İNTERNETTE SANSÜR DÖNEMİ Mİ?
ALİ BULUNMAZ
Şubat 2007’de İngiltere’de bir tartışma, kamuoyunu epey meşgul etmişti. Bu tartışmanın merkezinde, “popüler kültür gençleri nasıl etkiliyor?” ve "teknoloji, internet kullanımı veya genel olarak popüler kültür, gençleri şiddet ve suça teşvik eder mi?” soruları bulunuyordu.
17-18 Şubat 2007’de Independent on Sunday’de yayımlanan haber ve makalelerde, bu konu ve sorular derinlemesine irdelenmişti. Varılan ortak nokta ise şuydu:
"Muhafazakârlar, kendi beğenmediklerini suçlayarak gençleri şiddete yönelttiğini belirtir. Bu tür toplumlar, başta sansür olmak üzere, bireyleri engeller. Sansür engel ya da önlem de değildir; aksine yeni teknolojilerle, sansürlenen görüntüler, daha etkili biçimde yayılabilir.”
Bu bağlamda, İngiltere’de internete sansür getirilmesine dönük görüşler, eleştirilmiş ve bunu uygulayan zihniyete yaklaşılmaması gerektiği ifade edilmişti.
Tartışmada sözü geçen ülkeler sıralanırken Çin, Vietnam, İran, Özbekistan, Suudi Arabistan, Suriye ve Maldiv Adaları öne çıkmıştı. Örneğin Çin’de, Tiananmen Olayları, dini ve siyasi grup ile ilgili siteler internet sansürünün taşıyıcısı durumunda. İran’da yine siyasi siteler gerekçe gösterilerek internete ağır bir sansür uygulanıyor. Suudi Arabistan’da da, porno ve siyasi siteler nedeniyle internete sansür uygulanmakla kalmıyor, aynı zamanda kullanıcılardan, özellikle porno siteler başta olmak üzere “sakıncalı” siteleri ihbar etmeleri yönünde form doldurmaları isteniyor. Aksi takdirde erişim imkânı verilmiyor. Suudi Arabistan, 2004’ten bu yana en katı sansür uygulayan ülkeler sıralamasında birinci sırada yer alıyor.
İnternette sansüre başvuran ülkelerin ortak özelliği, demokrasinin sekteye uğraması veya hiç bulunmaması.
***
Türkiye ise, “internette sansür” kuşkusu doğuracak kimi gelişmelerle karşı karşıya. 23 Mayıs 2007’de kabul edilen “5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” eliyle, çeşitli kısıtlamalar getirilmesi düşünülüyor.
Bu kısıtlamalara konu olan başlıca suçlar ise “internet ortamında Atatürk aleyhine işlenen suçlar, intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma, müstehcenlik, kumar oynanmasına imkân sağlama” şeklinde sıralanıyor.
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), sözü geçen suç unsurlarının takibi, bunlara yönelik yaptırımların merkezi haline gelecek. Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek’in, “23 Kasım’dan itibaren ihbar merkezinin kurulacağını” belirtmesi, internetin RTÜK’ünün doğuşunun habercisi gibi.
Şimşek, “sansür mü geliyor?” sorusuna, “kanunun verdiği yetkiyi sık kullanmak istemediğini; yetkiyi, ortada gerçekten yakıcı bir sorun / suç varsa kullanırım” yanıtını vermişti. Bu da kimi kuşkuları perçinlemişti.
Suç oluşturacak unsurların (örneğin müstehcenlik, fuhuş, çocuk istismarı..) sınırları, kapsamı ve ayrıntıları belirgin değil. Dolayısıyla muğlâklık, bir sorun olarak karşımızda duruyor.
Bu bağlamda TİB, yetki ve sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitecek? Daha da önemlisi TİB, yürütmenin etkisi altına girerek, kurumun içinde yer alacak kişilerin kültür anlayışına ve dünyaya bakışına göre uygulamada bulunma tehlikesi ile karşı karşıya değil mi? Bir başka deyişle, internet ortamında keyfiyete dayalı sansür dönemi mi başlıyor?
Son dönemde, yazılı ve görsel basında sıkça karşılaştığımız; gerekçesi, kapsam ve içeriği belirsizliklerle dolu sansür uygulamalarının bir benzeri, sanal ortamda da gündeme gelecek gibi gözüküyor.
AKP’nin girişimleri, gidişin böyle olduğunu gösteriyor.
16 Kasım 2007 Cuma
14 Kasım 2007 Çarşamba
ELDE NE VAR?
ALİ BULUNMAZ
Bush-Erdoğan görüşmesinin üzerinden on gün geçti. PKK’ye karşı “işbirliği” gündemiyle gerçekleşen toplantı sonrasında elde ne var?
ABD’nin Kuzey Irak konusunda Türkiye ile “stratejik ortaklık” kurması mümkün mü? PKK ile aynı kamplarda konumlanan ve aynı kaynaklardan beslenen, örgütün İran kolu PJAK’ı ABD, İran yönetimini zayıflatmak için kolluyor.
