KOMEDYA…
ALİ BULUNMAZ
AKP, olayları kendi lehine çevirme konusunda olağanüstü çaba harcıyor. Örneğin son dönemde, artan PKK saldırılarının ardından, gerek AKP yöneticileri gerekse yazarları “söz konusu saldırıların iktidarın başarıları yüzünden gerçekleştiği” ifade etti.
Bu da yetmedi, AKP kendisine dönük eleştirel yayınları durdurmaya, tepkileri susturmaya çalıştı. AKP yanlısı medya ise, “hükümetin bağımsız ve özgün bir dış politika izlemesinden dolayı PKK terörünün palazlandığını” vurguladı.
AKP, terör ve dış politikada başarılı mı?
Bunu yanıtlarken, AKP’nin ABD bağımlılığı göz önüne alınmalı. ABD Kongre Üyesi Robert Wexler, “ABD, Türkiye’nin Irak’a müdahalesini istemiyor” görüşünü dillendirdi. Bush, Rice ve önde gelen diğer ABD yetkilileri de, kelimesi kelimesine aynı açıklamaları uzun süredir gündeme getiriyor.
Robert Wexler, Kuzey Irak’taki oluşumu açıkça “müttefik” biçiminde adlandırıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Kuzey Irak harekâtına karşı çıkıyor. Mesud Barzani de ABD ile aynı görüşte. Milliyet’te yayımlanan söyleşisinde, operasyonun neden yapılmaması gerektiğini Barzani şöyle ifade ediyor:
“Sorun askeri yollarla çözülmüyor, kaç defa askeri operasyon yapıldı; bir ikisine biz de katıldık, ne oldu? Nedenleri çözmeden, bir sonuç olan PKK’yi çözemeyiz. ‘Kürt sorununu’ barışçı, demokratik yollardan çözmek için işbirliği yapalım.”
İkinci cumhuriyetçilerin ilk on biri ve Kürtçüler de, aynı sözleri kullanmıyor mu?
Egemen Bağış tarafından hazırlanan ve AKP’li yerel yönetimlere dağıtılan “Dış Politika Kitapçığı”nda yer alan, “Türkiye Kuzey Irak’a girecek mi?” sorusuna “nasıl yanıt verilmesi gerektiği”ne ilişkin belirleme de dikkat çekici:
“Daha önce pek çok kez operasyon yapıldı, ama terör bitmedi. Dolayısıyla Kuzey Irak’a operasyon önceliğimiz değil.”
5 Kasım’da Bush ile Erdoğan görüşecek. PKK’ye yönelik “harekât” tartışılacak (?). ABD buna karşı. AKP de, “Dış Politika Kitapçığı”ndaki ifadelerle sınır ötesi operasyona yönelik tavrını ortaya koydu.
AKP ve medyası ise, terörün “hükümetin başarısı yüzünden yoğunlaştığını” pompalıyor.
Sonuçta AKP, hem terörü hem de teröre yönelik eleştiri ve iktidardan ayrı konumlanan görüşleri, kendisine dönük bir saldırı olarak görüyor.
31 Ekim 2007 Çarşamba
29 Ekim 2007 Pazartesi
PARADOKSAL ATLAR…
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’de bir oyun oynanıyor ki, ortaoyununa bile taş çıkartacak türden. Aldatmaca, laf cambazlığı, baskı ve suskunluk, oyunun başlıca öğeleri. Doğruyu söylemek, pek akla yatkın değil bugünlerde.
Örneğin “değiştiğini” iddia edenler “biz değişmedik, eski gömleklerimiz dolabımızda, zamanı geldiğinde giyeceğiz” diyebilir mi? “AB, demokrasi, özgürlük vitrin süsümüz; amacımız başka, tramvayın durağı belli” denebilir mi açık açık? Ya da ülkeyi Dolmabahçe Sarayı’ndan yönetme isteği dillendirilebilir mi? “Referandum kültürü”yle, başkanlık sistemi ve çoğunluk diktatörlüğüne yumuşak geçiş yapma amacı açıklanabilir mi?
İkinci cumhuriyetçiler, süslü ve dolgun kelamları geçip, “bize yer, yurt, köşe, maaş verenlerin sesiyiz; iktidarımızın ve istikrarımızın bozulmasını istemiyoruz” diyebilir mi? O kadar kolay mı?
Fethullah cemaati “demokrasi, çağdaşlık ve diyalog bizim için araçtır; amacımız din devletidir, örgütleniyoruz, hazırlanıyoruz; her gün 500 bin gazeteyi şu yollarla dağıtıyoruz, arkamızda bunlar var, paramız buradan geliyor, AB ve ABD’de hatırlı dostlarımız ve sıkı ilişkilerimiz var, bunları amacımız için kullanıyoruz” der mi? Geçmişte dediler, ya şimdi? Onlar da “değişti.”
