10 Ekim 2007 Çarşamba

“SÖZÜN BİTTİĞİ YER” Mİ?
ALİ BULUNMAZ

Yirmi dört saat içinde 15 askerin şehit edilmesi üzerine, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçeksözün bittiği yerdeyiz” dedi. Gerçekten öyle mi?

Türkiye’de aylardan beri sınır ötesi harekât tartışılıyor. Öte yandan “Kürt sorunu”na ilişkin açılımlar yapılıp, “barışçıl ve diyalogla” çözüm üretilmesine dönük fikirler ortaya atılıyor. “Genel af”, “siyasi tanınma” gibi öneriler(!) getiriliyor. Ama gözden kaçan ya da bilinçli şekilde kaçırılan noktalar var.

Bir kere Kürtçü (Kürt kökenlileri siyasi amaçları için kullanan) kesim, hem PKK’yi hem de “Kürt sorunu” olarak adlandırdıkları Kürtçülülük sorununu, salt siyasi sorun biçiminde görme eğiliminde. Kuzey Irak’ta kurulmaya çalışılan “Kürt devleti” ve Güneydoğu’da kotarılmaya çabalanan “eyalet”e en büyük katkı da buradan geliyor. Sırrı Sakık’ın sözlerini hatırlayalım: Biz hepimiz tek millet değiliz.”

Kürtçülerin içinde yer aldığı ortaklıkta, AB ve ABD başı çekiyor. Örneğin AB’nin kasım ayında açıklayacağı İlerleme Raporu’nun ön metninde “DTP’nin grup kurması, azınlıklar konusundaki çözümün kolaylaşmasını sağlayacaktır” deniyor. Bu ne demek? AB, Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızı azınlık statüsünde değerlendiriyor. Bunun en büyük destekçisi de Türkiye’deki Kürtçü kesim.

Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Konferansı”ndaki kimi sözleri anımsamakta yarar var:

“Kürtler azınlıktır.”
“Sizin terör dediğinize biz terör diyemeyiz, dersek sizleşiriz.”

“DTP’yi anlamlı kılan PKK ile organik bağıdır.”

Şimdi böylesine bir destekle PKK’nin eylemleri arasında bir bağ var mı? Varsa nasıl bir bağdır bu? Baktığımızda, PKK ve Kuzey Irak’taki yönetimin yakından ilişkili olduğunu görüyoruz. Kuzey Irak’taki siyasi oluşuma doğrudan veya dolaylı biçimde destek verenler, Barzani, CIA ve AB’nin yardımıyla oluşan terörü gözden kaçırma ya da görmezden gelme eğilimindedir. Aynı kesimle birlikte, Kuzey Irak yönetimi de “PKK, Türkiye’nin iç meselesidir” görüşünde birleşmiyor mu?

Ancak PKK, Türkiye’deki saldırılarında lojistik desteğini Kuzey Irak’tan sağlıyor. Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan ABD silahları ile Alman ve Rus yapımı silahların bölgeye gelişi, PKK terörünün arkasında kim / kimler bulunduğunu göstermeye yetiyor. ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Amerikan silahları ile ilgili olarak “karaborsaya düşen silahları PKK satın almış” diyor. Bu açıklama inandırıcı mı?

* * *

On beş askerimizin şehit edilmesinin hemen arkasından toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, “yetkili mercilere talimat verilmiştir” açıklamasıyla, sınır ötesi harekâta ilişkin bir girişimin yolunu açmış gözüküyor.

Fakat hem ABD hem de AB bu tür bir operasyonunun karşısında konumlanıyor. Gerek AB gerekse ABD, Kuzey Irak’a yapılacak operasyonunun, “Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olduğu” görüşünde birleşiyor. Barzani ve Talabani de bunu mutlulukla paylaşıyor. Çünkü söz konusu petrol veya Kerkük referandumu olunca “Kürdistan”, Türkiye’nin operasyon ihtimali olduğunda ise “Irak” demeyi tercih ediyorlar. Kısacası durumu ve devleti, olaylara göre tanımlamayı uygun buluyorlar.

Üstelik AB, sınır ötesi harekât gerçekleştirdiği takdirde “Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulabileceği” tehdidini dillendiriyor.

