“SÖZCÜKLER EYLEMLERDİR…”
ALİ BULUNMAZ
Başlığı oluşturan cümle, Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’a ait. 1930’larda not düşülen bu cümle, şimdiyi anlatıyor sanki.
Sözcükler, eylemin dilde kuruluşunu imler: Kimi zaman eylemleri harekete geçirir kimi zaman da engeller. Engellemek de başlı başına bir eylemdir.
Türkiye günlerdir şehitleri için yasta. Öfke ve tepki kabına sığmıyor. 2003’te, 1 Mart tezkeresi bağlamında, ABD’nin dediğinin yapılması gerektiğini ateşli biçimde savunanlar ise, şimdi “aman sınır ötesi harekât olmasın, iş demokratik yollarla çözülsün” diyor.
Bir yanlışı düzeltmek gerek. Kimse, Kuzey Irak’a düzenlenecek bir operasyonun tek başına yeterli olacağını ve terörün biteceğini savunmuyor. Sadece operasyon yeterli değil, ama zorunlu. Terörü en ince ayrıntısına kadar bilen, bire bir karşı karşıya gelen, ölen, sakat kalan asker, aylardır sınır ötesi harekâtın gerekliliğini dillendiriyor. Ancak kâh “koordinasyonluk kurumu” kâh ABD ve AB’nin gönülsüzlüğü bahanesiyle, bu sumen altı ediliyor.
İktidar “siyasi” anlamda basını sansürlemek, muhalefeti ve şehit cenazelerindeki halkı suçlamaktan başka ne yapıyor peki? İkinci cumhuriyetçi, Kürtçü ve “etnik demokrat” güruh, bunu adamakıllı sorgulayabiliyor mu? Dolambaçlı sözcüklerden fazlasını kullanabiliyor mu?
Hükümet sözcüsü, “sözün bittiği yerdeyiz” demişti. Söz bittiyse eylem başlar, eylem sözcüklerle kurulur ve harekete geçilir. O günden bu yana kan durmadı, ama eylemden eser yok. Bunu istemek, “savaş tamtamı çalmak” değildir, aksine doğal bir hakkın kullanılmasının yanında olmaktır.
***
Sözcükler önemlidir. "PKK’ye terör örgütü diyemeyiz” yaklaşımı içinde olanlar bellidir. “PKK özgürlük savaşçısıdır” diyenler de. Şimdi bu sözler, şehit yakınlarının gözlerinin içine bakarak söylenebilir mi?
“Bize süre verin” diyenler, Atlantik ötesinden gelip, bir hafta dağlarda iz süren askerlerle yaşayabilir mi? Hayır, onların “sözleri”, “eylemlerini” tutmaz. Bunun adı da “müttefiklik” olur. Çünkü onlar için petrol ile pragmatik ve kirli siyaset, insanlardan önemlidir.
Bazı sözcükler vardır ki arkasından eylemin gelmesi; onların, eylemin kendisi olması gerekir. Ama bazı sözcükler de eylemi engeller, onun önündeki en büyük duvardır. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’e ne dedi?: “ABD bir şeyler yapmalı, elle tutulur bir şeyler istiyoruz, sınırı geçmeyi düşünüyoruz ama hemen değil, bu işi ABD ile yapmak istiyoruz.”
Beklemek de bir eylemdir bağımlılık da, ama bedeli ağırdır. Şimdi olduğu gibi…
24 Ekim 2007 Çarşamba
22 Ekim 2007 Pazartesi
SORULAR…
ALİ BULUNMAZ
Hakkari Dağlıca’da kurulan pusu kaçıncı? Orada şehit edilen askerler, Türkiye’deki şehitlerin toplamını kaça dayandırdı? Türkçede güzel bir deyiş var; “ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yemedin.”
Şehitlerin adını “kelle” koyanlar, denetlemekte zorlandıkları basına “olayların kışkırtıcı biçimde verilmemesi gerektiğini” öğütledi! Kontrol altındaki medyada ise garip bir telaş var.
Birkaç hafta önce, bazı köşeleri “süsleyen” yorumların kesişme noktası “tezkere TSK’nin elini güçlendirir, demokrasi askıya alınır” idi. Sivillerin öldürülüşü ve 15 askerin şehit edilişinin ardından aynı “yorumlara”, “bu saldırılar acaba PKK’nin işi mi, yoksa sınırötesi operasyonu meşrulaştırmak isteyen güçlerce mi düzenlendi” imaları da eklendi. Tezkere geçince aynı ekip “aman bunu hemen kullanmayın, demokratik yolları ötelemeyin” diye iktidara çağrı yaptı.
Tezkerenin onaylanışının ardından başbakan ne dedi?: “Tezkere operasyon anlamına gelmez.” Bu söz, AB ve ABD’nin “Türkiye Kuzey Irak’a girerse zararlı çıkar” düşüncesiyle birlikte, tezkereyi sakatlamıyor mu?
***
Kabul edelim ki artık güney komşularımızdan biri ABD’dir ve “Kürdistan” adıyla devlet kurmaya çalışanların da “stratejik ortağıdır.” Hakkari Dağlıca saldırısı sonrası toplantı yapan Barzani ve Talabani, Türkiye’nin olası operasyonu halinde “ülkemizi savunuruz” demedi mi? Bu cesaretin kaynağı, “stratejik ortakları” ve Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD değil mi?
Sorular bunlarla da bitmiyor. Habur sınır kapısı neden kapatılmamaktadır? Dubai’de imzalanan antlaşma, tezkerenin kullanılmasına engel midir?