Toplum mühendisleri, “biz halkı ‘ılımlı İslam’, ‘bir arada yaşama’ ve ‘buna da şükür demokrasisi’ne alıştırıyoruz” dese fena mı olur? Özcü ayrımcılar, Kürtçüler, etnik demokratlar lafı dolandırmasa “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini, etnik kimliğimizi kafa kâğıdına yazdırmak istiyoruz; bir, iki, daha fazla ‘Türkiye’ hedefliyoruz” diyebilir mi?
Aslında bunlar, satır aralarında hep söylenen şeyler. Ama laf kalabalığı, dolambaçlı yollar ve gönülleri fetheden söylemler, gerçekleri allayıp pulluyor. Bu arada iki paradoksal at da, koşusunu sürdürüyor.
Bir yanda çağdaşlık, laiklik, demokrasi, özgürlük; öte yanda cemaatçilik, dincilik, emek sömürüsü, yozlaşma, vurgun, takiyye…
Birbirinin tersi yöne hareket eden iki attan biri alıp başını gidecek. Zaman hızla akıyor.
Hangi atın tökezlemesi sağlanıyor? Hangisinin ayağının kırılması “konjonktüre” uyuyor?...
ALİ BULUNMAZ
Türkiye’de bir oyun oynanıyor ki, ortaoyununa bile taş çıkartacak türden. Aldatmaca, laf cambazlığı, baskı ve suskunluk, oyunun başlıca öğeleri. Doğruyu söylemek, pek akla yatkın değil bugünlerde.
Örneğin “değiştiğini” iddia edenler “biz değişmedik, eski gömleklerimiz dolabımızda, zamanı geldiğinde giyeceğiz” diyebilir mi? “AB, demokrasi, özgürlük vitrin süsümüz; amacımız başka, tramvayın durağı belli” denebilir mi açık açık? Ya da ülkeyi Dolmabahçe Sarayı’ndan yönetme isteği dillendirilebilir mi? “Referandum kültürü”yle, başkanlık sistemi ve çoğunluk diktatörlüğüne yumuşak geçiş yapma amacı açıklanabilir mi?
İkinci cumhuriyetçiler, süslü ve dolgun kelamları geçip, “bize yer, yurt, köşe, maaş verenlerin sesiyiz; iktidarımızın ve istikrarımızın bozulmasını istemiyoruz” diyebilir mi? O kadar kolay mı?
Fethullah cemaati “demokrasi, çağdaşlık ve diyalog bizim için araçtır; amacımız din devletidir, örgütleniyoruz, hazırlanıyoruz; her gün 500 bin gazeteyi şu yollarla dağıtıyoruz, arkamızda bunlar var, paramız buradan geliyor, AB ve ABD’de hatırlı dostlarımız ve sıkı ilişkilerimiz var, bunları amacımız için kullanıyoruz” der mi? Geçmişte dediler, ya şimdi? Onlar da “değişti.”
Toplum mühendisleri, “biz halkı ‘ılımlı İslam’, ‘bir arada yaşama’ ve ‘buna da şükür demokrasisi’ne alıştırıyoruz” dese fena mı olur? Özcü ayrımcılar, Kürtçüler, etnik demokratlar lafı dolandırmasa “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini, etnik kimliğimizi kafa kâğıdına yazdırmak istiyoruz; bir, iki, daha fazla ‘Türkiye’ hedefliyoruz” diyebilir mi?
Aslında bunlar, satır aralarında hep söylenen şeyler. Ama laf kalabalığı, dolambaçlı yollar ve gönülleri fetheden söylemler, gerçekleri allayıp pulluyor. Bu arada iki paradoksal at da, koşusunu sürdürüyor.
Bir yanda çağdaşlık, laiklik, demokrasi, özgürlük; öte yanda cemaatçilik, dincilik, emek sömürüsü, yozlaşma, vurgun, takiyye…
Birbirinin tersi yöne hareket eden iki attan biri alıp başını gidecek. Zaman hızla akıyor.
Hangi atın tökezlemesi sağlanıyor? Hangisinin ayağının kırılması “konjonktüre” uyuyor?...
26 Ekim 2007 Cuma
“KAMU DÜZENİ” VE “MORAL DEĞERLER”
ALİ BULUNMAZ
Hükümet, şehit cenazelerinin yayımlanmasını “kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkilediği” gerekçesiyle sansürledi. 25 Ekim günü, sansür uygulaması Danıştay tarafından bozulsa da, iktidarın bu edimi tartışmaları beraberinde getirdi doğal olarak.
AKP’nin uyguladığı sansürün altında hükümete dönük eleştirileri örtmenin yanı sıra, kendi denetimindeki medya aracılığıyla kamuoyunu kendi istediği gibi yönlendirme amacı da yatıyor. Çünkü bakıldığında, getirilen sansüre uymayan ve kamuoyunu iktidarın isteği doğrultusunda yönlendiren kuruluşlar, AKP’ye yakın isimlerden oluşuyor.
İktidar, kendisine yöneltilen en küçük ve haklı eleştiriyi dahi kabullenmiyor ve onları örtbas etmeyi bir “görev” biliyor. Bu eleştiriler, halktan gelse bile.