Kürtçülük sorununu “Kürt sorunu” biçiminde adlandıranlar, PKK’li teröristlere “kardeşimiz” veya “gerilla” diyenler ve PKK’ye terör örgütü diyemeyenlerle; terör örgütünü “özgürlük savaşçısı” ve ona destek verenlerin öncülüğündeki, Kürt kökenli yurttaşlarımızın bütününü temsil etmeyen ama Kürtleri siyasi malzeme haline getirmeye çalışanların, kanlı eylemlerinde PKK’nin ekmeğine yağ sürdüğü bir gerçek değil mi?

Şimdi kimse çıkıp da gösteri yapmamalı. “Sözün bittiği yerdeyiz” denmemeli. Çünkü Türkiye dört bir yandan kuşatılmış durumda. Bir uzman ne diyor?: “Türkiye Kuzey Irak’a girerse, bu bir işgal olur.” O halde o uzmana soralım: Size maaş veren ülkenin topraklarında, değil on beş, beş asker öldürülse, acaba o ülke söz konusu eylemi gerçekleştirenlere ve onların konuşlandığı ülkeye ne yapar? Sadece bu “uzmanın” dedikleri üzerine bile pek çok şey söylenebilir.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “PKK’e katılımın engellenmesi noktasında siyasi irade yetersiz kaldı” belirlemesi doğru değil mi? Görenler ve bilenler konuşuyor. Yani “sözün bittiği yerde” değiliz. Asıl şimdi konuşmalıyız, çünkü herkes kartlarını açık oynuyor…

8 Ekim 2007 Pazartesi

“MİLLETİN ADAMLARI” VE “REFERANDUM KÜLTÜRÜ”
ALİ BULUNMAZ

Yaz aylarında elden ele dolaşan bir kartpostalda, “milletin adamları” ibaresini üç fotoğraf süslüyordu: Menderes, Özal ve Tayyip Erdoğan.

1950’lerde aldığı yüksek oyun büyüsüne kapılıp, “siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz” sözleriyle millet dalkavukluğunun ve arkasından yaşanan gerilimlerin kapısını aralamıştı Menderes.

12 Eylül’ün yarattığı baskı ve karmaşa ortamı ve siyasi boşluğundan kazançlı çıkan tek isim ise, on yıl boyunca ülkeyi hanedanıyla yöneten Özal olmuştu. Onun döneminde “işini bilen bürokrat ve memurların” kotardığı, yozlaşmış ve yolsuzluklara mahkum olan bir Türkiye tablosu kotarılmıştı. “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözüyle başlayan hukuk tanımazlık ve yumuşak diktatörlük, bugünlere gelmemizde önemli role sahipti. Halkın gözünün boyandığı, durumunun görece “düzeldiği” ancak yozlaşmanın sınırının kalmadığı ve demokrasinin, yöneticiler ile onların yandaşlarının çıkarına göre tanımlanıp uygulandığı bir dönemdi Özal’lı yıllar. O süreçte, “milletin değerleri” söyleminin arkasına gizlenen ve güçlendirilen tarikat-ticaret-siyaset şeklindeki sacayağı, günümüzün gerilim ve açmazlarını hazırladı.

2001 ekonomik krizinden beslenip, medya ve AB-ABD-tarikatlar ile iş çevrelerinin desteğini alarak, 2002’de tek başına iktidar olan AKP de millet dalkavukluğuna sarıldı. 1990’lı yılların ikinci yarısının Milli Görüşçü belediye başkanı, şimdinin başbakanı Tayyip Erdoğan “millet isterse laiklik elbette elden gidecek” dememiş miydi? O günden bugüne “değiştiğini” savundu, iktidar yapıldı.

Kendini “milletin adamı” biçiminde niteleyen Erdoğan, kimlerle kavgalı? YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, TSK, laikliği ödünsüz savunan kişi ve kurumlar ile Atatürkçü aydınlar. Peki, değişen ne?

* * *
Türkiye referanduma giderken, gerilim ve kavgalar sürüyor. Sınır kapılarında oy verme işleminin başladığı ve oy kullananların niçin oy verdiklerini tam olarak anlamlandıramadığı referandumun “konusu” ne? “Cumhurbaşkanını halk seçsin mi seçmesin mi?” Erdoğan, buna “evet” oyu verilmesi çağrısı yaptı. Bununla da yetinmedi, “Türkiye bundan böyle referandum kültürüne de alışmalıdır, bu ülkede öyle konular gündeme gelecek ki, artık o konuları sahibine götüreceğiz” dedi.