Kuzey Irak’a ucuz elektrik verilerek kime ileti gönderilmektedir? Türkiye’de PKK ile ortaklık kuran tarikat, cemaat ve aşiretler hangileridir?
ABD bugün, Kuzey Irak’ta PKK’yi koruyup kollarken, Türkiye ile “stratejik ortaklık” nasıl bir çelişkidir? Türkiye’nin ABD’ye yardım için Afganistan ve Lübnan’da bulundurduğu askerler nasıl oluyor da hala oradadır?
Hakkari Dağlıca’daki saldırının ertesi günü, geçtiğimiz yıllarda Dubai’de Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesine yönelik anlaşma imzalamış olan şimdinin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın “diplomatik yolları zorlayacağız” açıklamasını takiben, Talabani’nin “PKK eylemlerine ara verecek” sözü ciddiye alınabilir mi?
***
İktidarın “soğukkanlı olmalıyız” ya da “kan yerde kalmayacak” türünden açıklamaları, gösterilemeyen siyasi kararlılık ile çarpık “stratejik ortaklığın” kaybettirdiklerini geri getirebilir mi?
Kararlılığın gösterilmesi için 5 Kasım’da Bush ile yapılacak görüşme mi bekleniyor? Anlaşılan tezkerenin kullanılmasına ilişkin bir “tezkere” de Bush’tan almak gerekiyor. Peki, o güne kadar yeni bir saldırının olmayacağının güvencesini kim verebilir, "PKK terör örgütü değildir" diyen Barzani mi ? Yoksa "PKK liderlerini Türkiye'ye teslim etmeyiz" diyen Talabani mi?
Öyle bir komedi ki bu, kimse gülemiyor bile…
ALİ BULUNMAZ
Hakkari Dağlıca’da kurulan pusu kaçıncı? Orada şehit edilen askerler, Türkiye’deki şehitlerin toplamını kaça dayandırdı? Türkçede güzel bir deyiş var; “ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yemedin.”
Şehitlerin adını “kelle” koyanlar, denetlemekte zorlandıkları basına “olayların kışkırtıcı biçimde verilmemesi gerektiğini” öğütledi! Kontrol altındaki medyada ise garip bir telaş var.
Birkaç hafta önce, bazı köşeleri “süsleyen” yorumların kesişme noktası “tezkere TSK’nin elini güçlendirir, demokrasi askıya alınır” idi. Sivillerin öldürülüşü ve 15 askerin şehit edilişinin ardından aynı “yorumlara”, “bu saldırılar acaba PKK’nin işi mi, yoksa sınırötesi operasyonu meşrulaştırmak isteyen güçlerce mi düzenlendi” imaları da eklendi. Tezkere geçince aynı ekip “aman bunu hemen kullanmayın, demokratik yolları ötelemeyin” diye iktidara çağrı yaptı.
Tezkerenin onaylanışının ardından başbakan ne dedi?: “Tezkere operasyon anlamına gelmez.” Bu söz, AB ve ABD’nin “Türkiye Kuzey Irak’a girerse zararlı çıkar” düşüncesiyle birlikte, tezkereyi sakatlamıyor mu?
***
Kabul edelim ki artık güney komşularımızdan biri ABD’dir ve “Kürdistan” adıyla devlet kurmaya çalışanların da “stratejik ortağıdır.” Hakkari Dağlıca saldırısı sonrası toplantı yapan Barzani ve Talabani, Türkiye’nin olası operasyonu halinde “ülkemizi savunuruz” demedi mi? Bu cesaretin kaynağı, “stratejik ortakları” ve Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD değil mi?
Sorular bunlarla da bitmiyor. Habur sınır kapısı neden kapatılmamaktadır? Dubai’de imzalanan antlaşma, tezkerenin kullanılmasına engel midir?
Kuzey Irak’a ucuz elektrik verilerek kime ileti gönderilmektedir? Türkiye’de PKK ile ortaklık kuran tarikat, cemaat ve aşiretler hangileridir?
ABD bugün, Kuzey Irak’ta PKK’yi koruyup kollarken, Türkiye ile “stratejik ortaklık” nasıl bir çelişkidir? Türkiye’nin ABD’ye yardım için Afganistan ve Lübnan’da bulundurduğu askerler nasıl oluyor da hala oradadır?
Hakkari Dağlıca’daki saldırının ertesi günü, geçtiğimiz yıllarda Dubai’de Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesine yönelik anlaşma imzalamış olan şimdinin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın “diplomatik yolları zorlayacağız” açıklamasını takiben, Talabani’nin “PKK eylemlerine ara verecek” sözü ciddiye alınabilir mi?
***
İktidarın “soğukkanlı olmalıyız” ya da “kan yerde kalmayacak” türünden açıklamaları, gösterilemeyen siyasi kararlılık ile çarpık “stratejik ortaklığın” kaybettirdiklerini geri getirebilir mi?
Kararlılığın gösterilmesi için 5 Kasım’da Bush ile yapılacak görüşme mi bekleniyor? Anlaşılan tezkerenin kullanılmasına ilişkin bir “tezkere” de Bush’tan almak gerekiyor. Peki, o güne kadar yeni bir saldırının olmayacağının güvencesini kim verebilir, "PKK terör örgütü değildir" diyen Barzani mi ? Yoksa "PKK liderlerini Türkiye'ye teslim etmeyiz" diyen Talabani mi?
Öyle bir komedi ki bu, kimse gülemiyor bile…
19 Ekim 2007 Cuma
DİKTATÖRLÜĞE HAYIR!
ALİ BULUNMAZ
21 Ekim'de, bir garip halkoylaması yapılacak. Neyi oylayacağız? Neyin, ne kadar değiştirildiğini biliyor muyuz? Bu işin nereye varacağını?