AKP’nin demokrasi anlayışı da demokratlığı da, dikensiz gül bahçesinden ibaret. Bir AKP milletvekili, 22 Temmuz arifesinde “demokrasi sandığın milletin önüne gelmesidir” demişti. Bir başka deyişle, millet AKP’yi destekleyip, yüzde 46 oranındaki oyla iktidar yapınca millet, ama haklı tepki ve eleştirisini dile getirince, o eylem gizlenecek nitelikte. Kısacası AKP, terör konusunda gösteremediği iradeyi, teröre karşı harekete geçen, bunu yaparken de iktidarı eleştiren halkın tepkisinin yayımlanışını sansürlemede ortaya koyuyor.
***
Yayın demişken, dinci kanalların birinin ana haber bülteninde liseli gençlerin şehit cenazeleri ve teröre karşı eylemlerde boy göstermesi sorgulanıp, lise çağını çoktan aştığı yüzünden okunan “gençlere”, “sizi buraya kim getirdi, size sloganları kim attırdı” şeklinde çanak sorular yöneltildi. Yanıtları ise, sorunun niteliğinden farklı değildi.
Bu haber bültenini hazırlayan, kanalın değirmenini döndüren muteber tarikatın üyeleri ve onların yandaşı ikinci cumhuriyetçiler, AKP açılışlarına üniformaları ile götürülen öğrencilerin kimler tarafından oraya getirildiklerini sorgulayabilir mi? Yayımların sansürlenmesini, PKK’nin yayın organlarının istediği gibi at oynatmasını eleştirebilirler mi?
Elbette hayır. Ama onlar, ABD ile “ortak” operasyon kandırmacasını savunur, insanımızı oyalayanlara alkış tutar, “demokratik” açılım gibi ayak oyunlarıyla etnik milliyetçiliğin yanında saf tutar. Halkın tepkisini ise, “kamu düzenini bozmaya teşebbüs” olarak adlandırırken; Kuzey Irak’a operasyonu, “militarizmin hortlatılması” biçiminde kamuoyuna pompalar.
Böylelikle asıl kendileri, “istikrar”ın bozulmaması ve “demokratik kazanımlar”ın kaybedilmemesi adına topluma korku salar. Bunu da “demokratlık” olarak etiketlendirirler. Ama baskı, sansür ve yıldırma uygulayanların yanında konumlanmak demokratlık mıdır; bu, “moral değerler”e uygun düşer mi, onu hiç sormazlar. Kendilerine bile…
ALİ BULUNMAZ
Hükümet, şehit cenazelerinin yayımlanmasını “kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkilediği” gerekçesiyle sansürledi. 25 Ekim günü, sansür uygulaması Danıştay tarafından bozulsa da, iktidarın bu edimi tartışmaları beraberinde getirdi doğal olarak.
AKP’nin uyguladığı sansürün altında hükümete dönük eleştirileri örtmenin yanı sıra, kendi denetimindeki medya aracılığıyla kamuoyunu kendi istediği gibi yönlendirme amacı da yatıyor. Çünkü bakıldığında, getirilen sansüre uymayan ve kamuoyunu iktidarın isteği doğrultusunda yönlendiren kuruluşlar, AKP’ye yakın isimlerden oluşuyor.
İktidar, kendisine yöneltilen en küçük ve haklı eleştiriyi dahi kabullenmiyor ve onları örtbas etmeyi bir “görev” biliyor. Bu eleştiriler, halktan gelse bile.
AKP’nin demokrasi anlayışı da demokratlığı da, dikensiz gül bahçesinden ibaret. Bir AKP milletvekili, 22 Temmuz arifesinde “demokrasi sandığın milletin önüne gelmesidir” demişti. Bir başka deyişle, millet AKP’yi destekleyip, yüzde 46 oranındaki oyla iktidar yapınca millet, ama haklı tepki ve eleştirisini dile getirince, o eylem gizlenecek nitelikte. Kısacası AKP, terör konusunda gösteremediği iradeyi, teröre karşı harekete geçen, bunu yaparken de iktidarı eleştiren halkın tepkisinin yayımlanışını sansürlemede ortaya koyuyor.
***
Yayın demişken, dinci kanalların birinin ana haber bülteninde liseli gençlerin şehit cenazeleri ve teröre karşı eylemlerde boy göstermesi sorgulanıp, lise çağını çoktan aştığı yüzünden okunan “gençlere”, “sizi buraya kim getirdi, size sloganları kim attırdı” şeklinde çanak sorular yöneltildi. Yanıtları ise, sorunun niteliğinden farklı değildi.
Bu haber bültenini hazırlayan, kanalın değirmenini döndüren muteber tarikatın üyeleri ve onların yandaşı ikinci cumhuriyetçiler, AKP açılışlarına üniformaları ile götürülen öğrencilerin kimler tarafından oraya getirildiklerini sorgulayabilir mi? Yayımların sansürlenmesini, PKK’nin yayın organlarının istediği gibi at oynatmasını eleştirebilirler mi?
