HESAP, KİTAP VE ORTAKLIK…
ALİ BULUNMAZ
Önceleri ne deniyordu? “Türban –‘başörtüsü’- siyasi simge değil, dinin gereğidir.”
Tayyip Erdoğan, Madrid’de Medeniyetler İttifakı toplantısı arifesinde, İspanyol gazetecinin sorusuna verdiği “velev ki türban siyasi simgedir, bunu yasaklayabilir misiniz, bu yasak dünyanın neresinde var?” biçimindeki yanıtla, türbanın siyasi simge olduğunu kabul etti bir bakıma.
“Dini gerekçe” ile sıkmabaşa bürünenler, bir anda lafı nereye döndüreceğini bilemedi.
Tayyip Erdoğan’ın “yeni Anayasayı beklemeye gerek yok, ‘türban yasağını’ bir cümleyle çözeriz” ifadesini, hem tabana selam göndermek hem de AKP’den rol çalıp, “türban sorununu” çözmek için adım atan biziz deme adına MHP, o bir cümleyi çabucak gündeme getirdi.
MHP, Anayasanın 10. maddesini “devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetinin sunulmasında ve bu hizmetlerden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” şeklinde değiştirilmesini önerdi.
Dolayısıyla bu değişiklik, hizmet alanın da verenin de siyasi simge türbanı kullanabilmesinin önünü açacak nitelikte.
22 Temmuz öncesi, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini eleştiren ve alanlarda iktidara çatan MHP, Ağustos ayında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını meşrulaştırdı. AKP, MHP sayesinde birinci tur seçimin yapılabilmesi için gerekli toplantı yeter sayısına, 367’ye rahatlıkla ulaştı. Şimdi AKP ile MHP türban konusunda da aynı kulvarda.
Yargıtay ve Danıştay’ın uyarılarını dikkate almama yolunu seçen AKP’yle türban ortaklığı kurmaya yönelen ve bu “soruna” çözüm üreten taraf olmanın hesabını yapan MHP, Türkiye’yi hangi yola sokacağının farkında mı?
Devlet adamlığı, uzak görüşlülüğü gerektirir. O uzak görüşlülük, Türkiye'de bugün siyasetçilerin kaçında var?
21 Ocak 2008 Pazartesi
18 Ocak 2008 Cuma
TÜRBAN NEYİ SİMGELİYOR? (*)
Ali BULUNMAZ
Türban tartışması Avrupa’da alevlenmeye başladı. Almanya’da “uyum” için türban takılmaması gerektiği belirtiliyor, İngiltere ve Fransa’da kamu kuruluşlarında veya okullarda başta türban olmak üzere, dini sembollerin kullanılması yasaklanıyor. Bu tartışma Türkiye’de ise yıllardır yaşanıyor. Ancak bunun nedenlerini Avrupa’daki uyum gerekçesi ile karıştırmamak gerek.
Türkiye’de bir kesim, “türbanın kadını özgürleştirdiğini” savunuyor; üstelik bu savunu, genelde erkekler tarafından gerçekleştiriliyor ve sıkmabaş kadınlar da bu savunuya büyük destek veriyor. Bir diğer kesim, türbanın siyasal bir simge olduğunu ifade ediyor ve kamu kurum ve kuruluşlarında kullanılmaması yönünde görüş bildiriyor.
İlk görüş “doğru.” Çünkü kadını ikinci sınıf insan sayan bu yaklaşım, kadının sokağa çıkabilme şartı olarak “örtünmeyi” getiriyor. Bir diğer ifadeyle tesettüre bürünen kadın, “sosyalleşebilmesinin” koşulu olarak türbanı savunuyor. Örtünme aynı zamanda, bir kadının kendisi gibi türban takan diğer kadınlar arasında “dayanışmanın” oluşmasını sağlıyor. Ancak buradaki sorun, dini görüşler nedeniyle örtündüklerini belirten kadınlar, dinde tesettüre bürünme veya türban takma gibi bir şartın bulunmadığını; bunun din “yorumcularının” ve sömürücülerinin yarattıkları “geleneklerden” ve uygulayagelişlerden kaynaklandığını kabul etmek istemiyor. Çünkü kadınlar bu uygulanagelişlerin, kendilerini edilgin kılan yönüne değil; “özgürleştirme” yönüne vurgu yapmayı tercih ediyor veya etmeleri isteniyor.