Bunun yanında Kuzey Irak, ABD için yeni üsler kurulmasına dönük görece sakin ve Ortadoğu’daki hâkimiyeti ile kalıcılığını güçlendirecek bir bölge. Dolayısıyla bu iki unsur bile, ABD’nin PKK konusunda Türkiye ile ne kadar “işbirliğine” girişeceğini gösteriyor.
5 Kasım’da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinden çıkan “sonuçlar” ise tatmin edici değil. ABD’nin önerdiği istihbarat verilmesi, casus uçakları ile bilgi edinilmesi, “beklenenin” (?) uzağında. Özellikle ikinci seçenek de, kimi şüpheleri içinde barındırıyor.
Birincisi, casus uçaklarının Güneydoğu Anadolu bölgesi ile ilgili bilgi toplamayacağına dair güvence var mı? Söz konusu uçaklar, İran’a yönelik faaliyette bulunacak mı?
Bush-Erdoğan görüşmesine ilişkin sorular havada uçuşuyor. Bugüne dek Türkiye’ye terör konusunda herhangi bir yardımda bulunmayan ABD, neden şimdi “istihbarat” kartını ortaya attı?
Görüşmede “bilinen” gündemin dışında neler konuşuldu? İran’a yönelik yaptırım pazarlığı gündeme geldi mi? Bir başka deyişle, PKK konusunda “işbirliği” ve “destek” öneren ABD, aynı işbirliğini İran’a karşı da talep etti mi? Bunları bilemiyoruz. Bush-Erdoğan görüşmesinin, baş başa yapılan bölümünün tek tanığı, çevirmenlik yapan Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve neler konuşulduğundan; hangi sözlerin verildiğinden, Bush ve Erdoğan’dan başka, Babacan haberdar.
***
ABD’nin Irak’ta “istikrarlı” biçimde varlığını koruyabileceği en önemli bölge Kuzey Irak. Bir başka deyişle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, ABD’nin müttefiki. Bu, gözden kaçırılmamalı.
Yine bugün ABD ile PKK aynı yolda ilerliyor. Bir diğer ifadeyle ABD, stratejik çıkarları için, PKK ile hareket etmek ve örgütün arkasında durmak zorunda.
Terör ile ilgili etkinlik / kontrol, görüşmeyle / görüşmenin kamuoyuna yansıyan biçimiyle bile, iyiden iyiye ABD’nin eline geçti. İstihbarat faaliyeti, sınır ötesi operasyonun ötelenmesi ve etkin mücadele, bundan böyle yalnızca ABD’nin istediği ölçüde gerçekleşecek.
Barzani-Talabani-ABD ve PKK işbirliği, kim ile kimin stratejik ortak olduğunun açık göstergesi. Dolayısıyla “üçlü mekanizma” ve “kırmızı hat” gibi söylemler, eylemi geciktirme ve kamuoyu baskısını azaltma taktiğinden başka bir şey değil.
Televizyonlarda, ABD casus uçaklarının mayın döşeyen teröristleri belirleyişi ve kampları gözler önüne seren görüntüler veriliyor. AKP yazar ve yorumcuları, televizyonlarda saatlerce konuşuyor; Bush ve Erdoğan gibi. AKP medyası, görüşme “sonuçlarını” ve sözü geçen görüntüleri, “zafer” olarak niteliyor.
Bu küçük oyunları ve büyük yalanları bırakıp; elde ne var, ona bakalım…
ALİ BULUNMAZ
Bush-Erdoğan görüşmesinin üzerinden on gün geçti. PKK’ye karşı “işbirliği” gündemiyle gerçekleşen toplantı sonrasında elde ne var?
ABD’nin Kuzey Irak konusunda Türkiye ile “stratejik ortaklık” kurması mümkün mü? PKK ile aynı kamplarda konumlanan ve aynı kaynaklardan beslenen, örgütün İran kolu PJAK’ı ABD, İran yönetimini zayıflatmak için kolluyor.
Bunun yanında Kuzey Irak, ABD için yeni üsler kurulmasına dönük görece sakin ve Ortadoğu’daki hâkimiyeti ile kalıcılığını güçlendirecek bir bölge. Dolayısıyla bu iki unsur bile, ABD’nin PKK konusunda Türkiye ile ne kadar “işbirliğine” girişeceğini gösteriyor.
5 Kasım’da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinden çıkan “sonuçlar” ise tatmin edici değil. ABD’nin önerdiği istihbarat verilmesi, casus uçakları ile bilgi edinilmesi, “beklenenin” (?) uzağında. Özellikle ikinci seçenek de, kimi şüpheleri içinde barındırıyor.
Birincisi, casus uçaklarının Güneydoğu Anadolu bölgesi ile ilgili bilgi toplamayacağına dair güvence var mı? Söz konusu uçaklar, İran’a yönelik faaliyette bulunacak mı?
Bush-Erdoğan görüşmesine ilişkin sorular havada uçuşuyor. Bugüne dek Türkiye’ye terör konusunda herhangi bir yardımda bulunmayan ABD, neden şimdi “istihbarat” kartını ortaya attı?