Elbette hayır. Ama onlar, ABD ile “ortak” operasyon kandırmacasını savunur, insanımızı oyalayanlara alkış tutar, “demokratik” açılım gibi ayak oyunlarıyla etnik milliyetçiliğin yanında saf tutar. Halkın tepkisini ise, “kamu düzenini bozmaya teşebbüs” olarak adlandırırken; Kuzey Irak’a operasyonu, “militarizmin hortlatılması” biçiminde kamuoyuna pompalar.
Böylelikle asıl kendileri, “istikrar”ın bozulmaması ve “demokratik kazanımlar”ın kaybedilmemesi adına topluma korku salar. Bunu da “demokratlık” olarak etiketlendirirler. Ama baskı, sansür ve yıldırma uygulayanların yanında konumlanmak demokratlık mıdır; bu, “moral değerler”e uygun düşer mi, onu hiç sormazlar. Kendilerine bile…
24 Ekim 2007 Çarşamba
“SÖZCÜKLER EYLEMLERDİR…”
ALİ BULUNMAZ
Başlığı oluşturan cümle, Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’a ait. 1930’larda not düşülen bu cümle, şimdiyi anlatıyor sanki.
Sözcükler, eylemin dilde kuruluşunu imler: Kimi zaman eylemleri harekete geçirir kimi zaman da engeller. Engellemek de başlı başına bir eylemdir.
Türkiye günlerdir şehitleri için yasta. Öfke ve tepki kabına sığmıyor. 2003’te, 1 Mart tezkeresi bağlamında, ABD’nin dediğinin yapılması gerektiğini ateşli biçimde savunanlar ise, şimdi “aman sınır ötesi harekât olmasın, iş demokratik yollarla çözülsün” diyor.
Bir yanlışı düzeltmek gerek. Kimse, Kuzey Irak’a düzenlenecek bir operasyonun tek başına yeterli olacağını ve terörün biteceğini savunmuyor. Sadece operasyon yeterli değil, ama zorunlu. Terörü en ince ayrıntısına kadar bilen, bire bir karşı karşıya gelen, ölen, sakat kalan asker, aylardır sınır ötesi harekâtın gerekliliğini dillendiriyor. Ancak kâh “koordinasyonluk kurumu” kâh ABD ve AB’nin gönülsüzlüğü bahanesiyle, bu sumen altı ediliyor.
İktidar “siyasi” anlamda basını sansürlemek, muhalefeti ve şehit cenazelerindeki halkı suçlamaktan başka ne yapıyor peki? İkinci cumhuriyetçi, Kürtçü ve “etnik demokrat” güruh, bunu adamakıllı sorgulayabiliyor mu? Dolambaçlı sözcüklerden fazlasını kullanabiliyor mu?
Hükümet sözcüsü, “sözün bittiği yerdeyiz” demişti. Söz bittiyse eylem başlar, eylem sözcüklerle kurulur ve harekete geçilir. O günden bu yana kan durmadı, ama eylemden eser yok. Bunu istemek, “savaş tamtamı çalmak” değildir, aksine doğal bir hakkın kullanılmasının yanında olmaktır.
***
Sözcükler önemlidir. "PKK’ye terör örgütü diyemeyiz” yaklaşımı içinde olanlar bellidir. “PKK özgürlük savaşçısıdır” diyenler de. Şimdi bu sözler, şehit yakınlarının gözlerinin içine bakarak söylenebilir mi?
“Bize süre verin” diyenler, Atlantik ötesinden gelip, bir hafta dağlarda iz süren askerlerle yaşayabilir mi? Hayır, onların “sözleri”, “eylemlerini” tutmaz. Bunun adı da “müttefiklik” olur. Çünkü onlar için petrol ile pragmatik ve kirli siyaset, insanlardan önemlidir.
Bazı sözcükler vardır ki arkasından eylemin gelmesi; onların, eylemin kendisi olması gerekir. Ama bazı sözcükler de eylemi engeller, onun önündeki en büyük duvardır. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’e ne dedi?: “ABD bir şeyler yapmalı, elle tutulur bir şeyler istiyoruz, sınırı geçmeyi düşünüyoruz ama hemen değil, bu işi ABD ile yapmak istiyoruz.”
Beklemek de bir eylemdir bağımlılık da, ama bedeli ağırdır. Şimdi olduğu gibi…
ALİ BULUNMAZ
Başlığı oluşturan cümle, Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’a ait. 1930’larda not düşülen bu cümle, şimdiyi anlatıyor sanki.
Sözcükler, eylemin dilde kuruluşunu imler: Kimi zaman eylemleri harekete geçirir kimi zaman da engeller. Engellemek de başlı başına bir eylemdir.