“Türban yasağı kaldırılsın” ya da “zulüm devam ediyor” gibi sloganlarla sokaklara dökülenler veya üniversite yollarını aşındıranlar, sanki türban tüm yaşamda yasakmış / şimdilerde Tunus’takine benzer şekilde yasaklanıyor gibi bir hava estirmeye çalışıyor. Buna kimi “özgürlük” ve “demokrasi” savunucuları da katılıyor. Bu kişiler dincilerle birlikte “laiklik adına (ki başörtüsü demeyi tercih ediyorlar) türbanın yasaklanması, kişi hak ve özgürlüklerine aykırıdır” ifadesini dillendiriyor. Bu söylem komik olmakla beraber düşündürücü de. Komik çünkü, türban takan kadınlarımızın ve genç kızlarımızın sayısında hızlı bir artış bulunmakta; kimse türbanlılara, örtünenlerin örtünmeyenlere yaptığı gibi “neden” diye sormamaktadır. Düşündürücüdür çünkü sanki laiklik insanların inanç özgürlüklerini engelliyormuş gibi bir noktaya gelinmektedir. Oysa laiklik, inançlardan doğan hiçbir hak ve özgürlüğü yasaklamadığı gibi, tüm inananların ya da inançsızların hak ve özgürlüklerini kollamaktadır.
Ancak bunu başka yerlere götürüp, türbanı “özgürlükle” eşdeğer görmek ve laikliğin hak ve özgürlükleri engellediğini ileri sürmek, en sonunda da “1930’lardan kalma” olduğu ifade edilen laikliği savunmanın, “asıl irtica” biçiminde yorumlamak yalnızca konuyu saptırmak, demagoji yapmaktır.
Kimi müsteşarların “Cumhuriyetin modasının geçtiğini, İslam devleti kurulması gerektiğini” düşündükleri ve kimsenin inancına kimsenin karışmadığı, ama karışıyormuş izlenimi yaratılan bir ortamda türban; Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, YÖK, Danıştay ve Üniversitelerle beraber birçok çağdaş kurumu ve cemaatleştirilmeye çalışılan toplumun tamamını “fethetmeye” yönelen zihniyetin kullandığı siyasal simgeden başka bir şey değildir. Türbanı “moda” sayanlar veya “yerel giysi” gibi gösterip, başörtüsüne dönüştüren söylemi geliştirenler kavram kargaşasından yararlanmaya çabalıyor.
(*) 27.10.2006, Cumhuriyet
Ali BULUNMAZ
Türban tartışması Avrupa’da alevlenmeye başladı. Almanya’da “uyum” için türban takılmaması gerektiği belirtiliyor, İngiltere ve Fransa’da kamu kuruluşlarında veya okullarda başta türban olmak üzere, dini sembollerin kullanılması yasaklanıyor. Bu tartışma Türkiye’de ise yıllardır yaşanıyor. Ancak bunun nedenlerini Avrupa’daki uyum gerekçesi ile karıştırmamak gerek.
Türkiye’de bir kesim, “türbanın kadını özgürleştirdiğini” savunuyor; üstelik bu savunu, genelde erkekler tarafından gerçekleştiriliyor ve sıkmabaş kadınlar da bu savunuya büyük destek veriyor. Bir diğer kesim, türbanın siyasal bir simge olduğunu ifade ediyor ve kamu kurum ve kuruluşlarında kullanılmaması yönünde görüş bildiriyor.
İlk görüş “doğru.” Çünkü kadını ikinci sınıf insan sayan bu yaklaşım, kadının sokağa çıkabilme şartı olarak “örtünmeyi” getiriyor. Bir diğer ifadeyle tesettüre bürünen kadın, “sosyalleşebilmesinin” koşulu olarak türbanı savunuyor. Örtünme aynı zamanda, bir kadının kendisi gibi türban takan diğer kadınlar arasında “dayanışmanın” oluşmasını sağlıyor. Ancak buradaki sorun, dini görüşler nedeniyle örtündüklerini belirten kadınlar, dinde tesettüre bürünme veya türban takma gibi bir şartın bulunmadığını; bunun din “yorumcularının” ve sömürücülerinin yarattıkları “geleneklerden” ve uygulayagelişlerden kaynaklandığını kabul etmek istemiyor. Çünkü kadınlar bu uygulanagelişlerin, kendilerini edilgin kılan yönüne değil; “özgürleştirme” yönüne vurgu yapmayı tercih ediyor veya etmeleri isteniyor.