Hangi konular onlar? Hükümetin terör politikası mı? Milletvekili dokunulmazlıkları veya maaşları mı? Yolsuzluklar mı? Bunlar referandum konusu olabilir mi? Zor.

Peki, ne gelecek milletin önüne? Üniversitede sıkmabaşı serbest bırakmak mı? Buradan bir gedik açılması mı tasarlanıyor?

Ne diyordu Erdoğan?: “Bunun için toplumsal mutabakat gerekli.” Mutabakatın girizgâhı halkoylaması mı olacak?

Sıkmabaşlı öğrencilerin ağırlıkta olduğu bir iftar yemeğinde, “ne zaman ‘başörtümüzle’ üniversiteye gireceğiz?” sorusuna Erdoğan, “başörtüsü konusu aşama aşama gerçekleşecek, bunu gündeme getirdiğimizde önümüze engeller çıkarılıyor” yanıtımı vermedi mi?

Engeller ne? YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, TSK. “Referandum kültürüyle” bu engeller aşılmaya mı çalışılacak? “Milletin adamı” Erdoğan, sivil darbesini meşru kılmak için referandumları mı kullanacak?

Sözü geçen “referandum kültürünün”, 1979’da İran’daki oylamalara benzemeyeceği güvencesini kim verebilir?

Tepkiler hafifletilerek, halkın zihni bulandırılıp “her şeye” alıştırılarak; sivil darbeyi “demokrasi” ile soslayarak ve en sonunda “millet böyle istiyor” diyerek, “referandum kültürü” çıkışıyla varılmaya çalışılan nokta nedir? “Muhafazakar demokrasiden” başkanlık sistemi ile eyaletlere bölünme, oradan da İtalyan tarihçi Roberto de Mattei’nin ifade ettiği gibi bir İslam devletine doğru bir geçiş mi?

5 Ekim 2007 Cuma

KOSOVA’DA NELER OLUYOR?
ALİ BULUNMAZ

Kosova’nın geleceği ilgili belirsizlik olanca ağırlığıyla gündemdeki yerini koruyor. ABD’nin yanı sıra, İngiltere ve Fransa BM Güvenlik Konseyi’ne Kosova için bağımsızlık yasa tasarısı sunduğunda, Rusya ve Sırbistan’ın direnciyle karşılaşmıştı. Putin, yeni sınır değişikliklerinin yeni çatışmaları doğuracağını belirtip, Rusya’nın onayı olmaksızın Kosova ile ilgili herhangi bir kararın alınamayacağını ifade etti.

Kosova’da faaliyet gösteren “Geleceğini Kendin Belirle” hareketinin lideri Ablin Kurti, “kimse bağımsızlığımızı engelleyemez; Kosova BM idaresinde kalırsa huzursuzluklar artar” diyor. Buna karşılık Rusya’nın desteğini alan Sırbistan’ın Devlet Başkanı Boris Tadiç “Kosova’nın bağımsızlığını engellemek ve Kosovalı Arnavutların tek taraflı bağımsızlık ilan etmeleri ile ülke olarak tanınma ihtimalini ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapacaklarını” vurguluyor. BM Kosova Özel Temsilcisi Martti Ahtissari ise “Kosova, AB gözetiminde bağımsız olmalıdır, BM’nin idaresinden çıkan Kosova’da ABD’nin gücü de azalacaktır” görüşünü dile getiriyor.

Aralık ayında Kosovalı Arnavutlar ile Sırpların yeniden masaya oturacağı sürecin işlediği ve tüm bu gelişmelerin yaşandığı sırada, ABD devreye girdi. Bush, Kosova için “ne şekilde olursa olsun bağımsızlıktan yana” tavır koyduğunu / koyacağını her fırsatta dillendiriyor. Peki, ABD Kosova’nın “bağımsızlığına” neden bu denli “önem” veriyor? Balkanların bugünkünden daha parçalı bir yapıya bürünmesi; örneğin Karadağ ve Makedonya’daki Arnavutlar ile Romanya-Transilvanya’daki Macarların “hak talebinde” bulunması (ki böyle bir girişime dayanak oluşturması için küçük ölçekli bir kamuoyu yoklaması yaptılar), atomize Balkanlar bağlamında ABD’nin işine geliyor mu?