Türkiye günlerdir şehitleri için yasta. Öfke ve tepki kabına sığmıyor. 2003’te, 1 Mart tezkeresi bağlamında, ABD’nin dediğinin yapılması gerektiğini ateşli biçimde savunanlar ise, şimdi “aman sınır ötesi harekât olmasın, iş demokratik yollarla çözülsün” diyor.
Bir yanlışı düzeltmek gerek. Kimse, Kuzey Irak’a düzenlenecek bir operasyonun tek başına yeterli olacağını ve terörün biteceğini savunmuyor. Sadece operasyon yeterli değil, ama zorunlu. Terörü en ince ayrıntısına kadar bilen, bire bir karşı karşıya gelen, ölen, sakat kalan asker, aylardır sınır ötesi harekâtın gerekliliğini dillendiriyor. Ancak kâh “koordinasyonluk kurumu” kâh ABD ve AB’nin gönülsüzlüğü bahanesiyle, bu sumen altı ediliyor.
İktidar “siyasi” anlamda basını sansürlemek, muhalefeti ve şehit cenazelerindeki halkı suçlamaktan başka ne yapıyor peki? İkinci cumhuriyetçi, Kürtçü ve “etnik demokrat” güruh, bunu adamakıllı sorgulayabiliyor mu? Dolambaçlı sözcüklerden fazlasını kullanabiliyor mu?
Hükümet sözcüsü, “sözün bittiği yerdeyiz” demişti. Söz bittiyse eylem başlar, eylem sözcüklerle kurulur ve harekete geçilir. O günden bu yana kan durmadı, ama eylemden eser yok. Bunu istemek, “savaş tamtamı çalmak” değildir, aksine doğal bir hakkın kullanılmasının yanında olmaktır.
***
Sözcükler önemlidir. "PKK’ye terör örgütü diyemeyiz” yaklaşımı içinde olanlar bellidir. “PKK özgürlük savaşçısıdır” diyenler de. Şimdi bu sözler, şehit yakınlarının gözlerinin içine bakarak söylenebilir mi?
“Bize süre verin” diyenler, Atlantik ötesinden gelip, bir hafta dağlarda iz süren askerlerle yaşayabilir mi? Hayır, onların “sözleri”, “eylemlerini” tutmaz. Bunun adı da “müttefiklik” olur. Çünkü onlar için petrol ile pragmatik ve kirli siyaset, insanlardan önemlidir.
Bazı sözcükler vardır ki arkasından eylemin gelmesi; onların, eylemin kendisi olması gerekir. Ama bazı sözcükler de eylemi engeller, onun önündeki en büyük duvardır. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’e ne dedi?: “ABD bir şeyler yapmalı, elle tutulur bir şeyler istiyoruz, sınırı geçmeyi düşünüyoruz ama hemen değil, bu işi ABD ile yapmak istiyoruz.”
Beklemek de bir eylemdir bağımlılık da, ama bedeli ağırdır. Şimdi olduğu gibi…
22 Ekim 2007 Pazartesi
SORULAR…
ALİ BULUNMAZ
Hakkari Dağlıca’da kurulan pusu kaçıncı? Orada şehit edilen askerler, Türkiye’deki şehitlerin toplamını kaça dayandırdı? Türkçede güzel bir deyiş var; “ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yemedin.”
Şehitlerin adını “kelle” koyanlar, denetlemekte zorlandıkları basına “olayların kışkırtıcı biçimde verilmemesi gerektiğini” öğütledi! Kontrol altındaki medyada ise garip bir telaş var.
Birkaç hafta önce, bazı köşeleri “süsleyen” yorumların kesişme noktası “tezkere TSK’nin elini güçlendirir, demokrasi askıya alınır” idi. Sivillerin öldürülüşü ve 15 askerin şehit edilişinin ardından aynı “yorumlara”, “bu saldırılar acaba PKK’nin işi mi, yoksa sınırötesi operasyonu meşrulaştırmak isteyen güçlerce mi düzenlendi” imaları da eklendi. Tezkere geçince aynı ekip “aman bunu hemen kullanmayın, demokratik yolları ötelemeyin” diye iktidara çağrı yaptı.
Tezkerenin onaylanışının ardından başbakan ne dedi?: “Tezkere operasyon anlamına gelmez.” Bu söz, AB ve ABD’nin “Türkiye Kuzey Irak’a girerse zararlı çıkar” düşüncesiyle birlikte, tezkereyi sakatlamıyor mu?
***
Kabul edelim ki artık güney komşularımızdan biri ABD’dir ve “Kürdistan” adıyla devlet kurmaya çalışanların da “stratejik ortağıdır.” Hakkari Dağlıca saldırısı sonrası toplantı yapan Barzani ve Talabani, Türkiye’nin olası operasyonu halinde “ülkemizi savunuruz” demedi mi? Bu cesaretin kaynağı, “stratejik ortakları” ve Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD değil mi?
Sorular bunlarla da bitmiyor. Habur sınır kapısı neden kapatılmamaktadır? Dubai’de imzalanan antlaşma, tezkerenin kullanılmasına engel midir?