“Türban yasağı kaldırılsın” ya da “zulüm devam ediyor” gibi sloganlarla sokaklara dökülenler veya üniversite yollarını aşındıranlar, sanki türban tüm yaşamda yasakmış / şimdilerde Tunus’takine benzer şekilde yasaklanıyor gibi bir hava estirmeye çalışıyor. Buna kimi “özgürlük” ve “demokrasi” savunucuları da katılıyor. Bu kişiler dincilerle birlikte “laiklik adına (ki başörtüsü demeyi tercih ediyorlar) türbanın yasaklanması, kişi hak ve özgürlüklerine aykırıdır” ifadesini dillendiriyor. Bu söylem komik olmakla beraber düşündürücü de. Komik çünkü, türban takan kadınlarımızın ve genç kızlarımızın sayısında hızlı bir artış bulunmakta; kimse türbanlılara, örtünenlerin örtünmeyenlere yaptığı gibi “neden” diye sormamaktadır. Düşündürücüdür çünkü sanki laiklik insanların inanç özgürlüklerini engelliyormuş gibi bir noktaya gelinmektedir. Oysa laiklik, inançlardan doğan hiçbir hak ve özgürlüğü yasaklamadığı gibi, tüm inananların ya da inançsızların hak ve özgürlüklerini kollamaktadır.
Ancak bunu başka yerlere götürüp, türbanı “özgürlükle” eşdeğer görmek ve laikliğin hak ve özgürlükleri engellediğini ileri sürmek, en sonunda da “1930’lardan kalma” olduğu ifade edilen laikliği savunmanın, “asıl irtica” biçiminde yorumlamak yalnızca konuyu saptırmak, demagoji yapmaktır.
Kimi müsteşarların “Cumhuriyetin modasının geçtiğini, İslam devleti kurulması gerektiğini” düşündükleri ve kimsenin inancına kimsenin karışmadığı, ama karışıyormuş izlenimi yaratılan bir ortamda türban; Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, YÖK, Danıştay ve Üniversitelerle beraber birçok çağdaş kurumu ve cemaatleştirilmeye çalışılan toplumun tamamını “fethetmeye” yönelen zihniyetin kullandığı siyasal simgeden başka bir şey değildir. Türbanı “moda” sayanlar veya “yerel giysi” gibi gösterip, başörtüsüne dönüştüren söylemi geliştirenler kavram kargaşasından yararlanmaya çabalıyor.
(*) 27.10.2006, Cumhuriyet
16 Ocak 2008 Çarşamba
GAZETECİLİK OYNAMAK
ALİ BULUNMAZ
Soru sormak, insanı insan yapan özniteliklerin başında geliyor. Soru olmadığında ortaya çıkan sonuç ise inanma.
Ardından inanma, bilme veya bilginin yerine geçiveriyor. Bir başka deyişle, bildiğini sanmak, “bilmekle” veya “bilgiyle” eşleştiriliyor. Tehlikeli bir yarı cahillikten öte bir şey değil bu.
Tehlikeli, çünkü yaratabileceği etki, ulaştırabileceği vargı yanıltıcı. “Evet, böyle”, “tamam anlaşıldı” gibi sözlerle, defter ve hesap kapatılabilir. Güncel deyişle, büyük fotoğraf görülmez olur.
Bunu engellemenin tek bir yolu var, o da sormak.
Örneğin gazeteci, sorumluluğunun gereğini yerine getirerek eldeki belge ve verileri değerlendirip, önce kendine, ardından ilgili kişi, kurum ve kuruluşlara; yetkililere sorusunu yöneltmeli, değil mi?
Anlık heyecanlar ve hezeyanların önü bu şekilde alınabilir, değil mi?
Sorunun yanıtını bulmak, bulmaya çabalamak ayrı bir zahmet olsa da, edinilen bilgiyi fikre dönüştürme aşaması, aynı derecede önemli.
Bilgisizlik suç değil, bilgisizlikten doğan cahillik de. Asıl tartışılması ve yok edilmesi gereken, bilgi sanılanın doğurduğu ve heyecanla, etten önce çömleğe düşmenin yarattığı yarı cahillik durumu. Her insan için acıklı bir görüntü verse de, gazeteci adına daha da katlanılmaz ve affedilmez bir sorumsuzluk bu.
Böylesine bir durumu, zaman ayırıp sorgulamak bile cesaret ister. Hele bugün.
Kendini iktidarın boyunduruğu altına, bilerek ve isteyerek sokan medyanın, sorumlu ve tarafsız (gerçek demokrasi ve aydınlanmadan taraf olan) basına saldırması; ondan hoşnut olmaması, bu düşünme tembelliğinin ya da bilip de bilmezlikten gelmenin doğal bir sonucu. Otosansür, dayatmalara boyun eğme, çarpık ve karmaşık ekonomik ilişkilerin nesnesi olma da bunun köpüğü.
Asıl işlevini (bir anlamda sorma ve sorgulama; araştırma yetisini) kaybeden “gazetecilerin” yaptığı ise yalnızca oyun oynamak.