1982 Anayasası, yüzde 90’ı aşan oranda oy almamış mıydı? “Bizim çocuklar”ın baskısı, insanları 82 Anayasası’na, gönüllü gönülsüz, büyük bir destek vermeye sürüklemedi mi? O da bir halkoylamasıydı.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi görünürdeki soru şu: “Cumhurbaşkanını halk seçsin mi?” “Evet” mi “hayır” mı?
22 Temmuz seçimlerine, “bize cumhurbaşkanı seçtirmediler” türünden bir “mazlumluk” ve “cumhurbaşkanını cumhura seçtireceğiz” gönül okşamasıyla giren, ardından yüzde 46.6 oy alan ve mecliste kendi adayını seçen AKP, şimdi kafası karışık ve ne olacağından bir o kadar habersiz halka, “evet” desin diye baskı yapıyor. Neden?
Aldığı oyu, seçtiği cumhurbaşkanını, elde ettiği meclis başkanlığını ve yerel yönetimlerdeki gücünü pekiştirmek için. Parti diktatörlüğünü ve mahalle baskısını / mahalleye baskıyı daha da meşru kılmak, hatta yıllarca sürdürmek için.
Bir anlamda, “referandum kültürüyle” kimsenin karşı çıkamayacağı, medya ve elindeki tüm güçlerle istediği gibi yönlendirdiği halkı, “ulvi amaçlar”ı onaylatacak bir noter olarak gördüğü için.
Parlamenter demokrasiyi, ABD’nin çok daha rahat denetim altında tutabileceği başkanlık sistemine, oradan da diktatörlüğe dönüştürmek için.
“Cumhurbaşkanını ben seçeceğim” diye sevinenler olabilir. Fakat şu da düşünülsün: Bugün oy verdikleri parti başkanlarını, milletvekillerini, bakanları ve yöneticileri halk kendi mi seçti? Yarın cumhurbaşkanını da kendisi mi seçecek?
Büyük kandırmaca sürüyor. Bu yüzden diktatörlüğe “hayır” demenin sorumluluğu, önümüzde olanca ağırlığıyla duruyor.
ALİ BULUNMAZ
21 Ekim'de, bir garip halkoylaması yapılacak. Neyi oylayacağız? Neyin, ne kadar değiştirildiğini biliyor muyuz? Bu işin nereye varacağını?
1982 Anayasası, yüzde 90’ı aşan oranda oy almamış mıydı? “Bizim çocuklar”ın baskısı, insanları 82 Anayasası’na, gönüllü gönülsüz, büyük bir destek vermeye sürüklemedi mi? O da bir halkoylamasıydı.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi görünürdeki soru şu: “Cumhurbaşkanını halk seçsin mi?” “Evet” mi “hayır” mı?
22 Temmuz seçimlerine, “bize cumhurbaşkanı seçtirmediler” türünden bir “mazlumluk” ve “cumhurbaşkanını cumhura seçtireceğiz” gönül okşamasıyla giren, ardından yüzde 46.6 oy alan ve mecliste kendi adayını seçen AKP, şimdi kafası karışık ve ne olacağından bir o kadar habersiz halka, “evet” desin diye baskı yapıyor. Neden?
Aldığı oyu, seçtiği cumhurbaşkanını, elde ettiği meclis başkanlığını ve yerel yönetimlerdeki gücünü pekiştirmek için. Parti diktatörlüğünü ve mahalle baskısını / mahalleye baskıyı daha da meşru kılmak, hatta yıllarca sürdürmek için.
Bir anlamda, “referandum kültürüyle” kimsenin karşı çıkamayacağı, medya ve elindeki tüm güçlerle istediği gibi yönlendirdiği halkı, “ulvi amaçlar”ı onaylatacak bir noter olarak gördüğü için.
Parlamenter demokrasiyi, ABD’nin çok daha rahat denetim altında tutabileceği başkanlık sistemine, oradan da diktatörlüğe dönüştürmek için.
“Cumhurbaşkanını ben seçeceğim” diye sevinenler olabilir. Fakat şu da düşünülsün: Bugün oy verdikleri parti başkanlarını, milletvekillerini, bakanları ve yöneticileri halk kendi mi seçti? Yarın cumhurbaşkanını da kendisi mi seçecek?
Büyük kandırmaca sürüyor. Bu yüzden diktatörlüğe “hayır” demenin sorumluluğu, önümüzde olanca ağırlığıyla duruyor.
17 Ekim 2007 Çarşamba
“ZORUNLU-SEÇMELİ” DİN DERSİ
ALİ BULUNMAZ
AİHM’in “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi konusunda, Hasan Zengin’in yaptığı başvuruyu haklı bularak, isteyenin “ders”ten muaf tutulmasına ilişkin kararının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) gerek içerik gerekse söz konusu “ders”in seçmeli hale getirilmesi noktasındaki çıkışlarıyla dikkat çekti.
MEB, öncelikle dersin içeriğini kültürel, bir başka deyişle tüm dinleri ve inançları kapsayacak biçimde değiştirmeye yanaşmayacağını ortaya koydu. Buna gerekçe olarak da, “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama bulunmayışını” gösterdi.
Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu, “isteyen din dersinden muaf olabilir, isteyen dışarıda kalırsa kimse dava açmaz” diyerek, konunun bam teline bastı. MEB’in çelişkisi işte tam da burada ortaya çıkıyor. Zira uygulamasına yeni başlanacak olan Seviye Belirleme Sınavı’nda (SBS), “din kültürü sorularının” yer alması tasarlanıyor. AİHM’in kararı ise, “din dersi”nin zorunlu olamayacağı yönünde. MEB’in bu yaklaşımı, AİHM’in kararının kendisini bağlamadığını / bağlamayacağını kanıtlıyor.