1999’da yaşanan karmaşa ve Kosova’nın bombalanması sonrası, ABD şirketleri bölgedeki kamu mülklerinin özelleştirilmesi aşamasında önemli kar sağlamıştı. Bir başka deyişle, Balkanlarda yaygınlaşmaya başlayan özelleştirme operasyonu, ABD ile ABD kökenli ve bağlantılı çokuluslu şirketler için önemli bir pazar oluşturuyor. Bunun yanında, Kosova’nın “bağımsızlığını” destekleyen ABD’nin, orta ve uzak vadeli hedefinin kendisine bağlı küçük vilayetler oluşturma ve Rusya ile işbirliği içindeki Sırbistan’ı –bir anlamda Rusya’yı- daha rahat kontrol altında tutma isteğinin bulunduğu da göz ardı edilmemeli.

Kosovalı Arnavutlar, bağımsızlık dışında herhangi bir ihtimali kabul etmeyeceklerini açıklamıştı. Bu anlamda ABD ile AB’nin çokkültürcü politikalarıyla Kosova’nın “bağımsızlığından” yana zar atması çok “doğal” karşılanmalı. Bir başka ifadeyle Kosova ABD, AB ile Sırbistan ve baş müttefiki Rusya arasındaki hesaplaşma ve stratejik mücadele alanı biçiminde konumlanıyor. Bu şekildeki mücadelenin doğurduğu gerilim ve gelecekte (bağımsızlık hareketlerine karşılık, Sırp yetkililerin “ellerine silah alabileceklerini” söyleyişinden hareketle) alevlenebilecek bir çatışmanın ise esasen, pragmatik politikalar ile kulağa hoş gelen ama altyapısı hazırlanmamış “bağımsızlık” girişimleriyle zihinleri kurcalanan Kosova halkını etkileyeceği kesin görünüyor.

Sonuçta Yugoslavya ve Balkanlardaki parçalanma ile bölgedeki sürekli istim hali, herkesin önünde dersler çıkarılması gereken bir tablo olarak duruyor. Özellikle de özcü (etnik kökene dayalı) ve dinci ayrımcılığı, “demokrasi” gibi görmeye / göstermeye çalışanlar için…

3 Ekim 2007 Çarşamba

EĞRİLER VE DOĞRULAR -II
ALİ BULUNMAZ

Türkiye’nin medyatik bir başka önemli tartışması “mahalle baskısı.” Herkes bu tartışmada bir şeyler söyledi / söylüyor ama “mahalle baskısı nedir?” diye soranların sayısı da oldukça az.

“Mahalle baskısı”, Şerif Mardin’in “sivil toplum kuruluşu” biçiminde tanımladığı ve din sömürgenleri içinde barındıran, ticaret-siyaset bileşimiyle palazlanan tarikatların kotardığı; dini, çıkar ilişkilerinde ve taraftar toplamada araç olarak kullanma, kendisine benzemezi cendereye alma veya “ötekileştirme” harekâtı değil mi? Din kurallarından ya da dinin, bu gruplara üye ve bunların başındaki “hocaların” yorumundan devşirilen oluşan yaşama biçiminin dayatılması şeklinde tanımlanamaz mı “mahalle baskısı”?

Bugün “uzlaşı”, “hoşgörü” ve "özgürlük” maskelemesiyle dincilik pazarlanmıyor mu?

Abdullah Gül’ün Basın ve Halkla İlişkiler Başdanışmanı, Milliyet’te yayımlanan söyleşisinde ne diyor?: “Amaç, herkesin aşırılıklarından arınıp birbirini anlamaya başlayacağı uzlaşı ortamı yaratmak.”

Dinci zihniyet ve ikinci cumhuriyetçiler için günümüzün “aşırıları”, Atatürkçüler ve gerçek (sorgulayıcı) aydınlar değil mi?