Görüşmede “bilinen” gündemin dışında neler konuşuldu? İran’a yönelik yaptırım pazarlığı gündeme geldi mi? Bir başka deyişle, PKK konusunda “işbirliği” ve “destek” öneren ABD, aynı işbirliğini İran’a karşı da talep etti mi? Bunları bilemiyoruz. Bush-Erdoğan görüşmesinin, baş başa yapılan bölümünün tek tanığı, çevirmenlik yapan Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve neler konuşulduğundan; hangi sözlerin verildiğinden, Bush ve Erdoğan’dan başka, Babacan haberdar.
***
ABD’nin Irak’ta “istikrarlı” biçimde varlığını koruyabileceği en önemli bölge Kuzey Irak. Bir başka deyişle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, ABD’nin müttefiki. Bu, gözden kaçırılmamalı.
Yine bugün ABD ile PKK aynı yolda ilerliyor. Bir diğer ifadeyle ABD, stratejik çıkarları için, PKK ile hareket etmek ve örgütün arkasında durmak zorunda.
Terör ile ilgili etkinlik / kontrol, görüşmeyle / görüşmenin kamuoyuna yansıyan biçimiyle bile, iyiden iyiye ABD’nin eline geçti. İstihbarat faaliyeti, sınır ötesi operasyonun ötelenmesi ve etkin mücadele, bundan böyle yalnızca ABD’nin istediği ölçüde gerçekleşecek.
Barzani-Talabani-ABD ve PKK işbirliği, kim ile kimin stratejik ortak olduğunun açık göstergesi. Dolayısıyla “üçlü mekanizma” ve “kırmızı hat” gibi söylemler, eylemi geciktirme ve kamuoyu baskısını azaltma taktiğinden başka bir şey değil.
Televizyonlarda, ABD casus uçaklarının mayın döşeyen teröristleri belirleyişi ve kampları gözler önüne seren görüntüler veriliyor. AKP yazar ve yorumcuları, televizyonlarda saatlerce konuşuyor; Bush ve Erdoğan gibi. AKP medyası, görüşme “sonuçlarını” ve sözü geçen görüntüleri, “zafer” olarak niteliyor.
Bu küçük oyunları ve büyük yalanları bırakıp; elde ne var, ona bakalım…
12 Kasım 2007 Pazartesi
10 KASIM 2007
ALİ BULUNMAZ
Mustafa Kemal’i, ölümünün 69. yılında andık. Andık anmasına ama, o günün fotoğrafı, 10 Kasım’a yakışmayan manzaralarla da doluydu.
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Devlet Şeref Madalyası almak için Türkiye’deydi. Abdullah Gül tarafından “iki kez” karşılanan kral, “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, toplumun huzuru, birlik ve beraberliği için fedakârca çalışanlara” verilen madalyayı göğsüne iliştirdi.
Suudi yönetimi, yıllarca Türkiye’deki tarikat, İslami terör örgütü ve aydın cinayetlerini destekledi mi desteklemedi mi? Bu “kurum” ve eylemlere, maddi ve manevi olarak arka çıktı mı çıkmadı mı? Kral Abdullah da, bu sülalenin bir üyesi değil mi?
Şeref Madalyası, krala neden verildi? Buna birkaç yanıt bulunabilir: İlki, “hac kotasının” arttırılması isteği. Daha önce kral, bu konudaki talebi kabul etmiş görünmüş; ancak sonra vazgeçmişti. Şimdi Şeref Madalyası alan Kral Abdullah, “hac kotasını” arttırır mı bilinmez.
İkincisi, “100 milyar dolarlık” pasta. Kral, “biz 100 milyar dolarlık yatırım yapıyoruz, Türk iş adamları da bundan yararlanmalı” dedi. Şeref Madalyası ve bunun yanında, hiçbir isteğin geri çevrilmediği ağırlama sayesinde kral, kapıları açacak gibi görünüyor.
***
10 Kasım 2007’nin “ilginç” bir fotoğrafıydı söz konusu ağırlama. Kral, Vahabi inançları gereği Anıtkabir’i ziyaret etmedi, bir yanına Erdoğan’ı, öte yanına Gül’ü aldı; ardında kendi fotoğrafı ve bayrağıyla, “muzaffer bir komutan edasıyla” pozlar verdi.
Bu manzaraya nasıl bakmalıyız? Daha doğrusu, burada neler görmeliyiz? Bulmacanın parçalarını birleştirmeye koyulduğumuzda, belli sorular uyanabilir zihnimizde:
Her şey ekonomi midir? Ekonomi uğruna, kimi değerler ötelenebilir mi?
10 Kasım’da Suudi Kralı’na gösterilen “hürmet” neyin temsilidir?
ALİ BULUNMAZ
Mustafa Kemal’i, ölümünün 69. yılında andık. Andık anmasına ama, o günün fotoğrafı, 10 Kasım’a yakışmayan manzaralarla da doluydu.
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Devlet Şeref Madalyası almak için Türkiye’deydi. Abdullah Gül tarafından “iki kez” karşılanan kral, “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, toplumun huzuru, birlik ve beraberliği için fedakârca çalışanlara” verilen madalyayı göğsüne iliştirdi.
Suudi yönetimi, yıllarca Türkiye’deki tarikat, İslami terör örgütü ve aydın cinayetlerini destekledi mi desteklemedi mi? Bu “kurum” ve eylemlere, maddi ve manevi olarak arka çıktı mı çıkmadı mı? Kral Abdullah da, bu sülalenin bir üyesi değil mi?