Bu durumda SBS’de puanını arttırmak isteyen ancak “din dersinden” de muaf kalmayı tasarlayan öğrenci, bu “dersi” almaya zorlanacak. Ayrıca “din dersi” yerine açılacak veya ona alternatif olacak herhangi bir dersi, Türkiye’nin tüm noktalarında verecek öğretmen bulunmaması halinde öğrenciler yine “din dersini” almaya zorlanabilecek. Aynı zamanda, bu dersten muaf olmak isteyen öğrenci ve ailesi ile ilgili olarak, “mahalle baskısı / siyasi baskı” devreye girebilecek.
Sonuçta hem MEB’in hem de toplumun baskısıyla “din dersi”, AİHM’in kararına rağmen, kağıt üstünde seçmeli ama uygulamada zorunlu olacak.
Türkiye’ye 12 Eylül’ün “hediyesi” zorunlu din dersi, bu tartışmaların ışığında “zorunlu-seçmeli” türünden mantık dışı fakat bir ülke gerçeği biçiminde yoluna devam edecek gibi görünüyor.
ALİ BULUNMAZ
AİHM’in “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi konusunda, Hasan Zengin’in yaptığı başvuruyu haklı bularak, isteyenin “ders”ten muaf tutulmasına ilişkin kararının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) gerek içerik gerekse söz konusu “ders”in seçmeli hale getirilmesi noktasındaki çıkışlarıyla dikkat çekti.
MEB, öncelikle dersin içeriğini kültürel, bir başka deyişle tüm dinleri ve inançları kapsayacak biçimde değiştirmeye yanaşmayacağını ortaya koydu. Buna gerekçe olarak da, “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama bulunmayışını” gösterdi.
Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu, “isteyen din dersinden muaf olabilir, isteyen dışarıda kalırsa kimse dava açmaz” diyerek, konunun bam teline bastı. MEB’in çelişkisi işte tam da burada ortaya çıkıyor. Zira uygulamasına yeni başlanacak olan Seviye Belirleme Sınavı’nda (SBS), “din kültürü sorularının” yer alması tasarlanıyor. AİHM’in kararı ise, “din dersi”nin zorunlu olamayacağı yönünde. MEB’in bu yaklaşımı, AİHM’in kararının kendisini bağlamadığını / bağlamayacağını kanıtlıyor.
Bu durumda SBS’de puanını arttırmak isteyen ancak “din dersinden” de muaf kalmayı tasarlayan öğrenci, bu “dersi” almaya zorlanacak. Ayrıca “din dersi” yerine açılacak veya ona alternatif olacak herhangi bir dersi, Türkiye’nin tüm noktalarında verecek öğretmen bulunmaması halinde öğrenciler yine “din dersini” almaya zorlanabilecek. Aynı zamanda, bu dersten muaf olmak isteyen öğrenci ve ailesi ile ilgili olarak, “mahalle baskısı / siyasi baskı” devreye girebilecek.
Sonuçta hem MEB’in hem de toplumun baskısıyla “din dersi”, AİHM’in kararına rağmen, kağıt üstünde seçmeli ama uygulamada zorunlu olacak.
Türkiye’ye 12 Eylül’ün “hediyesi” zorunlu din dersi, bu tartışmaların ışığında “zorunlu-seçmeli” türünden mantık dışı fakat bir ülke gerçeği biçiminde yoluna devam edecek gibi görünüyor.
15 Ekim 2007 Pazartesi
“BİRKAÇ KIZGIN SÖZ”
ALİ BULUNMAZ
Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili tasarı, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’den geçti. Hayatını bu konuya adayan Nancy Pelosi, istediğinin bir bölümünü aldı. Şimdi sıra, tasarıyı Genel Kurul’a getirmeye geldi. Pelosi, kasım ayı sonuna doğru tasarıyı Genel Kurul’a sunmanın hesabını yapıyor.
Tasarıya “hayır” oyu vermesi beklenen Komite Başkanı Tom Lantos’un oyu, o gün “evet”e döndü. Ancak Lantos, Türkiye’nin olası “tepkisi”ne yönelik, “Irak’taki ABD kuvvetlerinin lojistik desteğinin Türkiye üzerinden sağlandığını ve Türkiye’nin bu desteği kesmemesi gerektiğini” belirtti.
Ilena Ros-Lehtinen ise “kızı Irak’ta olduğundan tasarıya ‘hayır’ oyu verdiğini” ifade etti. Gan Burton, tasarıya karşı çıkışını “Ortadoğu’da artması muhtemel istikrarsızlık” olarak açıkladı. “Irak, Afganistan ve Filistin’de çatışmalar sürerken, ‘İran tehdidi’ gündemdeyken, bu tasarıya ‘evet’ denmemesi gerektiğini” söyledi.
Buradan baktığımızda tasarıya “evet” diyenlerin de “hayır” diyenlerin de, pragmatik bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz. “Evet”ler, ABD’deki Ermeni lobisine verilen sözlerden, “hayır”lar ise, ABD’nin Ortadoğu’da daha da tökezlemesinden korkulduğu için kullanıldı. Pelosi ve ekibinin, bu kadar ağır ve karmaşık bir konuyu iç politikaya alet ettiğini söylemek de yanlış olmaz.