İmam-Cemaat İlişkisi
“Mahalle baskısı”
denen şey, şimdilerde iktidar baskısına dönüşmüş durumda. Bir başka deyişle, bu artık siyasi baskıya evrildi.

Dinci oligarşinin açtığı gayya kuyusuna sürüklenişimizin nedeni, kimyası değiştirilen / değiştirilmeye çalışılan toplumun, imamdan çok imamcı olmaya yönelmesidir. Yarın bir gün, AKP iktidarının yaptıklarından memnun olmayan / olmayacak ve illüzyona kapılan büyük bir kitle, yönlendirme ve baskıyla daha köktenci açılımlar isterse, günümüzün yöneticileri bunu engelleyebilecek mi?

Dinciliğe, etnik ayrımcılığa ve “ılımlılığa”, “demokrasi” diye destek veren “aydınlar”, gelecekte yaşanabilecek gerilim ve çatışma ortamında, “biz bunu istememiştik” şeklinde pişmanlık duyarsa, o zaman ne olacak?

Gerçek aydınları, üniversiteleri, Atatürkçüleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini savunanları “öteki” haline getirmeye çalışanlar; ABD’nin giydirmeye çabaladığı “ılımlı İslam” etiketli deli gömleğinin yol açacağı sonuçları öngörebiliyor mu?

Türkiye bir cemaat toplumu ve bir ümmet mi olacaktır? Yoksa çağdaş, laik ve demokratik bir yapıda yaşamaya devam mı edecektir? Gerilim ve çatışma ortamına mı sürüklenecek yoksa geçmişten bugüne olduğu gibi barış içinde mi varolacaktır? Tartışmanın nirengi noktası budur…

1 Ekim 2007 Pazartesi

EĞRİLER VE DOĞRULAR-I
ALİ BULUNMAZ

Her şey dilde başlar. Dil, dış dünyayı anlama, anlamlandırma; yaşanmışlıkları, kültürü ve olayları bildirmek için gerekli, hatta zorunlu bir araçtır.

Türkiye iki önemli ve popüler tartışmanın / sorunun peşinden gidiyor: Bunlardan birincisi “Malezya olur muyuz?”, ikincisi “mahalle baskısı var mı?”

Aslında iki soru da eğri sorulduğundan, yanıtının doğru olması beklenmemeli.

Malezyalaşmak (?!)
“Türkiye Malezya olur mu?” sorusu gündemi epey işgal etti, etmeyi de sürdürecek gibi görünüyor. Fakat sorunun biçimsel yanlışlığı, tartışmaları da yanlış yönlendirdi / yönlendiriyor.

Soru yanlış, çünkü “Malezya olur mu?” kökü, Türkiye’nin bir başka ülkeye dönüşme olasılığını sorguluyor. Oysa “Türkiye’de Malezya’dakine benzer biçimde bir toplum yapısı (‘ılımlı İslam’ toplumu) oluşturulabilir mi?” sorusu tartışmayı doğru mecraya çekebilir(di). Ama uzunluğundan ve manşet olma özelliğinin azlığından dolayı, kısa fakat yanlış soru seçildi. Bir başka deyişle işin kolayına kaçıldı.

Malezya benzeri bir toplum yapısı olanaklı mı? Bunu, Malezya’nın nasıl “ılımlı İslam” ülkesi haline getirildiğini anlayarak yanıtlayabiliriz. Pek çok gazetecinin, muhabir ve araştırmacının (yönlendirici olanlar hariç), Malezya’nın bugüne gelişi ile ilgili ortak izlenimi, halkın böylesine bir yapıyı ciddiye almadığı ve sonradan bunu, “istediğine inandırıldığı” yönünde. “Fark etmedik, anlamadık” gibi ifadeler, Malezyalılar arasında bolca kullanılıyor. Oysa ülkenin İslamlaştırılma sürecinin “sivil” örgütlenme, dinci oligarşinin temellerinin atılması, yaşayışın din kurallarına göre düzenlenmesi ve en önemlisi uluslararası yardım-yönlendirmelerle geliştiği görülüyor. Sonuna bir baskı ortamı yaratılıp, yazılı-yazısız kurallar ile giyim-kuşamın ve zihinlerin dinci yapıya alıştırıldığı gözlemleniyor.