Şeref Madalyası, krala neden verildi? Buna birkaç yanıt bulunabilir: İlki, “hac kotasının” arttırılması isteği. Daha önce kral, bu konudaki talebi kabul etmiş görünmüş; ancak sonra vazgeçmişti. Şimdi Şeref Madalyası alan Kral Abdullah, “hac kotasını” arttırır mı bilinmez.
İkincisi, “100 milyar dolarlık” pasta. Kral, “biz 100 milyar dolarlık yatırım yapıyoruz, Türk iş adamları da bundan yararlanmalı” dedi. Şeref Madalyası ve bunun yanında, hiçbir isteğin geri çevrilmediği ağırlama sayesinde kral, kapıları açacak gibi görünüyor.
***
10 Kasım 2007’nin “ilginç” bir fotoğrafıydı söz konusu ağırlama. Kral, Vahabi inançları gereği Anıtkabir’i ziyaret etmedi, bir yanına Erdoğan’ı, öte yanına Gül’ü aldı; ardında kendi fotoğrafı ve bayrağıyla, “muzaffer bir komutan edasıyla” pozlar verdi.
Bu manzaraya nasıl bakmalıyız? Daha doğrusu, burada neler görmeliyiz? Bulmacanın parçalarını birleştirmeye koyulduğumuzda, belli sorular uyanabilir zihnimizde:
Her şey ekonomi midir? Ekonomi uğruna, kimi değerler ötelenebilir mi?
10 Kasım’da Suudi Kralı’na gösterilen “hürmet” neyin temsilidir?
9 Kasım 2007 Cuma
ECONOMIST NE DEMEK İSTEDİ?
ALİ BULUNMAZ
The Economist’in son sayısı “din savaşları” temasıyla hazırlanmış. Buna göre dinin günümüzde politik, sosyal ve ekonomik yaşamda büyük etkisinin olduğu belirtiliyor.
Dünyada İslam’a bakışın tehlike ve kaygıyı çağrıştırdığı; bunun da 11 Eylül’le birlikte ivme kazandığını / buna ivme kazandırıldığını söylemek yanlış olmaz.
Çünkü ABD’nin “medeniyetler çatışması” tezini hayata geçirebilecek yegâne fırsatı, 11 Eylül saldırıları verdi. Ancak ABD, Soğuk Savaş sonrası el altından gündeme soktuğu ve 11 Eylül’le birlikte açıktan uygulamaya koyduğu “ılımlı İslam” planıyla, köşe taşlarını da belirledi.
İşte Economist’in gelip konuyu dayandırdığı nokta burası. İki soruyla gidişat belirleniyor: “Türkiye’de yaşanacaklar ‘İslam modern politikayla ne kadar uyumlu?’ sorusunun yanıtını belirginleştirecek” deniyor. Bunun yanında “din ve modern devlet arasındaki çizgi nerede çiziliyor?” sorusu dillendiriliyor.
Economist’e göre, “bu soruların yanıt bulacağı tek ülke Türkiye.” Dergi bu tezini AKP’ye dayandırıyor; çünkü AKP’nin “şiddet kullanmadan Müslüman olunabileceğini gösterdiğini" belirtiyor. İktidarın uygulamalarına, ekonomiyi “düzeltişine” övgüler sıralanıyor.
Uzun zamandır Türk insanının zihnine kazınmaya çalışılan bir ifade, Economist tarafından da kullanılıyor: “AKP hükümetiyle Türkiye, bu çizgisini sürdürürse İslam’la ilgili tartışmaların ‘normalleşmesini’ sağlar ve Müslüman ülkelerin bugünkü durumunu da değiştirebilir.” Bir başka deyişle, Türkiye İslam dünyasına / “ılımlı İslam” bağlamında “model” olabilir. Economist, bir ordu lafı bunu söylemek için ediyor.
Müslüman dünyada demokrasinin başarılı olduğu ülkeler sıralanırken, Türkiye ile birlikte Endonezya ve Malezya’nın adları da geçiyor. Fakat asıl “sınamanın / demokrasi-İslam birlikteliği sınavının Türkiye’de verileceği” de ekleniyor. Economist, bunun baş koşulunun ise “din ve devlet işlerinin birbiri ile karıştırılmaması” olduğunu belirtiyor.
Tam bu noktada; AKP’nin desteklendiği bu anda kimi başlıklara ise hiç değinilmiyor. Örneğin AKP’nin geldiği kök (Milli Görüş) konu edilmiyor bile. Yine AKP kadrolarınca kotarılmaya çalışılan sivil darbenin, kurum ve kuruluşların ele geçirilme politikası ile buralara iktidar yanlısı, çoğunlukla liyakattan uzak (tarikattan) kişilerin yerleştirilmesinin sözü edilmiyor. AKP’nin din-devlet işleri ayrımını ne kadar içselleştirdiği sorgulanmıyor.
Bunların yerine AKP Türkiye, Türkiye de Müslüman dünyası için “ılımlılığıyla” örnek gösterilmeye çalışılıyor. Bir diğer ifadeyle dönüştürülmeye ve köklerinden koparılmaya çabalanan, ayaklarını bastığı zeminin kaydırılmasına gayret gösterilen Türkiye, yurt dışındaki ve onların koşulsuz destekçisi olan yurt içindeki “toplum mühendislerince”, nereye gideceği bugünden kestirilemeyen “ılımlı İslam”ın yörüngesine çekilmek isteniyor.