Yani cambazlık…
ALİ BULUNMAZ
Soru sormak, insanı insan yapan özniteliklerin başında geliyor. Soru olmadığında ortaya çıkan sonuç ise inanma.
Ardından inanma, bilme veya bilginin yerine geçiveriyor. Bir başka deyişle, bildiğini sanmak, “bilmekle” veya “bilgiyle” eşleştiriliyor. Tehlikeli bir yarı cahillikten öte bir şey değil bu.
Tehlikeli, çünkü yaratabileceği etki, ulaştırabileceği vargı yanıltıcı. “Evet, böyle”, “tamam anlaşıldı” gibi sözlerle, defter ve hesap kapatılabilir. Güncel deyişle, büyük fotoğraf görülmez olur.
Bunu engellemenin tek bir yolu var, o da sormak.
Örneğin gazeteci, sorumluluğunun gereğini yerine getirerek eldeki belge ve verileri değerlendirip, önce kendine, ardından ilgili kişi, kurum ve kuruluşlara; yetkililere sorusunu yöneltmeli, değil mi?
Anlık heyecanlar ve hezeyanların önü bu şekilde alınabilir, değil mi?
Sorunun yanıtını bulmak, bulmaya çabalamak ayrı bir zahmet olsa da, edinilen bilgiyi fikre dönüştürme aşaması, aynı derecede önemli.
Bilgisizlik suç değil, bilgisizlikten doğan cahillik de. Asıl tartışılması ve yok edilmesi gereken, bilgi sanılanın doğurduğu ve heyecanla, etten önce çömleğe düşmenin yarattığı yarı cahillik durumu. Her insan için acıklı bir görüntü verse de, gazeteci adına daha da katlanılmaz ve affedilmez bir sorumsuzluk bu.
Böylesine bir durumu, zaman ayırıp sorgulamak bile cesaret ister. Hele bugün.
Kendini iktidarın boyunduruğu altına, bilerek ve isteyerek sokan medyanın, sorumlu ve tarafsız (gerçek demokrasi ve aydınlanmadan taraf olan) basına saldırması; ondan hoşnut olmaması, bu düşünme tembelliğinin ya da bilip de bilmezlikten gelmenin doğal bir sonucu. Otosansür, dayatmalara boyun eğme, çarpık ve karmaşık ekonomik ilişkilerin nesnesi olma da bunun köpüğü.
Asıl işlevini (bir anlamda sorma ve sorgulama; araştırma yetisini) kaybeden “gazetecilerin” yaptığı ise yalnızca oyun oynamak.
Yani cambazlık…
14 Ocak 2008 Pazartesi
FRANSA’DA “POZİTİF”, TÜRKİYE’DE “ILIMLI” LAİKLİK
Ali BULUNMAZ
Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, Vatikan’da “pozitif laiklik” gibi bir kavramdan söz edince Fransa’da tartışma başladı. Bu tartışmanın merkezinde Sarkozy’nin Fransa’nın Hıristiyan köklerine vurgu yapması, medeniyeti dini esas alarak tanımlaması ve Fransa’da 1905’ten bu yana yürürlükte olan laiklik yasasını değiştirmek istemesine yönelik tepkiler var.
Sözü geçen tepkilerin en önemlileri ise, Fransa’daki sol ve sosyalist partilerden geliyor. Buna göre Sarkozy’nin laiklik yasasını değiştirmeye yeltenip, “pozitif laiklik” kavramını ortaya atarak, Aydınlanma değerlerini alaşağı etmek istediğine dikkat çekilirken Fransa’yı, yalnızca Hıristiyanlıkla betimlemesinin anlamsızlığına da değiniliyor.
Avrupa’da, anayasasında laiklik kavramının geçtiği tek ülke olan Fransa’da bunlar yaşanırken, Türkiye’de “muhafazakâr demokratlar” ne yapıyor? Sarkozy’nin belirlemesinin bir benzeri “ılımlı laiklik” de, Türkiye’de AKP’nin gündeminde. Hazırlanmakta olan “yeni” anayasa sayesinde “farklılıklara saygı” ve “tüm kesimleri kucaklama” ile dini simgelerin her ortamda (örneğin okullar ve kamu kuruluşlarında…) kullanılabilmesini esas alacak “ılımlı laiklik” (bir anlamda İslam devletine yumuşak geçiş) resmi hale getirilmeye çabalanıyor.
Bunun yanında toplum mühendisleri, “eleştirileriyle” bahsedilen çalışmalara destek oluyor. En başta, “katı laiklik savunusu” ya da “laikçi” yaklaşımın, “Kemalist-jakoben kesimin bayrağı olduğunu” vurguluyorlar. Ardından her fırsatta “laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini” zihinlere kazıyorlar.