Peki, Türkiye’de bu mümkün mü? Bir kere, özellikle 2002’den bu yana aşırı bir muhafazakârlaştırma çabasının bulunduğu ve toplum üzerinde kimi zaman açık ama çoğunlukla örtük bir baskı kurulduğu gerçek. İşin diğer bir boyutu, Türkiye’nin laik ve çağdaş yapısının korunması gerektiğini belirten AB’nin de bu harekâtın “öznelerine” sahip çıkması. AB ülkeleri, Türkiye’yi sadece (Müslüman dünya ile “diyalog” ve enerji yollarının güvenliği gibi) pragmatik hesaplarla ve koşullu biçimde “kabul edeceklerini” bildiriyor. AB, gerekli (Kıbrıs, azınlıklar, Patrikhane, ekonomik bağdaşıklık türünden) tavizleri alabilmek ve çeşitli yaptırımları harekete geçirebilmek adına, AKP hükümetine tam destek veriyor.

Bununla birlikte, Türkiye’yi Arap ülkeleri ve “ılımlı İslam” için “örnek” gösteren ABD de, yarattığı ve büyüttüğü AKP’ye arka çıkmayı sürdürüyor. Malezya tartışmalarının mimarı Richard Hollbrooke’un, bu tartışmayı “bilmeden, istemeden ve cehaletle” açtığını düşünmek olanaklı mı? Türkiye’nin demokrasi konulu bir toplantıda Irak, Tanzanya, Afganistan ve Endonezya gibi ülkelerle yan yana getirilmesi neye işaret ediyor?

Türkiye’de Atatürkçü kesim büyük bir hınçla “seçkinci, darbeci, faşist” diye suçlanırken; dinci ve takiyyeci zihniyet tüm kurum ve kuruluşları ele geçirmeye, “sivil” adı altında aslında sivil darbe anayasası hazırlamaya ve tarikat-siyaset-ticaret ilişkilerini güçlendirmeye devam ediyor.

Türkiye’de Malezya tarzı bir toplum yaratılabilir mi? Bunun, hatta daha fazlasının olması için gerekli ortam yaratılıyor. Toplumun kimyası hızla değişiyor / değiştiriliyor. Medya, iş dünyası ve “sivil toplum kuruluşlarının” çoğunluğu buna arka çıkıyor. Dinci oligarşi ve yandaş demokrasisi ekonomiden eğitime hemen her alanda iktidarını güçlendiriyor. “Alışırsınız, nelere alışmadınız ki” biçiminde bir dayatma etkisini hissettiriyor.

Ama bunun önlenmesi için, başta özgürlük ve demokrasi adına, baskılara direnç gösterilmesi gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine, sahip çıkılması ve onların içselleştirilmesi zorunlu hale geliyor. Bu, dayatılan dinciliğe bir başkaldırı niteliği taşıması bağlamında önemli.

Aksi takdirde Türkiye, gelecekte Malezya için, dinci yönetim anlamında örnek alınabilecek bir noktaya varabilir…

29 Eylül 2007 Cumartesi

EVRİM: BASINDAN MEDYAYA
Ali BULUNMAZ

Günümüz dünyasında medya kaçıncı kuvvet? Kimine göre ikinci, kimine göre dördüncü. Ama olayların seyrine baktığımızda, medyanın gücünün tahmin edilenden de fazla olduğunu görüyoruz.

Dünyada basından; özgür ve bağımsız basından söz etmenin imkânı var mı? Basın medyaya evrildi; bilginin, belgenin ve haberciliğin yerini, magazin ve eğlence aldı. Basın ahlakının (ağızlara dolanmış şekliyle “etik”in) ayağı kaydırıldı. Türkiye’de de, böyle gerçekleşmedi mi bu?

Medyalaşan basının görevi ne idi? Sorumlulukları? Bilgi, belge ve haberi, en hızlı ve doğru şekilde kamuoyuna sunmak. Şimdi olan ne? Tüm bunları sulandırıp, yönlendirici ve baskıcı tavırla harmanlayarak, kuşa çevirip dolaşıma verme. Kamuoyunu istediği kıvama getirmede usta medya cambazlarının marifeti, bunlarla sınırlı kalmıyor elbette.