ALİ BULUNMAZ
The Economist’in son sayısı “din savaşları” temasıyla hazırlanmış. Buna göre dinin günümüzde politik, sosyal ve ekonomik yaşamda büyük etkisinin olduğu belirtiliyor.
Dünyada İslam’a bakışın tehlike ve kaygıyı çağrıştırdığı; bunun da 11 Eylül’le birlikte ivme kazandığını / buna ivme kazandırıldığını söylemek yanlış olmaz.
Çünkü ABD’nin “medeniyetler çatışması” tezini hayata geçirebilecek yegâne fırsatı, 11 Eylül saldırıları verdi. Ancak ABD, Soğuk Savaş sonrası el altından gündeme soktuğu ve 11 Eylül’le birlikte açıktan uygulamaya koyduğu “ılımlı İslam” planıyla, köşe taşlarını da belirledi.
İşte Economist’in gelip konuyu dayandırdığı nokta burası. İki soruyla gidişat belirleniyor: “Türkiye’de yaşanacaklar ‘İslam modern politikayla ne kadar uyumlu?’ sorusunun yanıtını belirginleştirecek” deniyor. Bunun yanında “din ve modern devlet arasındaki çizgi nerede çiziliyor?” sorusu dillendiriliyor.
Economist’e göre, “bu soruların yanıt bulacağı tek ülke Türkiye.” Dergi bu tezini AKP’ye dayandırıyor; çünkü AKP’nin “şiddet kullanmadan Müslüman olunabileceğini gösterdiğini" belirtiyor. İktidarın uygulamalarına, ekonomiyi “düzeltişine” övgüler sıralanıyor.
Uzun zamandır Türk insanının zihnine kazınmaya çalışılan bir ifade, Economist tarafından da kullanılıyor: “AKP hükümetiyle Türkiye, bu çizgisini sürdürürse İslam’la ilgili tartışmaların ‘normalleşmesini’ sağlar ve Müslüman ülkelerin bugünkü durumunu da değiştirebilir.” Bir başka deyişle, Türkiye İslam dünyasına / “ılımlı İslam” bağlamında “model” olabilir. Economist, bir ordu lafı bunu söylemek için ediyor.
Müslüman dünyada demokrasinin başarılı olduğu ülkeler sıralanırken, Türkiye ile birlikte Endonezya ve Malezya’nın adları da geçiyor. Fakat asıl “sınamanın / demokrasi-İslam birlikteliği sınavının Türkiye’de verileceği” de ekleniyor. Economist, bunun baş koşulunun ise “din ve devlet işlerinin birbiri ile karıştırılmaması” olduğunu belirtiyor.
Tam bu noktada; AKP’nin desteklendiği bu anda kimi başlıklara ise hiç değinilmiyor. Örneğin AKP’nin geldiği kök (Milli Görüş) konu edilmiyor bile. Yine AKP kadrolarınca kotarılmaya çalışılan sivil darbenin, kurum ve kuruluşların ele geçirilme politikası ile buralara iktidar yanlısı, çoğunlukla liyakattan uzak (tarikattan) kişilerin yerleştirilmesinin sözü edilmiyor. AKP’nin din-devlet işleri ayrımını ne kadar içselleştirdiği sorgulanmıyor.
Bunların yerine AKP Türkiye, Türkiye de Müslüman dünyası için “ılımlılığıyla” örnek gösterilmeye çalışılıyor. Bir diğer ifadeyle dönüştürülmeye ve köklerinden koparılmaya çabalanan, ayaklarını bastığı zeminin kaydırılmasına gayret gösterilen Türkiye, yurt dışındaki ve onların koşulsuz destekçisi olan yurt içindeki “toplum mühendislerince”, nereye gideceği bugünden kestirilemeyen “ılımlı İslam”ın yörüngesine çekilmek isteniyor.
7 Kasım 2007 Çarşamba
FOTOĞRAF VE GERÇEKLER…
ALİ BULUNMAZ
Geçen günkü (05.11.2007) fotoğraf her şeyi anlatıyor. Bir tarafta PKK’liler, öte tarafta DTP’liler, ortada bir masa, masa üstünde DTP’nin “Kürt Halk Önderi” ilan ettiği Abdullah Öcalan’ın posteri; beri yanda 8 asker. Masada “tutanak” imzalayan PKK’li ve DTP’li yetkililer.
ABD ve Irak “yönetiminin”, “bulması ve mücadele etmesi çok zor” dediği teröristlerden, Dağlıca saldırısının emrini verenler ile yardımcıları da masa etrafında.
O gün, o mizansende DTP, “bakın girişimlerimiz sonunda askerler teslim edildi” demek istiyor. Olayın zamanlaması ilginç: Bush ile Erdoğan görüşmesinin hemen öncesi. Bu “girişimin” ve DTP’li Osman Özçelik’in “teferruat” olarak nitelediği “teslim töreni”nin, “demokratik yaklaşıma” / “operasyonun çözüm olmayacağı”na ilişkin bir “emsal” biçiminde sunulmak istendiği ortada.