Kuzey Irak’a ucuz elektrik verilerek kime ileti gönderilmektedir? Türkiye’de PKK ile ortaklık kuran tarikat, cemaat ve aşiretler hangileridir?
ABD bugün, Kuzey Irak’ta PKK’yi koruyup kollarken, Türkiye ile “stratejik ortaklık” nasıl bir çelişkidir? Türkiye’nin ABD’ye yardım için Afganistan ve Lübnan’da bulundurduğu askerler nasıl oluyor da hala oradadır?
Hakkari Dağlıca’daki saldırının ertesi günü, geçtiğimiz yıllarda Dubai’de Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesine yönelik anlaşma imzalamış olan şimdinin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın “diplomatik yolları zorlayacağız” açıklamasını takiben, Talabani’nin “PKK eylemlerine ara verecek” sözü ciddiye alınabilir mi?
***
İktidarın “soğukkanlı olmalıyız” ya da “kan yerde kalmayacak” türünden açıklamaları, gösterilemeyen siyasi kararlılık ile çarpık “stratejik ortaklığın” kaybettirdiklerini geri getirebilir mi?
Kararlılığın gösterilmesi için 5 Kasım’da Bush ile yapılacak görüşme mi bekleniyor? Anlaşılan tezkerenin kullanılmasına ilişkin bir “tezkere” de Bush’tan almak gerekiyor. Peki, o güne kadar yeni bir saldırının olmayacağının güvencesini kim verebilir, "PKK terör örgütü değildir" diyen Barzani mi ? Yoksa "PKK liderlerini Türkiye'ye teslim etmeyiz" diyen Talabani mi?
Öyle bir komedi ki bu, kimse gülemiyor bile…
ALİ BULUNMAZ
Hakkari Dağlıca’da kurulan pusu kaçıncı? Orada şehit edilen askerler, Türkiye’deki şehitlerin toplamını kaça dayandırdı? Türkçede güzel bir deyiş var; “ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yemedin.”
Şehitlerin adını “kelle” koyanlar, denetlemekte zorlandıkları basına “olayların kışkırtıcı biçimde verilmemesi gerektiğini” öğütledi! Kontrol altındaki medyada ise garip bir telaş var.
Birkaç hafta önce, bazı köşeleri “süsleyen” yorumların kesişme noktası “tezkere TSK’nin elini güçlendirir, demokrasi askıya alınır” idi. Sivillerin öldürülüşü ve 15 askerin şehit edilişinin ardından aynı “yorumlara”, “bu saldırılar acaba PKK’nin işi mi, yoksa sınırötesi operasyonu meşrulaştırmak isteyen güçlerce mi düzenlendi” imaları da eklendi. Tezkere geçince aynı ekip “aman bunu hemen kullanmayın, demokratik yolları ötelemeyin” diye iktidara çağrı yaptı.
Tezkerenin onaylanışının ardından başbakan ne dedi?: “Tezkere operasyon anlamına gelmez.” Bu söz, AB ve ABD’nin “Türkiye Kuzey Irak’a girerse zararlı çıkar” düşüncesiyle birlikte, tezkereyi sakatlamıyor mu?
***
Kabul edelim ki artık güney komşularımızdan biri ABD’dir ve “Kürdistan” adıyla devlet kurmaya çalışanların da “stratejik ortağıdır.” Hakkari Dağlıca saldırısı sonrası toplantı yapan Barzani ve Talabani, Türkiye’nin olası operasyonu halinde “ülkemizi savunuruz” demedi mi? Bu cesaretin kaynağı, “stratejik ortakları” ve Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD değil mi?
Sorular bunlarla da bitmiyor. Habur sınır kapısı neden kapatılmamaktadır? Dubai’de imzalanan antlaşma, tezkerenin kullanılmasına engel midir?
Kuzey Irak’a ucuz elektrik verilerek kime ileti gönderilmektedir? Türkiye’de PKK ile ortaklık kuran tarikat, cemaat ve aşiretler hangileridir?
ABD bugün, Kuzey Irak’ta PKK’yi koruyup kollarken, Türkiye ile “stratejik ortaklık” nasıl bir çelişkidir? Türkiye’nin ABD’ye yardım için Afganistan ve Lübnan’da bulundurduğu askerler nasıl oluyor da hala oradadır?
Hakkari Dağlıca’daki saldırının ertesi günü, geçtiğimiz yıllarda Dubai’de Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesine yönelik anlaşma imzalamış olan şimdinin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın “diplomatik yolları zorlayacağız” açıklamasını takiben, Talabani’nin “PKK eylemlerine ara verecek” sözü ciddiye alınabilir mi?
***
İktidarın “soğukkanlı olmalıyız” ya da “kan yerde kalmayacak” türünden açıklamaları, gösterilemeyen siyasi kararlılık ile çarpık “stratejik ortaklığın” kaybettirdiklerini geri getirebilir mi?