Basının bilinç ve sorumluluğunu törpüleyen medyanın üyeleri, şirket yöneticisi kimliğiyle alanlarındaki tekelleşme için uygun koşulları hazırlıyor ve kendine benzemezi önce yalnızlaştırma, sonra da dönüştürme girişimlerini olanca hızıyla sürdürüyor. Aynı zamanda bu kişi ve içinde barındıkları kurumlar, iktidara ilişerek, kendi iktidarlarını ve oyun alanlarını da genişletiyor. Basın ahlakı yerine medya, kendine özgü “kurallarını” (bir anlamda kuralsızlıklarını) geçirerek, yeni görevler de üstleniyor.

Oyunu “kuralına” göre oynamayan / oynamayı reddeden; görgü ve bilgisiyle, gazetecilik ve meslek ahlakıyla toplumu aydınlatan / bunu kendine görev bilenler ise, hak hukuk tanımaz medya ile onun tekelci zihniyeti tarafından fişlenip, ardından da yersiz yurtsuzlaştırılmaya çalışılıyor.

Küreselleşme denen olgu ve denetleme-dönüştürme-ötekileştirme mekanizmasının, özgür ve bağımsız basını medyalaştırması ve vahşi kapitalist sermayenin sözcüsü ile kollayıcısına çevirmesi, küreselleşme “kuramcılarının” hem kendisinin hem de kendilerini besleyen sermaye sahiplerinin istemiyle ilintili.

Bu, farklı bir sorunu daha gündeme getiriyor. O da, kendisine ne verilirse onu almaya alışmış / alışan ve bir süre sonra verileni istediği illüzyonuna tutulmuş bir kitle yaratılmasıdır. Bir başka deyişle müşteri (kitle), pazarlamacı (medya) tarafından kendisine ne sunulursa onu kabullenerek ve bu arada özgür olduğunu sanarak, (farkında olduğu veya olmadığı) yönlendirilişine çoğunlukla ses çıkar(a)maz hale getirilmektedir.

Şimdi günümüzün “medya büyükleri” ile cambazları ve medyatik “aydınların” alevlendirdiği, buram buram “postmodernlik” ve kavram bulanıklığı kokan, içerikten yoksun moda tartışmaları, bu şablona oturttuğumuzda karşımızda beliren manzara nedir? Sorgulayıcı bilinçten yoksun; her söylenene inanan ve toplum mühendislerince adeta oyun hamuru gibi şekillendirilen bir kitle durmuyor mu önümüzde? Bu, bir tehlike değil mi?

26 Eylül 2007 Çarşamba

ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK, ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK (*)
ALİ BULUNMAZ

Küreselleşmeyle birlikte ön plana çıkan kültür politikalarının temel amacı, “postmodern” denilen düşünce kalıbı eliyle evrensel değerlerin ve kavramların içini boşaltmaktır. Kavramlaştırmayla konulan sınırın yok edilmesi (: kavramın içeriksizleştirilmesi), değerleri alaşağı ettiği gibi sorunları da çözmez; aksine derinleştirir. Buna en güzel örnek, çokkültürlülük ile çokkültürcülük kavramları arasında yaratılan karmaşa ve sakatlığa yol açan yapay geçişkenliktir.

Çokkültürlülük, farklılıkların / farklı kimliklerin bir potada eritilmesine / beraberce yaşamasına dayanan bir olgudur / varolandır. Ulus devletin yapısı bunu gösterir niteliktedir. Ulus devlette, her bir farklı kimlik, kendi özniteliklerini ve yapıp etmelerini / geleneklerini koruyup; tek bir ulus ve vatandaşlık çatısı altında toplanır. Türkiye de böyle bir ulus devlettir. Azınlıklar da dahil olmak üzere, tüm etnik grup ve topluluklar, vatandaşlık bağı ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlıdır.