Bir anlamda Türkiye’ye “masaya oturursanız” / “bizi tanır veya muhatap alırsanız sorunlar böyle hemen çözülür” iletisi gönderiliyor. DTP ve Kuzey Irak’taki yönetim ile PKK, burada kendine / kendi politikasına dönük bir getiri hesaplıyor elbette.
Peki, bu fotoğraftan ne gibi sonuçlar çıkarmalıyız? En başta o kareler, Türkiye’nin köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığının bir belgesidir.
Bu eylem, PKK ve bölgesel yönetimin “yasal” bir zemini yokladığının da göstergesidir. “Demokrasi” veya “demokratik açılım” denilerek Kürt milliyetçiliği, Kürtçülük ve terör örgütü olağan ve en önemlisi, meşru sayılmaya çabalanmakta.
Bir başka deyişle, kimlik politikaları ya da “kültürel açılımlar” gibi kulağa hoş gelen ama kullanışa / uygulamalara göre tehlikeleri de barındıran, kavram ve söylemlerle, yeni gerilim ve çatışmalar kaşınıyor.
İşte o fotoğraf, bunların sözsüz anlatımından ibaret…
ALİ BULUNMAZ
Geçen günkü (05.11.2007) fotoğraf her şeyi anlatıyor. Bir tarafta PKK’liler, öte tarafta DTP’liler, ortada bir masa, masa üstünde DTP’nin “Kürt Halk Önderi” ilan ettiği Abdullah Öcalan’ın posteri; beri yanda 8 asker. Masada “tutanak” imzalayan PKK’li ve DTP’li yetkililer.
ABD ve Irak “yönetiminin”, “bulması ve mücadele etmesi çok zor” dediği teröristlerden, Dağlıca saldırısının emrini verenler ile yardımcıları da masa etrafında.
O gün, o mizansende DTP, “bakın girişimlerimiz sonunda askerler teslim edildi” demek istiyor. Olayın zamanlaması ilginç: Bush ile Erdoğan görüşmesinin hemen öncesi. Bu “girişimin” ve DTP’li Osman Özçelik’in “teferruat” olarak nitelediği “teslim töreni”nin, “demokratik yaklaşıma” / “operasyonun çözüm olmayacağı”na ilişkin bir “emsal” biçiminde sunulmak istendiği ortada.
Bir anlamda Türkiye’ye “masaya oturursanız” / “bizi tanır veya muhatap alırsanız sorunlar böyle hemen çözülür” iletisi gönderiliyor. DTP ve Kuzey Irak’taki yönetim ile PKK, burada kendine / kendi politikasına dönük bir getiri hesaplıyor elbette.
Peki, bu fotoğraftan ne gibi sonuçlar çıkarmalıyız? En başta o kareler, Türkiye’nin köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığının bir belgesidir.
Bu eylem, PKK ve bölgesel yönetimin “yasal” bir zemini yokladığının da göstergesidir. “Demokrasi” veya “demokratik açılım” denilerek Kürt milliyetçiliği, Kürtçülük ve terör örgütü olağan ve en önemlisi, meşru sayılmaya çabalanmakta.
Bir başka deyişle, kimlik politikaları ya da “kültürel açılımlar” gibi kulağa hoş gelen ama kullanışa / uygulamalara göre tehlikeleri de barındıran, kavram ve söylemlerle, yeni gerilim ve çatışmalar kaşınıyor.
İşte o fotoğraf, bunların sözsüz anlatımından ibaret…
5 Kasım 2007 Pazartesi
ERDAL İNÖNÜ KİMDİ?
ALİ BULUNMAZ
Erdal İnönü, koşulların zorlaması olmasaydı, 12 Eylül ortamında “benden daha kötüler ülkeyi yönetmesin” diyerek siyasete girer miydi?
Onu özel kılan neydi? Başarılı ve adını dünyaya duyurmuş bir bilim insanı, İsmet İnönü’nün oğlu olması, kalıpları kıran üslubu ve keskin zekâsı. 12 Eylül’ün baskı ortamında, Türk siyasetine getirdiği mizahi yaklaşım da unutulmamalı.
Kendisini bir siyasetçiden çok bilim insanı olarak gören, analitik düşünme biçimini siyasete uyarlayan; politika ile pozitif bilimler arasında bağ kuran ve en başta kendine, daha sonra da kişi ve olaylara eleştirel gözle bakan bir insandı Erdal İnönü. Yakından tanıyanlar da tanımayanlar da bu yüzden çok sevdi onu. Aynı yolculuğu paylaşanlar da farklı yollardan gidenler de.
2000’li yılların başında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi koridorlarında, kendisini hayranlıkla izleyen öğrencilerin yanına yaklaşıp ellerini sıkarak samimi biçimde hal hatır sorması da, onun insancıllığını gözler önüne seren an(ı)lardan biridir yalnızca.
Türkiye’de siyasetin genel düzeysizliğinin, onu en zorlu fizik probleminden daha çetrefil bir uğraş haline getirdiği gerçekken, Erdal İnönü’nün politikayı güler yüzlü biçime dönüştürmeye çabalayışı atlanabilir mi?