Ancak laikliğin (ve laik devletin), farklı inançları ve inançsızlığı koruduğunu; egemen inanç sahiplerinin baskı kurmaması adına, düzenleyici bir yanının bulunduğunu nedense pek dile getirmiyorlar.
Fransa’da Sarkozy eliyle “pozitif”, Türkiye’de ise “muhafazakâr demokratların” çalışmalarıyla “ılımlı laiklik” benimsetilmek isteniyor. Fransa’da Aydınlanma, Türkiye’de de 1923 Aydınlanması ve kazanımları silikleştirilmeye çabalanıyor.
Fransa ve Türkiye: Laiklik ilkesine anayasada yer vermiş iki ülke. Şu anda ikisini de yönetenler, “katı laiklik” anlayışına karşı “ılımlılığı” savunan Neo-con (yeni muhafazakâr) ABD yönetimiyle sıkı ilişki içinde. Benzerlik şaşırtıcı, ortak mücadele laikliğin içini alabildiğine boşaltmak…
Ali BULUNMAZ
Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, Vatikan’da “pozitif laiklik” gibi bir kavramdan söz edince Fransa’da tartışma başladı. Bu tartışmanın merkezinde Sarkozy’nin Fransa’nın Hıristiyan köklerine vurgu yapması, medeniyeti dini esas alarak tanımlaması ve Fransa’da 1905’ten bu yana yürürlükte olan laiklik yasasını değiştirmek istemesine yönelik tepkiler var.
Sözü geçen tepkilerin en önemlileri ise, Fransa’daki sol ve sosyalist partilerden geliyor. Buna göre Sarkozy’nin laiklik yasasını değiştirmeye yeltenip, “pozitif laiklik” kavramını ortaya atarak, Aydınlanma değerlerini alaşağı etmek istediğine dikkat çekilirken Fransa’yı, yalnızca Hıristiyanlıkla betimlemesinin anlamsızlığına da değiniliyor.
Avrupa’da, anayasasında laiklik kavramının geçtiği tek ülke olan Fransa’da bunlar yaşanırken, Türkiye’de “muhafazakâr demokratlar” ne yapıyor? Sarkozy’nin belirlemesinin bir benzeri “ılımlı laiklik” de, Türkiye’de AKP’nin gündeminde. Hazırlanmakta olan “yeni” anayasa sayesinde “farklılıklara saygı” ve “tüm kesimleri kucaklama” ile dini simgelerin her ortamda (örneğin okullar ve kamu kuruluşlarında…) kullanılabilmesini esas alacak “ılımlı laiklik” (bir anlamda İslam devletine yumuşak geçiş) resmi hale getirilmeye çabalanıyor.
Bunun yanında toplum mühendisleri, “eleştirileriyle” bahsedilen çalışmalara destek oluyor. En başta, “katı laiklik savunusu” ya da “laikçi” yaklaşımın, “Kemalist-jakoben kesimin bayrağı olduğunu” vurguluyorlar. Ardından her fırsatta “laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini” zihinlere kazıyorlar.
Ancak laikliğin (ve laik devletin), farklı inançları ve inançsızlığı koruduğunu; egemen inanç sahiplerinin baskı kurmaması adına, düzenleyici bir yanının bulunduğunu nedense pek dile getirmiyorlar.
Fransa’da Sarkozy eliyle “pozitif”, Türkiye’de ise “muhafazakâr demokratların” çalışmalarıyla “ılımlı laiklik” benimsetilmek isteniyor. Fransa’da Aydınlanma, Türkiye’de de 1923 Aydınlanması ve kazanımları silikleştirilmeye çabalanıyor.
Fransa ve Türkiye: Laiklik ilkesine anayasada yer vermiş iki ülke. Şu anda ikisini de yönetenler, “katı laiklik” anlayışına karşı “ılımlılığı” savunan Neo-con (yeni muhafazakâr) ABD yönetimiyle sıkı ilişki içinde. Benzerlik şaşırtıcı, ortak mücadele laikliğin içini alabildiğine boşaltmak…
11 Ocak 2008 Cuma
GENİŞLETİLMİŞ SİGARA YASAĞI YASASI
ALİ BULUNMAZ
Açık ve kapalı alanlarda; barlar, eğlence merkezleri, lokantalar, kır kahveleri ve birahanelerde bile, sigara içilmesinin yasaklanması mecliste kabul edildi.
Sözü geçen yerlerde sigara kullananlara özel yerler dahi yapılmayacak.
Peki, bu yasa lokanta, kafe ve kahvehane gibi mekânlar için ne zaman yürürlüğe girecek? 4 ay sonra.