Ya Türkiye’de bu konuya ilişkin tepkiler ne durumda? İncirlik üssünün kapatılması, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmek için Türkiye üzerinden geçmesine engel olunması ve ABD silah firmalarının ihalelerden dışlanması… Tayyip Erdoğan esip gürlüyor, ABD’de oylamayı izleyen Egemen Bağış da. Ama bu tepkiler, günlük siyaseti kurtarma ve iç politika mezesi olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü AKP’nin, ABD tarafından yaratılıp büyütüldüğü; korunup kollandığı düşünüldüğünde, “stratejik ortaklığın” buna / bunlara engel olacağı açıkça ortaya çıkıyor.
Türkiye’de resmi ağızlardan hiç düşmeyen “kırmızı çizgiler”, “mor”a oradan da “yeşil”e dönerken, onaylanan tasarı sonrası Türkiye’nin “tepkisi” ile ilgili en ilginç yaklaşım, Demokrat Parti California Milletvekili Bred Shermen’dan geldi. Shermen, “Ankara’dan sadece birkaç kızgın söz gelir” diyerek, Türkiye’nin ortaya koyacağı tepkilerin ABD’de ne kadar ciddiye alındığını / alınacağını göstermiş oldu.
ABD, Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirişinin ardından, neler “yaşandığını” daha doğrusu neler yaşanmadığını hatırlıyor. Şimdi Türkiye, tasarı Genel Kurul’a gelene kadar “yazılı tepkiler” verecekmiş; bekleyip görecekmiş. “Birkaç kızgın söz” ile vaziyet idare edilecek herhalde…
ALİ BULUNMAZ
Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili tasarı, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’den geçti. Hayatını bu konuya adayan Nancy Pelosi, istediğinin bir bölümünü aldı. Şimdi sıra, tasarıyı Genel Kurul’a getirmeye geldi. Pelosi, kasım ayı sonuna doğru tasarıyı Genel Kurul’a sunmanın hesabını yapıyor.
Tasarıya “hayır” oyu vermesi beklenen Komite Başkanı Tom Lantos’un oyu, o gün “evet”e döndü. Ancak Lantos, Türkiye’nin olası “tepkisi”ne yönelik, “Irak’taki ABD kuvvetlerinin lojistik desteğinin Türkiye üzerinden sağlandığını ve Türkiye’nin bu desteği kesmemesi gerektiğini” belirtti.
Ilena Ros-Lehtinen ise “kızı Irak’ta olduğundan tasarıya ‘hayır’ oyu verdiğini” ifade etti. Gan Burton, tasarıya karşı çıkışını “Ortadoğu’da artması muhtemel istikrarsızlık” olarak açıkladı. “Irak, Afganistan ve Filistin’de çatışmalar sürerken, ‘İran tehdidi’ gündemdeyken, bu tasarıya ‘evet’ denmemesi gerektiğini” söyledi.
Buradan baktığımızda tasarıya “evet” diyenlerin de “hayır” diyenlerin de, pragmatik bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz. “Evet”ler, ABD’deki Ermeni lobisine verilen sözlerden, “hayır”lar ise, ABD’nin Ortadoğu’da daha da tökezlemesinden korkulduğu için kullanıldı. Pelosi ve ekibinin, bu kadar ağır ve karmaşık bir konuyu iç politikaya alet ettiğini söylemek de yanlış olmaz.
Ya Türkiye’de bu konuya ilişkin tepkiler ne durumda? İncirlik üssünün kapatılması, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmek için Türkiye üzerinden geçmesine engel olunması ve ABD silah firmalarının ihalelerden dışlanması… Tayyip Erdoğan esip gürlüyor, ABD’de oylamayı izleyen Egemen Bağış da. Ama bu tepkiler, günlük siyaseti kurtarma ve iç politika mezesi olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü AKP’nin, ABD tarafından yaratılıp büyütüldüğü; korunup kollandığı düşünüldüğünde, “stratejik ortaklığın” buna / bunlara engel olacağı açıkça ortaya çıkıyor.
Türkiye’de resmi ağızlardan hiç düşmeyen “kırmızı çizgiler”, “mor”a oradan da “yeşil”e dönerken, onaylanan tasarı sonrası Türkiye’nin “tepkisi” ile ilgili en ilginç yaklaşım, Demokrat Parti California Milletvekili Bred Shermen’dan geldi. Shermen, “Ankara’dan sadece birkaç kızgın söz gelir” diyerek, Türkiye’nin ortaya koyacağı tepkilerin ABD’de ne kadar ciddiye alındığını / alınacağını göstermiş oldu.
ABD, Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirişinin ardından, neler “yaşandığını” daha doğrusu neler yaşanmadığını hatırlıyor. Şimdi Türkiye, tasarı Genel Kurul’a gelene kadar “yazılı tepkiler” verecekmiş; bekleyip görecekmiş. “Birkaç kızgın söz” ile vaziyet idare edilecek herhalde…
12 Ekim 2007 Cuma
TORNADAN ÇIKMIŞ DÜŞÜNCELER, YAZILAR, YAZARLAR…
ALİ BULUNMAZ
Abdullah Gül’ün “örgüt içi münferit bir olay” diye tanı koyduğu, PKK’nin 15 askeri şehit edişinin ardından gündeme gelen sınır ötesi operasyon, tezkere ve onların yan tartışmaları, hem ilginç açılımları belirginleştiriyor hem de turnusol kâğıdı işlevi görüyor.
Barzani’nin danışmanı Fuad Hüseyin, “Irak ‘Kürdistan’ına’ düzenlenecek askeri bir harekât her şeyi içinden çıkılmaz bir hale getirecektir” dedi. ABD de, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack’ın “tek taraflı operasyonun soruna kalıcı çözüm olabileceğinden emin değilim” şeklindeki ifadesiyle, Hüseyin ve Barzani ile aynı görüşü paylaştıklarını gösterdi.