Zamanı geldiğinde koltuğunu bırakmayı bir yenilgi değil, aksine bir gereklilik olarak değerlendiren de o değil midir? Dünyaya adını duyurmuş bir fizikçi, Türkiye’de siyasetin güler yüzü olmuş bir devlet adamı ve insancıllığıyla herkesi etkilemiş bir isim değil midir Erdal İnönü?
İşte bunlardan dolayı, Türkiye’ye biraz da fazla gelmiştir. Şimdi ondan geriye kalanlardan örnek alınması gereken pek çok ayrıntı bulunuyor. Ama bunları okuyabilmek için, Erdal İnönü gibi keskin ve mizahi bir zekâya sahip olmak zorunlu gibi görünüyor.
ALİ BULUNMAZ
Erdal İnönü, koşulların zorlaması olmasaydı, 12 Eylül ortamında “benden daha kötüler ülkeyi yönetmesin” diyerek siyasete girer miydi?
Onu özel kılan neydi? Başarılı ve adını dünyaya duyurmuş bir bilim insanı, İsmet İnönü’nün oğlu olması, kalıpları kıran üslubu ve keskin zekâsı. 12 Eylül’ün baskı ortamında, Türk siyasetine getirdiği mizahi yaklaşım da unutulmamalı.
Kendisini bir siyasetçiden çok bilim insanı olarak gören, analitik düşünme biçimini siyasete uyarlayan; politika ile pozitif bilimler arasında bağ kuran ve en başta kendine, daha sonra da kişi ve olaylara eleştirel gözle bakan bir insandı Erdal İnönü. Yakından tanıyanlar da tanımayanlar da bu yüzden çok sevdi onu. Aynı yolculuğu paylaşanlar da farklı yollardan gidenler de.
2000’li yılların başında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi koridorlarında, kendisini hayranlıkla izleyen öğrencilerin yanına yaklaşıp ellerini sıkarak samimi biçimde hal hatır sorması da, onun insancıllığını gözler önüne seren an(ı)lardan biridir yalnızca.
Türkiye’de siyasetin genel düzeysizliğinin, onu en zorlu fizik probleminden daha çetrefil bir uğraş haline getirdiği gerçekken, Erdal İnönü’nün politikayı güler yüzlü biçime dönüştürmeye çabalayışı atlanabilir mi?
Zamanı geldiğinde koltuğunu bırakmayı bir yenilgi değil, aksine bir gereklilik olarak değerlendiren de o değil midir? Dünyaya adını duyurmuş bir fizikçi, Türkiye’de siyasetin güler yüzü olmuş bir devlet adamı ve insancıllığıyla herkesi etkilemiş bir isim değil midir Erdal İnönü?
İşte bunlardan dolayı, Türkiye’ye biraz da fazla gelmiştir. Şimdi ondan geriye kalanlardan örnek alınması gereken pek çok ayrıntı bulunuyor. Ama bunları okuyabilmek için, Erdal İnönü gibi keskin ve mizahi bir zekâya sahip olmak zorunlu gibi görünüyor.
2 Kasım 2007 Cuma
SADEDE GELELİM...
ALİ BULUNMAZ
Bir süredir medyada yer alan haberler dikkat çekiyor. Buna göre dünya basını, Kuzey Irak’ta geziniyor, PKK kamplarını ziyaret ediyor ve örgüt temsilcileri ile söyleşiler gerçekleştiriyor.
Bu, elbette bir fırsat. Çünkü PKK ve bölgesel yönetim böylelikle propaganda imkanı buluyor. Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonu, bir anda “Irak işgali” ya da “Kürtlere karşı savaş” girişimi olarak adlandırılıyor. Aynı zamanda PKK, “direnişçi örgüt”, üyeleri ise bağımsız veya özerk ‘Kürdistan’ ülküsü için çarpışan “gerillalar” biçiminde sunuluyor. Bir başka deyişle, hem Türkiye’deki hem de Kuzey Irak’taki Kürtlerin “baskı gördüğü” ve “Türkiye tarafından düşman olarak kabul edildiği” algılaması yerleştirilmeye çalışılıyor.
Eş zamanlı olarak, Barzani ve Talabani de “şiddete karşı olduklarını, PKK’nin silah bırakması gerektiği, örgütün AKP hükümetine silah çekmesini kabul etmediklerini” ifade ediyor. “Şiddetin, operasyonun, tehdidin ‘sorunu’ çözmeyeceğini” eklerlerken; “kaçırılan askerler için girişimde bulunabileceklerini, bunun için Türkiye’nin kendileriyle iletişime geçmesini beklediklerini” söylüyorlar.
Bunlar, bölgesel yönetimin ve PKK’nin propagandasından, “tanınma” çabasından başka bir şey değil. Barzani ve Talabani güvenilir kişiler mi? Sorunun yanıtı belli.
***
Atlanmaması gereken bir başka nokta ise, dünün aşiret reisleri, bugünün “muteber adamları”, “Terör neden bitirilemedi?” sorusuna "demokratik açılım yapılmadı” yanıtını veriyor. Bunun anlamı ise ilk olarak “Kürdistan” tanınmalıdan öte değil. “Kürt sorununu’ demokratik yollardan çözmeyi” böyle tanımlıyorlar.