Ya içkili yerler için uygulama ne zaman başlayacak? Tam 18 ay sonra. Yani yerel seçimler ertesinde.
Belirtilen yasağı denetleyecek birimlerin başında belediye zabıtaları geliyor. Yasağa uymayanların belirlenmesi zabıtanın görevi olacak.
Şimdi düşünelim: Yasaya uyup uyulmadığını denetleyecek zabıta (ve dolayısıyla yerel iktidar), yasağın kapsamını kendince genişletip, içki içilen yerler üzerinde baskı kurarsa, bunun sonu nereye varır?
Sigara yasağına büyük destek veren aydınlar, bunu düşünüyor mu? Hikmet Bila’nın 6 Ocak günkü yazısından bir alıntı:
“Yarın bir gün zabıta ‘burada sigara içiliyor’ diye içkili yerlere seri baskınlar yaptığında, içkili yerler çatır çatır cezalandırılıp kapatıldığında, içkili yerleri de, içkili yerlere gidenleri de canından bezdirdiğinde, o aydın arkadaşlarımız acaba ne düşünür? ‘Halk sağlığı’ için o uygulamalara da gık demezler mi? Rejimin elden gittiğini mi düşünürler?”
Unutmadan, bu yasak kapsamı dışında kalan iki yer neresi? Hastane ve cami bahçesi. Kapalı alanlarda sigara içenlere özel bölümler ayrılmasına bile kanunla izin verilmez ve açık alanların büyük kısmında sigaraya yasak getirilirken, bu iki yerde “halk sağlığı” neden gözetilmemektedir acaba?
ALİ BULUNMAZ
Açık ve kapalı alanlarda; barlar, eğlence merkezleri, lokantalar, kır kahveleri ve birahanelerde bile, sigara içilmesinin yasaklanması mecliste kabul edildi.
Sözü geçen yerlerde sigara kullananlara özel yerler dahi yapılmayacak.
Peki, bu yasa lokanta, kafe ve kahvehane gibi mekânlar için ne zaman yürürlüğe girecek? 4 ay sonra.
Ya içkili yerler için uygulama ne zaman başlayacak? Tam 18 ay sonra. Yani yerel seçimler ertesinde.
Belirtilen yasağı denetleyecek birimlerin başında belediye zabıtaları geliyor. Yasağa uymayanların belirlenmesi zabıtanın görevi olacak.
Şimdi düşünelim: Yasaya uyup uyulmadığını denetleyecek zabıta (ve dolayısıyla yerel iktidar), yasağın kapsamını kendince genişletip, içki içilen yerler üzerinde baskı kurarsa, bunun sonu nereye varır?
Sigara yasağına büyük destek veren aydınlar, bunu düşünüyor mu? Hikmet Bila’nın 6 Ocak günkü yazısından bir alıntı:
“Yarın bir gün zabıta ‘burada sigara içiliyor’ diye içkili yerlere seri baskınlar yaptığında, içkili yerler çatır çatır cezalandırılıp kapatıldığında, içkili yerleri de, içkili yerlere gidenleri de canından bezdirdiğinde, o aydın arkadaşlarımız acaba ne düşünür? ‘Halk sağlığı’ için o uygulamalara da gık demezler mi? Rejimin elden gittiğini mi düşünürler?”
Unutmadan, bu yasak kapsamı dışında kalan iki yer neresi? Hastane ve cami bahçesi. Kapalı alanlarda sigara içenlere özel bölümler ayrılmasına bile kanunla izin verilmez ve açık alanların büyük kısmında sigaraya yasak getirilirken, bu iki yerde “halk sağlığı” neden gözetilmemektedir acaba?
9 Ocak 2008 Çarşamba
“BEDAVA” ÜNİVERSİTEDEN PARALI ÜNİVERSİTEYE
ALİ BULUNMAZ
Hani bir şiir vardı, Orhan Veli’nin dizeleri: “Bedava yaşıyoruz, bedava / hava bedava, bulut bedava…”
Aklınıza ne gelirse bedava, değilse bile sudan ucuz. Memlekette “istikrar” var, “büyüme” var.
Eğitim ve öğretim de “bedava.” Yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, gittiği Mısır’da istihareye de yatmış olmalı ki, dönüşünden kısa süre sonra, geçen gün, önemli açıklamalarına bir yenisini daha ekledi: “Üniversiteler paralı olsun.”
Bu ne demek? Üniversite eşittir ticarethane bağlantısını, Türkiye’deki yükseköğrenim sistemine uyarlamak.
Ancak Özcan’ın atladığı “küçük” bir ayrıntı var. O da, ülkemizdeki üniversitelerde harç adı altında toplanan ve bölümden bölüme, fakülteden fakülteye değişen miktarlardaki paralar.
