyor.

AKP, kendisine yönelik her eleştiriye fazlasıyla içerliyor, bu da iktidarın “demokrasi”den neyi anladığını gösteriyor.

İktidar, siyasi simge türban ile sıkmabaş ve dolayısıyla kadınlar üzerinden siyaset geliştirmeye iyiden iyiye hız verdi. Neden?

Sakın yaklaşan bir krize bahaneler hazırlanmaya çalışılıyor, yerel seçimler için propaganda malzemesi toplanmaya çabalanıyor ya da yargının uyarılarından hareketle yeni bir “mazlum” ve “mağdur” siyaseti geliştiriliyor olmasın?

Bunun yanında hazırlanan turuncu-turkuvaz sivil darbe Anayasası’na “türban özgürlüğünün” yerleştirilmesi adına, kamuoyu yaratılmak isteniyor olabilir mi?

Alevlendirilen türban ve sıkmabaş tartışmasının altında yatan neden-nedenler acaba hangisi veya hangileri?