Irak İçişleri Bakanlığı da durumu, hemen hemen aynı saatlerde, “sınır ötesi harekât Irak’ın egemenliğine yapılmış bir tecavüzdür” biçiminde özetledi.
Bu, konunun dışarıdaki yansıması. Fakat daha önemli olan, Türkiye’deki “ilginç” tartışma ve açıklamalar.
Fehmi Koru 10 Ekim günkü yazısında, şunları dile getiriyordu:
“Şimdilerdeki PKK terörü, örgütün bilinen amaçlarıyla örtüşmüyor (…) Sınırları dışına askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmış bir ülkede, arkasında ne kadar halk desteği bulunursa bulunsun, sivillerin borusu ötmez olur ve askerler ön plana çıkar.”
Bu ne demek? Fethullahçılar, Kürt-İslam sentezcileri ve ikinci cumhuriyetçilerin soruya ortak yanıtı, “askere yetki verilirse demokrasi zamanla askıya alınabilir” ya da “her şeyi askere bırakmak yanlıştır” biçiminde.
AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın sınır ötesi harekât ile ilgili sözleri ise, akılları karıştıracak nitelikte. Arslan, Türkiye’nin Kuzey Irak’a girişinin “içeride tepkilere yol açacağını” belirtip; “İstanbul, İzmir, Antalya, Diyarbakır veya Şırnak’ta ne gibi tepkiler olacağının hesaplanması gerektiğini” ifade etti.
AB basınının ve yetkililerinin büyük bölümü, “harekâtın üyelik sürecini olumsuz etkileyeceğini” yinelerken, tezkerenin gündeme gelmesini “hükümetin askere boyun eğmesi olarak” yorumladı.
Saldırı ve sonrasında yaşanan tezkere konusuna ilişkin tartışmalarda, birbirinin kopyası bunca görüşün varlığı ne ifade ediyor?
Tezkereyi fırsat bilen ikinci cumhuriyetçiler ile dinci basın, askere yetki verilmesinden / verilecek olmasından yararlanarak korku ortamı yaratmaya çalışıyor, ağızlarından hiç eksik etmedikleri bir biçimde.
Fakat bundan daha vahim bir tablo, şu ortamda bile “terörle yaşamaya alışmalıyız” imalarıyla dolu yazılar döktürülmesi, bu “fikrin” pervasızca söylenegelmesi…
ALİ BULUNMAZ
Abdullah Gül’ün “örgüt içi münferit bir olay” diye tanı koyduğu, PKK’nin 15 askeri şehit edişinin ardından gündeme gelen sınır ötesi operasyon, tezkere ve onların yan tartışmaları, hem ilginç açılımları belirginleştiriyor hem de turnusol kâğıdı işlevi görüyor.
Barzani’nin danışmanı Fuad Hüseyin, “Irak ‘Kürdistan’ına’ düzenlenecek askeri bir harekât her şeyi içinden çıkılmaz bir hale getirecektir” dedi. ABD de, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack’ın “tek taraflı operasyonun soruna kalıcı çözüm olabileceğinden emin değilim” şeklindeki ifadesiyle, Hüseyin ve Barzani ile aynı görüşü paylaştıklarını gösterdi.
Irak İçişleri Bakanlığı da durumu, hemen hemen aynı saatlerde, “sınır ötesi harekât Irak’ın egemenliğine yapılmış bir tecavüzdür” biçiminde özetledi.
Bu, konunun dışarıdaki yansıması. Fakat daha önemli olan, Türkiye’deki “ilginç” tartışma ve açıklamalar.
Fehmi Koru 10 Ekim günkü yazısında, şunları dile getiriyordu:
“Şimdilerdeki PKK terörü, örgütün bilinen amaçlarıyla örtüşmüyor (…) Sınırları dışına askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmış bir ülkede, arkasında ne kadar halk desteği bulunursa bulunsun, sivillerin borusu ötmez olur ve askerler ön plana çıkar.”
Bu ne demek? Fethullahçılar, Kürt-İslam sentezcileri ve ikinci cumhuriyetçilerin soruya ortak yanıtı, “askere yetki verilirse demokrasi zamanla askıya alınabilir” ya da “her şeyi askere bırakmak yanlıştır” biçiminde.
AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın sınır ötesi harekât ile ilgili sözleri ise, akılları karıştıracak nitelikte. Arslan, Türkiye’nin Kuzey Irak’a girişinin “içeride tepkilere yol açacağını” belirtip; “İstanbul, İzmir, Antalya, Diyarbakır veya Şırnak’ta ne gibi tepkiler olacağının hesaplanması gerektiğini” ifade etti.
AB basınının ve yetkililerinin büyük bölümü, “harekâtın üyelik sürecini olumsuz etkileyeceğini” yinelerken, tezkerenin gündeme gelmesini “hükümetin askere boyun eğmesi olarak” yorumladı.
Saldırı ve sonrasında yaşanan tezkere konusuna ilişkin tartışmalarda, birbirinin kopyası bunca görüşün varlığı ne ifade ediyor?
Tezkereyi fırsat bilen ikinci cumhuriyetçiler ile dinci basın, askere yetki verilmesinden / verilecek olmasından yararlanarak korku ortamı yaratmaya çalışıyor, ağızlarından hiç eksik etmedikleri bir biçimde.
Fakat bundan daha vahim bir tablo, şu ortamda bile “terörle yaşamaya alışmalıyız” imalarıyla dolu yazılar döktürülmesi, bu “fikrin” pervasızca söylenegelmesi…
10 Ekim 2007 Çarşamba
“SÖZÜN BİTTİĞİ YER” Mİ?