Kararlılığın gösterilmesi için 5 Kasım’da Bush ile yapılacak görüşme mi bekleniyor? Anlaşılan tezkerenin kullanılmasına ilişkin bir “tezkere” de Bush’tan almak gerekiyor. Peki, o güne kadar yeni bir saldırının olmayacağının güvencesini kim verebilir, "PKK terör örgütü değildir" diyen Barzani mi ? Yoksa "PKK liderlerini Türkiye'ye teslim etmeyiz" diyen Talabani mi?
Öyle bir komedi ki bu, kimse gülemiyor bile…
19 Ekim 2007 Cuma
DİKTATÖRLÜĞE HAYIR!
ALİ BULUNMAZ
21 Ekim'de, bir garip halkoylaması yapılacak. Neyi oylayacağız? Neyin, ne kadar değiştirildiğini biliyor muyuz? Bu işin nereye varacağını?
1982 Anayasası, yüzde 90’ı aşan oranda oy almamış mıydı? “Bizim çocuklar”ın baskısı, insanları 82 Anayasası’na, gönüllü gönülsüz, büyük bir destek vermeye sürüklemedi mi? O da bir halkoylamasıydı.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi görünürdeki soru şu: “Cumhurbaşkanını halk seçsin mi?” “Evet” mi “hayır” mı?
22 Temmuz seçimlerine, “bize cumhurbaşkanı seçtirmediler” türünden bir “mazlumluk” ve “cumhurbaşkanını cumhura seçtireceğiz” gönül okşamasıyla giren, ardından yüzde 46.6 oy alan ve mecliste kendi adayını seçen AKP, şimdi kafası karışık ve ne olacağından bir o kadar habersiz halka, “evet” desin diye baskı yapıyor. Neden?
Aldığı oyu, seçtiği cumhurbaşkanını, elde ettiği meclis başkanlığını ve yerel yönetimlerdeki gücünü pekiştirmek için. Parti diktatörlüğünü ve mahalle baskısını / mahalleye baskıyı daha da meşru kılmak, hatta yıllarca sürdürmek için.
Bir anlamda, “referandum kültürüyle” kimsenin karşı çıkamayacağı, medya ve elindeki tüm güçlerle istediği gibi yönlendirdiği halkı, “ulvi amaçlar”ı onaylatacak bir noter olarak gördüğü için.
Parlamenter demokrasiyi, ABD’nin çok daha rahat denetim altında tutabileceği başkanlık sistemine, oradan da diktatörlüğe dönüştürmek için.
“Cumhurbaşkanını ben seçeceğim” diye sevinenler olabilir. Fakat şu da düşünülsün: Bugün oy verdikleri parti başkanlarını, milletvekillerini, bakanları ve yöneticileri halk kendi mi seçti? Yarın cumhurbaşkanını da kendisi mi seçecek?
Büyük kandırmaca sürüyor. Bu yüzden diktatörlüğe “hayır” demenin sorumluluğu, önümüzde olanca ağırlığıyla duruyor.
ALİ BULUNMAZ
21 Ekim'de, bir garip halkoylaması yapılacak. Neyi oylayacağız? Neyin, ne kadar değiştirildiğini biliyor muyuz? Bu işin nereye varacağını?
1982 Anayasası, yüzde 90’ı aşan oranda oy almamış mıydı? “Bizim çocuklar”ın baskısı, insanları 82 Anayasası’na, gönüllü gönülsüz, büyük bir destek vermeye sürüklemedi mi? O da bir halkoylamasıydı.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi görünürdeki soru şu: “Cumhurbaşkanını halk seçsin mi?” “Evet” mi “hayır” mı?
22 Temmuz seçimlerine, “bize cumhurbaşkanı seçtirmediler” türünden bir “mazlumluk” ve “cumhurbaşkanını cumhura seçtireceğiz” gönül okşamasıyla giren, ardından yüzde 46.6 oy alan ve mecliste kendi adayını seçen AKP, şimdi kafası karışık ve ne olacağından bir o kadar habersiz halka, “evet” desin diye baskı yapıyor. Neden?
Aldığı oyu, seçtiği cumhurbaşkanını, elde ettiği meclis başkanlığını ve yerel yönetimlerdeki gücünü pekiştirmek için. Parti diktatörlüğünü ve mahalle baskısını / mahalleye baskıyı daha da meşru kılmak, hatta yıllarca sürdürmek için.
Bir anlamda, “referandum kültürüyle” kimsenin karşı çıkamayacağı, medya ve elindeki tüm güçlerle istediği gibi yönlendirdiği halkı, “ulvi amaçlar”ı onaylatacak bir noter olarak gördüğü için.
Parlamenter demokrasiyi, ABD’nin çok daha rahat denetim altında tutabileceği başkanlık sistemine, oradan da diktatörlüğe dönüştürmek için.
“Cumhurbaşkanını ben seçeceğim” diye sevinenler olabilir. Fakat şu da düşünülsün: Bugün oy verdikleri parti başkanlarını, milletvekillerini, bakanları ve yöneticileri halk kendi mi seçti? Yarın cumhurbaşkanını da kendisi mi seçecek?