Çokültürcülük ise, evrenselliğe karşı geliştirilen bir “çözüm” denemesidir. “Ben / biz” -“o/ onlar” gibi bir ayrışmaya dayanır ve özcü yaklaşımlardan beslenerek (ve aynı zamanda onları besleyerek), belirli bir kültürün veya etnik grubun üste çıkarılması / üstün kılınmasının / popüler hale getirilişinin de diğer adıdır. Çokkültürcü politika, önünde sonunda yerelliğin / belirli yerelliklerin kendisini baskın hale getirme / getirilmesine yardımcı olma edimine dönüşür. Bu da yerel-küresel gerilimi ve çatışması yanında; özcü ayrımcılık temeline dayanan yerel-yerel gerilimi ve çatışmasını doğurur. Buna verilecek en güncel örnek, şimdilerde Irak’ta yaşanan mezhep çatışmalarıdır.

Çokseslilik olarak da sunulan çokkültürcülük, yerelin farklılığı / kendisine benzemeyeni dışlama isteği bağlamında, aslında tek sesliliğe kapı aralayan bir yapıdadır. Bir diğer deyişle, “postmodernite” denilen düşünce kalıbının hayat verdiği çokkültürcülük, bir yandan farklılıkları / özgünlükleri yüceltirken herkesi herkesleştirir; diğer yandan, tek tek benzemezlikleri keskinleştiren ve çatıştıran siyasi-sosyal-kültürel altyapıyı hazırlar. İşte Kürtçülük de, bu tür bir çatışma / çatıştırma esasına dayanır.

Çokkültürcü politikanın doğurduğu, ayrımcılık temelli Kürtçülük, (“Kürt Sorunu” şeklinde öne sürülüp) iddia edildiği gibi “Kürtlerin hakkını arama” ya da “kültürel açılımlar yapma”nın değil; Kürtler üzerinden ayrımcı ve kışkırtıcı siyaset üretmenin, Kürtleri propaganda malzemesi olarak kullanıp bir çatışma politikası gütmenin ve gerilimden yararlanmanın bir diğer adıdır.

Dolayısıyla buradaki pragmatik yaklaşım, Kürtlerin de diğer tüm yurttaşlar gibi eşit haklara sahip olduğunu dillendirme noktasında çekinik kalmaktadır, çünkü çıkar ilişkileri burada en belirgin düzenleyicidir. Öte yandan Kürtçülük, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ndeki temel sosyal ve kültürel sorunları (işsizlik, aşiret düzeni, töre cinayetleri, kalkınma…) çözmeye yönelmenin aksine; siyasal ve sosyal farklılaşma / ayrışma türünden bir politika izlemeyi / bunu savunmayı yeğlemektedir.

Şu örnek konuyu açımlamak bakımından yol gösterici olabilir: Lozan Antlaşması’yla belirlenen azınlıkların haricinde, ağırlıklı biçimde AB’nin yürüttüğü kültür politikasıyla beraber Kürtler de azınlık haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bölge halkı çoğunlukla bu konumu kabul etmemekle birlikte, bu söylemi pazarlamaya koyulanlar “demokrasi”, “özgürlük” ve “çokseslilik” şeklindeki açılımlarla, zaten hassas olan konuyu daha da içinden çıkılamaz bir noktaya getirmektedir. Mezhep savaşları yaşanan Irak’ın kuzeyindeki “Kürdistan” yönetiminin de bugün Irak’ın başındaki isimlerin de konu ile ilgili tavırları bellidir: Mesut Barzani, “Türkiye’nin sorunu Kürt halkıdır” gibi kışkırtıcı bir açıklama yaparak, sorunun aslen Kürtçülük sorunu olduğunu doğrulamıştır. Yine “Türkiyeli / Türkiyelilik” ve “alt kimlik-üst kimlik” tartışmaları / söylemleri de, çokkültürcülüğü (dolayısıyla özcülüğü) ve onun bir örneği olan Kürtçülük sorununu beslemektedir.

Özetle ayrımcılık temeline dayalı çokkültürcü politikanın bir çeşidi ve sonucu olan; bir tür mikromilliyetçiliği körükleyen Kürtçülük ile onun doğurduğu gerilim, Kuzey Irak’tan AB’ye, ABD’den Türkiye’deki kimi “aydınlara” kadar uzanan bir açmazdır. Ancak burada asıl zarar verilmek istenen / zarar gören, bir ulus devlet olan ve böl-yönet tehdidini açıkça hisseden (zaten çokkültürlü ve çoksesli olan ve barış içinde yaşayan) Türkiye’dir…

(*) Cumhuriyet, 14.07.2007