ALİ BULUNMAZ
Yirmi dört saat içinde 15 askerin şehit edilmesi üzerine, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “sözün bittiği yerdeyiz” dedi. Gerçekten öyle mi?
Türkiye’de aylardan beri sınır ötesi harekât tartışılıyor. Öte yandan “Kürt sorunu”na ilişkin açılımlar yapılıp, “barışçıl ve diyalogla” çözüm üretilmesine dönük fikirler ortaya atılıyor. “Genel af”, “siyasi tanınma” gibi öneriler(!) getiriliyor. Ama gözden kaçan ya da bilinçli şekilde kaçırılan noktalar var.
Bir kere Kürtçü (Kürt kökenlileri siyasi amaçları için kullanan) kesim, hem PKK’yi hem de “Kürt sorunu” olarak adlandırdıkları Kürtçülülük sorununu, salt siyasi sorun biçiminde görme eğiliminde. Kuzey Irak’ta kurulmaya çalışılan “Kürt devleti” ve Güneydoğu’da kotarılmaya çabalanan “eyalet”e en büyük katkı da buradan geliyor. Sırrı Sakık’ın sözlerini hatırlayalım: “Biz hepimiz tek millet değiliz.”
Kürtçülerin içinde yer aldığı ortaklıkta, AB ve ABD başı çekiyor. Örneğin AB’nin kasım ayında açıklayacağı İlerleme Raporu’nun ön metninde “DTP’nin grup kurması, azınlıklar konusundaki çözümün kolaylaşmasını sağlayacaktır” deniyor. Bu ne demek? AB, Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızı azınlık statüsünde değerlendiriyor. Bunun en büyük destekçisi de Türkiye’deki Kürtçü kesim.
Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Konferansı”ndaki kimi sözleri anımsamakta yarar var:
“Kürtler azınlıktır.”
“Sizin terör dediğinize biz terör diyemeyiz, dersek sizleşiriz.”
“DTP’yi anlamlı kılan PKK ile organik bağıdır.”
Şimdi böylesine bir destekle PKK’nin eylemleri arasında bir bağ var mı? Varsa nasıl bir bağdır bu? Baktığımızda, PKK ve Kuzey Irak’taki yönetimin yakından ilişkili olduğunu görüyoruz. Kuzey Irak’taki siyasi oluşuma doğrudan veya dolaylı biçimde destek verenler, Barzani, CIA ve AB’nin yardımıyla oluşan terörü gözden kaçırma ya da görmezden gelme eğilimindedir. Aynı kesimle birlikte, Kuzey Irak yönetimi de “PKK, Türkiye’nin iç meselesidir” görüşünde birleşmiyor mu?
Ancak PKK, Türkiye’deki saldırılarında lojistik desteğini Kuzey Irak’tan sağlıyor. Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan ABD silahları ile Alman ve Rus yapımı silahların bölgeye gelişi, PKK terörünün arkasında kim / kimler bulunduğunu göstermeye yetiyor. ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Amerikan silahları ile ilgili olarak “karaborsaya düşen silahları PKK satın almış” diyor. Bu açıklama inandırıcı mı?
* * *
On beş askerimizin şehit edilmesinin hemen arkasından toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, “yetkili mercilere talimat verilmiştir” açıklamasıyla, sınır ötesi harekâta ilişkin bir girişimin yolunu açmış gözüküyor.
Fakat hem ABD hem de AB bu tür bir operasyonunun karşısında konumlanıyor. Gerek AB gerekse ABD, Kuzey Irak’a yapılacak operasyonunun, “Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olduğu” görüşünde birleşiyor. Barzani ve Talabani de bunu mutlulukla paylaşıyor. Çünkü söz konusu petrol veya Kerkük referandumu olunca “Kürdistan”, Türkiye’nin operasyon ihtimali olduğunda ise “Irak” demeyi tercih ediyorlar. Kısacası durumu ve devleti, olaylara göre tanımlamayı uygun buluyorlar.
Üstelik AB, sınır ötesi harekât gerçekleştirdiği takdirde “Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulabileceği” tehdidini dillendiriyor.
Kürtçülük sorununu “Kürt sorunu” biçiminde adlandıranlar, PKK’li teröristlere “kardeşimiz” veya “gerilla” diyenler ve PKK’ye terör örgütü diyemeyenlerle; terör örgütünü “özgürlük savaşçısı” ve ona destek verenlerin öncülüğündeki, Kürt kökenli yurttaşlarımızın bütününü temsil etmeyen ama Kürtleri siyasi malzeme haline getirmeye çalışanların, kanlı eylemlerinde PKK’nin ekmeğine yağ sürdüğü bir gerçek değil mi?
Şimdi kimse çıkıp da gösteri yapmamalı. “Sözün bittiği yerdeyiz” denmemeli. Çünkü Türkiye dört bir yandan kuşatılmış durumda. Bir uzman ne diyor?: “Türkiye Kuzey Irak’a girerse, bu bir işgal olur.” O halde o uzmana soralım: Size maaş veren ülkenin topraklarında, değil on beş, beş asker öldürülse, acaba o ülke söz konusu eylemi gerçekleştirenlere ve onların konuşlandığı ülkeye ne yapar? Sadece bu “uzmanın” dedikleri üzerine bile pek çok şey söylenebilir.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “PKK’e katılımın engellenmesi noktasında siyasi irade yetersiz kaldı” belirlemesi doğru değil mi? Görenler ve bilenler konuşuyor. Yani “sözün bittiği yerde” değiliz. Asıl şimdi konuşmalıyız, çünkü herkes kartlarını açık oynuyor…
ALİ BULUNMAZ
Yirmi dört saat içinde 15 askerin şehit edilmesi üzerine, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “sözün bittiği yerdeyiz” dedi. Gerçekten öyle mi?