Kısacası üniversiteler zaten paralı. Özcan’ın dediği gibi “bedava” hiç değil. Bir sosyolog olan Özcan’ın, “üniversiteler paralı olsun” derken, kişilerin gelir düzeyini, sosyal adaletsizlikleri, borç yükünü ve bireylerin aldıkları ücretleri göz önünde bulundurması gerekmez miydi?
Kaldı ki "paralı üniversite", yalnız Özcan’ın değil öte yandan AKP hükümetinin de görüşü. Şimdi özelleştirme sırası üniversitelere geliyor anlaşılan.
Fakat başbakana veya bir AKP’liye bunu söyleseniz, “ben demedim YÖK Başkanı dedi” biçiminde bir açıklama yapar.
Zaten işleyiş bu. Önce bir yetkili ortaya bir taş atıyor, buna yönelik tepkiler ölçülüyor; gerekirse konu biraz soğutuluyor. Daha sonra bir anda tekrar gündeme getirilen bir tasarı yasalaşıyor ve uygulamaya konuyor.
YÖK Başkanı, üniversitelerin paralı olması konusundaki “fikrini” ortaya söyledi. Demek ki böylesine bir tasarı var AKP iktidarının zihninde.
Üniversite paralı mı olsun, yoksa bugünkü gibi “bedava” mı kalsın?
“Her ile bir üniversite” sözüyle yeri göğü inleten AKP, bunların paralı olup olmamasına ilişkin kararı, duruma göre alıştıra alıştıra verecektir nasıl olsa.
ALİ BULUNMAZ
Hani bir şiir vardı, Orhan Veli’nin dizeleri: “Bedava yaşıyoruz, bedava / hava bedava, bulut bedava…”
Aklınıza ne gelirse bedava, değilse bile sudan ucuz. Memlekette “istikrar” var, “büyüme” var.
Eğitim ve öğretim de “bedava.” Yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, gittiği Mısır’da istihareye de yatmış olmalı ki, dönüşünden kısa süre sonra, geçen gün, önemli açıklamalarına bir yenisini daha ekledi: “Üniversiteler paralı olsun.”
Bu ne demek? Üniversite eşittir ticarethane bağlantısını, Türkiye’deki yükseköğrenim sistemine uyarlamak.
Ancak Özcan’ın atladığı “küçük” bir ayrıntı var. O da, ülkemizdeki üniversitelerde harç adı altında toplanan ve bölümden bölüme, fakülteden fakülteye değişen miktarlardaki paralar.
Kısacası üniversiteler zaten paralı. Özcan’ın dediği gibi “bedava” hiç değil. Bir sosyolog olan Özcan’ın, “üniversiteler paralı olsun” derken, kişilerin gelir düzeyini, sosyal adaletsizlikleri, borç yükünü ve bireylerin aldıkları ücretleri göz önünde bulundurması gerekmez miydi?
Kaldı ki "paralı üniversite", yalnız Özcan’ın değil öte yandan AKP hükümetinin de görüşü. Şimdi özelleştirme sırası üniversitelere geliyor anlaşılan.
Fakat başbakana veya bir AKP’liye bunu söyleseniz, “ben demedim YÖK Başkanı dedi” biçiminde bir açıklama yapar.
Zaten işleyiş bu. Önce bir yetkili ortaya bir taş atıyor, buna yönelik tepkiler ölçülüyor; gerekirse konu biraz soğutuluyor. Daha sonra bir anda tekrar gündeme getirilen bir tasarı yasalaşıyor ve uygulamaya konuyor.
YÖK Başkanı, üniversitelerin paralı olması konusundaki “fikrini” ortaya söyledi. Demek ki böylesine bir tasarı var AKP iktidarının zihninde.
Üniversite paralı mı olsun, yoksa bugünkü gibi “bedava” mı kalsın?
“Her ile bir üniversite” sözüyle yeri göğü inleten AKP, bunların paralı olup olmamasına ilişkin kararı, duruma göre alıştıra alıştıra verecektir nasıl olsa.
7 Ocak 2008 Pazartesi
EMRET BAKANIM!
ALİ BULUNMAZ
Herbert Marcuse “sanatla uğraşanlar, dünyayı değiştiremez belki ama, onu değiştirecek güçte kişilerin düşüncelerini etkileyebilir” demişti.
Sanat, politika ve yaşam: Son derce iç içe geçmiş; birbirini bütünler nitelikte değil mi? Tüm dallarıyla sanatı sanat yapan, dünyayı yeniden kurmak / kurgulamak (bir ölçüde onu farklı bir biçimde görmek) ve dönüştürmeye yönelik adımlar atmaya çabalamak değil mi? En azından olması gereken bu.