Tam da bu sırada, sözü geçen “demokratik çözüm”e bir “katkı” DTP’den geliyor. DTP’nin düzenlediği “Demokratik Toplum Kongresi”nin sonuç bildirgesindeki ifadeler bir hayli “ilginç.”
Abdullah Öcalan’dan “Kürt Halk önderi” diye söz edilen bildirgede, “özerk bölgelerden, bu bölgelerin kendi meclislerinden, adem-i merkeziyetçilikten, yeni anayasada bunlara yer verilmesi gerektiğinden” dem vuruluyor. Bu da “demokratik” açılım oluyor. Bildirge, federasyon isteğinin bir manifestosu gibi.
Bu arada “stratejik ortağımız” ABD ne yapıyor? Türkiye ile “PKK konusunda yardım karşılığında, İran’a uygulanacak yaptırımlara tam destek verilmesi” bağlamında pazarlığa hazırlanıyor.
Ancak ABD, PKK’ye karşı tam destek verir, kapsamlı bir girişimde bulunur mu? Türkiye’nin Kuzey Irak’a, PKK kamplarına harekât düzenlemesine “evet” der mi?
ABD, İran’a düzenleyeceği harekâtta, PKK kolu PJAK’ı kullanmayı tasarlamıyor mu? Ortadoğu’daki başka operasyonlar için istikrarlı ve kontrolü altındaki Kuzey Irak’a ihtiyacı yok mu?
O halde boş ve eşsözleri bırakıp, sadede gelmenin vaktidir…
ALİ BULUNMAZ
Bir süredir medyada yer alan haberler dikkat çekiyor. Buna göre dünya basını, Kuzey Irak’ta geziniyor, PKK kamplarını ziyaret ediyor ve örgüt temsilcileri ile söyleşiler gerçekleştiriyor.
Bu, elbette bir fırsat. Çünkü PKK ve bölgesel yönetim böylelikle propaganda imkanı buluyor. Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonu, bir anda “Irak işgali” ya da “Kürtlere karşı savaş” girişimi olarak adlandırılıyor. Aynı zamanda PKK, “direnişçi örgüt”, üyeleri ise bağımsız veya özerk ‘Kürdistan’ ülküsü için çarpışan “gerillalar” biçiminde sunuluyor. Bir başka deyişle, hem Türkiye’deki hem de Kuzey Irak’taki Kürtlerin “baskı gördüğü” ve “Türkiye tarafından düşman olarak kabul edildiği” algılaması yerleştirilmeye çalışılıyor.
Eş zamanlı olarak, Barzani ve Talabani de “şiddete karşı olduklarını, PKK’nin silah bırakması gerektiği, örgütün AKP hükümetine silah çekmesini kabul etmediklerini” ifade ediyor. “Şiddetin, operasyonun, tehdidin ‘sorunu’ çözmeyeceğini” eklerlerken; “kaçırılan askerler için girişimde bulunabileceklerini, bunun için Türkiye’nin kendileriyle iletişime geçmesini beklediklerini” söylüyorlar.
Bunlar, bölgesel yönetimin ve PKK’nin propagandasından, “tanınma” çabasından başka bir şey değil. Barzani ve Talabani güvenilir kişiler mi? Sorunun yanıtı belli.
***
Atlanmaması gereken bir başka nokta ise, dünün aşiret reisleri, bugünün “muteber adamları”, “Terör neden bitirilemedi?” sorusuna "demokratik açılım yapılmadı” yanıtını veriyor. Bunun anlamı ise ilk olarak “Kürdistan” tanınmalıdan öte değil. “Kürt sorununu’ demokratik yollardan çözmeyi” böyle tanımlıyorlar.
Tam da bu sırada, sözü geçen “demokratik çözüm”e bir “katkı” DTP’den geliyor. DTP’nin düzenlediği “Demokratik Toplum Kongresi”nin sonuç bildirgesindeki ifadeler bir hayli “ilginç.”
Abdullah Öcalan’dan “Kürt Halk önderi” diye söz edilen bildirgede, “özerk bölgelerden, bu bölgelerin kendi meclislerinden, adem-i merkeziyetçilikten, yeni anayasada bunlara yer verilmesi gerektiğinden” dem vuruluyor. Bu da “demokratik” açılım oluyor. Bildirge, federasyon isteğinin bir manifestosu gibi.
Bu arada “stratejik ortağımız” ABD ne yapıyor? Türkiye ile “PKK konusunda yardım karşılığında, İran’a uygulanacak yaptırımlara tam destek verilmesi” bağlamında pazarlığa hazırlanıyor.
Ancak ABD, PKK’ye karşı tam destek verir, kapsamlı bir girişimde bulunur mu? Türkiye’nin Kuzey Irak’a, PKK kamplarına harekât düzenlemesine “evet” der mi?
ABD, İran’a düzenleyeceği harekâtta, PKK kolu PJAK’ı kullanmayı tasarlamıyor mu? Ortadoğu’daki başka operasyonlar için istikrarlı ve kontrolü altındaki Kuzey Irak’a ihtiyacı yok mu?
O halde boş ve eşsözleri bırakıp, sadede gelmenin vaktidir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)