Büyük kandırmaca sürüyor. Bu yüzden diktatörlüğe “hayır” demenin sorumluluğu, önümüzde olanca ağırlığıyla duruyor.
17 Ekim 2007 Çarşamba
“ZORUNLU-SEÇMELİ” DİN DERSİ
ALİ BULUNMAZ
AİHM’in “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi konusunda, Hasan Zengin’in yaptığı başvuruyu haklı bularak, isteyenin “ders”ten muaf tutulmasına ilişkin kararının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) gerek içerik gerekse söz konusu “ders”in seçmeli hale getirilmesi noktasındaki çıkışlarıyla dikkat çekti.
MEB, öncelikle dersin içeriğini kültürel, bir başka deyişle tüm dinleri ve inançları kapsayacak biçimde değiştirmeye yanaşmayacağını ortaya koydu. Buna gerekçe olarak da, “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama bulunmayışını” gösterdi.
Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu, “isteyen din dersinden muaf olabilir, isteyen dışarıda kalırsa kimse dava açmaz” diyerek, konunun bam teline bastı. MEB’in çelişkisi işte tam da burada ortaya çıkıyor. Zira uygulamasına yeni başlanacak olan Seviye Belirleme Sınavı’nda (SBS), “din kültürü sorularının” yer alması tasarlanıyor. AİHM’in kararı ise, “din dersi”nin zorunlu olamayacağı yönünde. MEB’in bu yaklaşımı, AİHM’in kararının kendisini bağlamadığını / bağlamayacağını kanıtlıyor.
Bu durumda SBS’de puanını arttırmak isteyen ancak “din dersinden” de muaf kalmayı tasarlayan öğrenci, bu “dersi” almaya zorlanacak. Ayrıca “din dersi” yerine açılacak veya ona alternatif olacak herhangi bir dersi, Türkiye’nin tüm noktalarında verecek öğretmen bulunmaması halinde öğrenciler yine “din dersini” almaya zorlanabilecek. Aynı zamanda, bu dersten muaf olmak isteyen öğrenci ve ailesi ile ilgili olarak, “mahalle baskısı / siyasi baskı” devreye girebilecek.
Sonuçta hem MEB’in hem de toplumun baskısıyla “din dersi”, AİHM’in kararına rağmen, kağıt üstünde seçmeli ama uygulamada zorunlu olacak.
Türkiye’ye 12 Eylül’ün “hediyesi” zorunlu din dersi, bu tartışmaların ışığında “zorunlu-seçmeli” türünden mantık dışı fakat bir ülke gerçeği biçiminde yoluna devam edecek gibi görünüyor.
ALİ BULUNMAZ
AİHM’in “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi konusunda, Hasan Zengin’in yaptığı başvuruyu haklı bularak, isteyenin “ders”ten muaf tutulmasına ilişkin kararının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) gerek içerik gerekse söz konusu “ders”in seçmeli hale getirilmesi noktasındaki çıkışlarıyla dikkat çekti.
MEB, öncelikle dersin içeriğini kültürel, bir başka deyişle tüm dinleri ve inançları kapsayacak biçimde değiştirmeye yanaşmayacağını ortaya koydu. Buna gerekçe olarak da, “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama bulunmayışını” gösterdi.
Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu, “isteyen din dersinden muaf olabilir, isteyen dışarıda kalırsa kimse dava açmaz” diyerek, konunun bam teline bastı. MEB’in çelişkisi işte tam da burada ortaya çıkıyor. Zira uygulamasına yeni başlanacak olan Seviye Belirleme Sınavı’nda (SBS), “din kültürü sorularının” yer alması tasarlanıyor. AİHM’in kararı ise, “din dersi”nin zorunlu olamayacağı yönünde. MEB’in bu yaklaşımı, AİHM’in kararının kendisini bağlamadığını / bağlamayacağını kanıtlıyor.
Bu durumda SBS’de puanını arttırmak isteyen ancak “din dersinden” de muaf kalmayı tasarlayan öğrenci, bu “dersi” almaya zorlanacak. Ayrıca “din dersi” yerine açılacak veya ona alternatif olacak herhangi bir dersi, Türkiye’nin tüm noktalarında verecek öğretmen bulunmaması halinde öğrenciler yine “din dersini” almaya zorlanabilecek. Aynı zamanda, bu dersten muaf olmak isteyen öğrenci ve ailesi ile ilgili olarak, “mahalle baskısı / siyasi baskı” devreye girebilecek.
Sonuçta hem MEB’in hem de toplumun baskısıyla “din dersi”, AİHM’in kararına rağmen, kağıt üstünde seçmeli ama uygulamada zorunlu olacak.
Türkiye’ye 12 Eylül’ün “hediyesi” zorunlu din dersi, bu tartışmaların ışığında “zorunlu-seçmeli” türünden mantık dışı fakat bir ülke gerçeği biçiminde yoluna devam edecek gibi görünüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)