Türkiye’de aylardan beri sınır ötesi harekât tartışılıyor. Öte yandan “Kürt sorunu”na ilişkin açılımlar yapılıp, “barışçıl ve diyalogla” çözüm üretilmesine dönük fikirler ortaya atılıyor. “Genel af”, “siyasi tanınma” gibi öneriler(!) getiriliyor. Ama gözden kaçan ya da bilinçli şekilde kaçırılan noktalar var.
Bir kere Kürtçü (Kürt kökenlileri siyasi amaçları için kullanan) kesim, hem PKK’yi hem de “Kürt sorunu” olarak adlandırdıkları Kürtçülülük sorununu, salt siyasi sorun biçiminde görme eğiliminde. Kuzey Irak’ta kurulmaya çalışılan “Kürt devleti” ve Güneydoğu’da kotarılmaya çabalanan “eyalet”e en büyük katkı da buradan geliyor. Sırrı Sakık’ın sözlerini hatırlayalım: “Biz hepimiz tek millet değiliz.”
Kürtçülerin içinde yer aldığı ortaklıkta, AB ve ABD başı çekiyor. Örneğin AB’nin kasım ayında açıklayacağı İlerleme Raporu’nun ön metninde “DTP’nin grup kurması, azınlıklar konusundaki çözümün kolaylaşmasını sağlayacaktır” deniyor. Bu ne demek? AB, Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızı azınlık statüsünde değerlendiriyor. Bunun en büyük destekçisi de Türkiye’deki Kürtçü kesim.
Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Konferansı”ndaki kimi sözleri anımsamakta yarar var:
“Kürtler azınlıktır.”
“Sizin terör dediğinize biz terör diyemeyiz, dersek sizleşiriz.”
“DTP’yi anlamlı kılan PKK ile organik bağıdır.”
Şimdi böylesine bir destekle PKK’nin eylemleri arasında bir bağ var mı? Varsa nasıl bir bağdır bu? Baktığımızda, PKK ve Kuzey Irak’taki yönetimin yakından ilişkili olduğunu görüyoruz. Kuzey Irak’taki siyasi oluşuma doğrudan veya dolaylı biçimde destek verenler, Barzani, CIA ve AB’nin yardımıyla oluşan terörü gözden kaçırma ya da görmezden gelme eğilimindedir. Aynı kesimle birlikte, Kuzey Irak yönetimi de “PKK, Türkiye’nin iç meselesidir” görüşünde birleşmiyor mu?
Ancak PKK, Türkiye’deki saldırılarında lojistik desteğini Kuzey Irak’tan sağlıyor. Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan ABD silahları ile Alman ve Rus yapımı silahların bölgeye gelişi, PKK terörünün arkasında kim / kimler bulunduğunu göstermeye yetiyor. ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Amerikan silahları ile ilgili olarak “karaborsaya düşen silahları PKK satın almış” diyor. Bu açıklama inandırıcı mı?
* * *
On beş askerimizin şehit edilmesinin hemen arkasından toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, “yetkili mercilere talimat verilmiştir” açıklamasıyla, sınır ötesi harekâta ilişkin bir girişimin yolunu açmış gözüküyor.
Fakat hem ABD hem de AB bu tür bir operasyonunun karşısında konumlanıyor. Gerek AB gerekse ABD, Kuzey Irak’a yapılacak operasyonunun, “Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olduğu” görüşünde birleşiyor. Barzani ve Talabani de bunu mutlulukla paylaşıyor. Çünkü söz konusu petrol veya Kerkük referandumu olunca “Kürdistan”, Türkiye’nin operasyon ihtimali olduğunda ise “Irak” demeyi tercih ediyorlar. Kısacası durumu ve devleti, olaylara göre tanımlamayı uygun buluyorlar.
Üstelik AB, sınır ötesi harekât gerçekleştirdiği takdirde “Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulabileceği” tehdidini dillendiriyor.
Kürtçülük sorununu “Kürt sorunu” biçiminde adlandıranlar, PKK’li teröristlere “kardeşimiz” veya “gerilla” diyenler ve PKK’ye terör örgütü diyemeyenlerle; terör örgütünü “özgürlük savaşçısı” ve ona destek verenlerin öncülüğündeki, Kürt kökenli yurttaşlarımızın bütününü temsil etmeyen ama Kürtleri siyasi malzeme haline getirmeye çalışanların, kanlı eylemlerinde PKK’nin ekmeğine yağ sürdüğü bir gerçek değil mi?
Şimdi kimse çıkıp da gösteri yapmamalı. “Sözün bittiği yerdeyiz” denmemeli. Çünkü Türkiye dört bir yandan kuşatılmış durumda. Bir uzman ne diyor?: “Türkiye Kuzey Irak’a girerse, bu bir işgal olur.” O halde o uzmana soralım: Size maaş veren ülkenin topraklarında, değil on beş, beş asker öldürülse, acaba o ülke söz konusu eylemi gerçekleştirenlere ve onların konuşlandığı ülkeye ne yapar? Sadece bu “uzmanın” dedikleri üzerine bile pek çok şey söylenebilir.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “PKK’e katılımın engellenmesi noktasında siyasi irade yetersiz kaldı” belirlemesi doğru değil mi? Görenler ve bilenler konuşuyor. Yani “sözün bittiği yerde” değiliz. Asıl şimdi konuşmalıyız, çünkü herkes kartlarını açık oynuyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)