***
Bugün Türkiye’de kendine ısrarla “sanatçı” diyen, “(s)atışlara” bakarak “kim daha çok seviliyor?” tartışması başlatanların, dünyayı daha yaşanır ve güzel kılmak, kültürlenmeyi çoğaltmak adına, ne başarabildiği ayrı bir konu.
Üstelik bu seviyesiz tartışmanın sahibiyle aynı saflarda yer alan bir bakan “sanatçılar, kendi işleriyle meşgul olmalı; siyasi çekişmelere araç olabilecek tavırlara ilgi göstermemeli” ifadesiyle, sanatın eleştirelliğine bakıştaki hazımsızlığı perçinledi.
Şimdi kimin ne demek istediği daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bir süredir söyledikleri ve söylemedikleri yüzünden, medya ve iktidarın vitrin süslerince yargılanan Fazıl Say’a dönük tepkiler, turnusol kağıdı işlevi gördü.
İktidarı öven, yücelten ve yere göğe koyamayan yandaş “sanatçılar”, siyasetle ilgilenebilir, ama Say gibi iktidarı eleştiren ve olup biteni dile getirenler “kendi işlerine bakmalı”dır.
***
Söylemleri süsleyen “farklılıklara saygının”, “demokrasinin” ve “hoşgörünün”, iş uygulamaya gelince içselleştirilemediği görülüyor.
“(S)atış rakamlarını” öne süren ve “sanatçılar kendi işleriyle ilgilensin” diyenlere soralım: Bu tavır demokrat bir tavır mıdır? Demokrasi bu mudur? Böylesine bir zihinsel arkaplanın adı nedir?
Sanatı yaşamının merkezine yerleştirenler, çağına ve yaşadığı topluma karşı sorumludur. Bunu duygusallıkla açıklamak, yeterli değildir. Asıl, varolanı örtbas etmek ve dillendirmemek ya da çarpıtmak, büyük bir aymazlıktır.
Buradan bakınca, Fazıl Say haksız mı söylediklerinde?
ALİ BULUNMAZ
Herbert Marcuse “sanatla uğraşanlar, dünyayı değiştiremez belki ama, onu değiştirecek güçte kişilerin düşüncelerini etkileyebilir” demişti.
Sanat, politika ve yaşam: Son derce iç içe geçmiş; birbirini bütünler nitelikte değil mi? Tüm dallarıyla sanatı sanat yapan, dünyayı yeniden kurmak / kurgulamak (bir ölçüde onu farklı bir biçimde görmek) ve dönüştürmeye yönelik adımlar atmaya çabalamak değil mi? En azından olması gereken bu.
***
Bugün Türkiye’de kendine ısrarla “sanatçı” diyen, “(s)atışlara” bakarak “kim daha çok seviliyor?” tartışması başlatanların, dünyayı daha yaşanır ve güzel kılmak, kültürlenmeyi çoğaltmak adına, ne başarabildiği ayrı bir konu.
Üstelik bu seviyesiz tartışmanın sahibiyle aynı saflarda yer alan bir bakan “sanatçılar, kendi işleriyle meşgul olmalı; siyasi çekişmelere araç olabilecek tavırlara ilgi göstermemeli” ifadesiyle, sanatın eleştirelliğine bakıştaki hazımsızlığı perçinledi.
Şimdi kimin ne demek istediği daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bir süredir söyledikleri ve söylemedikleri yüzünden, medya ve iktidarın vitrin süslerince yargılanan Fazıl Say’a dönük tepkiler, turnusol kağıdı işlevi gördü.
İktidarı öven, yücelten ve yere göğe koyamayan yandaş “sanatçılar”, siyasetle ilgilenebilir, ama Say gibi iktidarı eleştiren ve olup biteni dile getirenler “kendi işlerine bakmalı”dır.
***
Söylemleri süsleyen “farklılıklara saygının”, “demokrasinin” ve “hoşgörünün”, iş uygulamaya gelince içselleştirilemediği görülüyor.
“(S)atış rakamlarını” öne süren ve “sanatçılar kendi işleriyle ilgilensin” diyenlere soralım: Bu tavır demokrat bir tavır mıdır? Demokrasi bu mudur? Böylesine bir zihinsel arkaplanın adı nedir?
Sanatı yaşamının merkezine yerleştirenler, çağına ve yaşadığı topluma karşı sorumludur. Bunu duygusallıkla açıklamak, yeterli değildir. Asıl, varolanı örtbas etmek ve dillendirmemek ya da çarpıtmak, büyük bir aymazlıktır.
Buradan bakınca, Fazıl Say haksız mı söylediklerinde?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)